Göz Göre Göre!..

G

       “Eğer iyi bir istihbaratçı olmak istiyorsanız, tanımak ve tanımlamak istediğiniz şahsın önce gözlerine bakın. Gözler, ruhun aynasıdır diye söylenile gelen klasik bir deyimin arkasına saklanacak değilim, ama sözün doğru olduğuna kalıbımı basarım. Eğer o gözlerde; kinin, nefretin, düşmanlığın, gaddarlığın, özetle vahşi bir tabiatın izlerini görüyorsanız, tespitinizde direnin ve tüm davranışlarınızı da buna göre ayarlayın. Bu tip insanlara asla acımayın, acıma duygunuzu köreltin; çünkü onlar acınası yaratıklardan değildir!..”

       Periyodik yol bakım-kontrol görevine çıkan karayollarına ait portakal renkli F-100 kamyonet, alışkın olduğu hızla seyir halindeydi. Aracı kullanan kişinin hiç sesi çıkmıyor, yanındakilerin tansiyonunu giderek arttırdıkları konuşmaya katılmaya pek hevesli görünmüyordu.
       “Ben niye karışayım ki,” diye düşündü şoför. “Hem bu işlerden pek an­lamıyorum, hem de beni alâkadar etmiyor. Benim görevim araba kullanmak; gaza bas, fren yap!”
       Yolun çukurlarla delik deşik olmuş bir bölümüne geldiklerinde, aracı durdurup aşağıya indiler. Hemen hemen iki yüz metrelik bir me­safe içerisinde otuzun üzerinde küçüklü büyüklü çukur açılmıştı.
       Bakım-kontrol şefi;
       “Altmış sekizinci kilometre… Buranın elden geçirilmesi lâzım. Önü­müzdeki haftanın programına alalım,” dedi.
       Tekrar yola çıktıklarında, trafik amiri yarım kalan konuşmasına he­men devam etmek istedi. Söylemek istediklerini tam ifade edememişti ki! Yanlış anlaşılmasın; aslında, her ikisi de aynı şeyi savunuyorlardı!
       “Yine de, zor tabiat şartlarında yaşamak, gerek iklimin, gerekse fiziki coğrafyanın olumsuz baskılarıyla karşı karşıya kalmak, aynı oranda insan yapısını da etkiler ve sonuçta ortaya, hem fizyolojik özellikleri, hem de karakter yapısı itibariyle zor bir insan çıkar. Bu, daima böyle olmuş ve kuşaktan kuşağa aktarılıp gitmiştir.”
       “Öyle de… Coğrafya, insan karakteri bakımından bölgeden bölge­ye değişik özellikler sunar. Sen genellemeyi bırak da özele gel… Biz, bölge insanını konuşuyoruz!”
       Trafik amiri, hiç oralı değilmiş gibi konuşmasını sürdürdü:
       “Tarih kitapları bile, ilk kavgaların, uyum içerisinde yaşayan, sessiz-sakin ova insanlarıyla, dağdan veya ormandan gelen vahşi ve yırtı­cı, barbar kavimler arasında meydana geldiğini söylerler. Neden dağ­dan gelen insanın diğerlerine göre farklı bir yapısı vardır? Tabii en bü­yük etken, zor tabiat şartlarında yaşamını devam ettirme çabasıdır…”
       “Seninki de laf mı? İşte, gözümüzün önündeki tablo! Bir tarafta; yumuşak başlı, sessiz, itaatkâr, ama aynı oranda da pasif bir grup, di­ğer tarafta da kuru mizaçlı, sinirli, kavgacı ve aynı oranda da gaddar ve acımasız insanlar… Yüzyıllardır bir arada yaşayagelmişler!”
       Konuşmaları dikkatle izleyen şoför, yine kendi kendine;
       “Doğru valla,” diye düşündü. “İki taraf birden aç kalsalar, en faz­la yirmi dört saat sonra biri feryadı basar da, öteki tarafın ölene kadar gıkı bile çıkmaz!”
       Trafik amiri konuşmasına son vermeye hiç niyetli değildi;
       “Bizim konuşmalarımız sadece bölge halkının karakter yapısında­ki farklılığı göstermek bakımından ortaya konulan şahsi görüşler. Za­ten, fizyonomi bilimi de, nasıl bir insanla karşı karşıya olduğumuzu bi­ze belli eden ipuçlarını içermez mi? Eğer iyi bir okuyucuysak, insanın yüzüne biraz dikkatlice bakmakla, sahip olduğu birçok özellikleri çok az bir hata payıyla tespit etmemiz mümkün olur… Tabii istisnalar ha­riç…”
       “Öyledir! Ancak, bunu bizzat görmek ve yaşamak için, sayısız olayla karşı karşıya kalınması gerekiyor. Teori, hiçbir zaman pratiğin yerini tutamaz!”
       Bu sırada, Habur gümrük kapısından geçerek, Irak topraklarına giriş yapan uluslararası karayolunun ilginç bir bölümüne gelmişlerdi. Burası, gidip gelirken hep dikkatlerini çekerdi. Burada, yolun her iki ta­rafında da sürü halinde köpek ölülerine rastlarlardı. Kimi yolun orta­sında ezilmiş, kimi kenarda kaskatı kesilmiş, kokmuş!
       Bu, gerçekten kötü bir görüntüydü ve seyredeni çok rahatsız edi­yordu. Hatta bir ara, “Bu bölgenin köpeklerinin hepsi mi aptal, böyle eziliyorlar,” diye de konuşmuşlardı.
       Dönüş yolunda, böyle bir köpek mezarlığının oluşmasına neyin sebep olduğunu görünce, teşhislerinde ne kadar haklı olduklarını an­ladılar.
       Yolun karşı refüjünde sessiz sedasız yürüyen bir köpek vardı. Kir­li sarı renkli, iri yapılı ve güçlü kuvvetli bir hayvandı. O sırada, kar­şılarından da boş bir MAN kamyon geliyordu. Her şey, bir-iki saniye içinde oldu bitti!
       Kamyonun şoförü, köpeğe yaklaştığı sırada aniden direksiyonu kırmış ve zavallı hayvan, daha ne olduğunu anlamadan, ön ve arka tekerleklerin arasında parçalanıp gitmişti.
       Göz göre göre masum bir hayvanı böylesine öldürebilen biri, in­san olamazdı! Karayollarının arabası hemen geri döndü ve sanki hiç­bir şey olmamış gibi seyreden kamyonu, biraz ileride durdurdu.
       Olay, jandarmaya intikal etti. Adamı kanunen suçlayıcı herhangi bir işlem yapılamazdı. Hâkim, ne gibi bir ceza verebilirdi ki? Köpek, normal seyir halinde olan kamyonun önüne birden atılıvermişti!
       Ancak, adaletin vereceği cezadan daha ağır cezalar yine de bulu­nabilirdi. İnsanı akıllandıran ve ders almasını gerektiren cezalar! Adam, yalvardı, yakardı, kendini acındırmaya çalıştı olmadı; yaltaklandı, yalan yere yeminler etti, yine olmadı. Verilen cezadan kurtulamadı… As­lında ceza olarak algılanmaması da gerekiyordu. Çünkü gönül rızasıyla(!) yapılacak bir işti!
       Uygun bir yere çektirilen kamyon, şoförünü tam kırk sekiz saat bek­ledi. Adam, iki gün boyunca yolda sağlı sollu uzanan bütün köpek ölü­lerini tek tek toplayarak bölgeyi temizledi, kazdırılan bir çukura gömdü. Üstlerini kaba toprakla örttü ve sonra gitti. Ona ders alıp almadığını kimse sormadı…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz