Kurt ve Yedi Küçük Oğlak

K

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Ana keçinin yedi yavrusu varmış. Her ana gibi o da yavrularını sever ve onlara bir kötülük gelmesinden korkarmış. Onların üzerine titrer, buldukları her otu yememelerini öğütlermiş. Yavruları oynayıp sıçrarken onlara dikkat etmelerini söylermiş. Oysaki yavru iken kendisi ne kadar oynayıp zıplamışmış! Ama yine de ana olmak başka şeymiş. Kalbi artık yavruları için çarpıyormuş. Her an, yavrularının nazik bacaklarını inciteceklerinden korkuyormuş. Sakalı titriyor ve incecik sesi ile onlara öğüt üstüne öğüt veriyormuş.
     Doğruyu ne saklayalım, yaramazlar da eğlenmeyi çok seviyorlarmış. Rüzgârın önünde koşmayı, taşlara çıkmayı, kayalara tırmanmayı ve çayırlarda daha yeni açmış bir papatyayı koparıp yemeyi gerçekten seviyorlarmış. Ama nice yıl yaşamış ve güngörmüş annelerini de uslu uslu dinliyorlarmış. Çünkü anneleri, evlerinin çevresindeki daracık yollardan kim bilir kaç defa geçmişmiş! Hiçbir şeyin ondan gizlisi yokmuş. En büyük ağaçlardan en küçük otlara kadar, her şeyi ama her şeyi biliyormuş. Bunun için yavru keçiler annelerini dikkatle dinliyorlarmış.
     Anneleri onlara, yavrularını besleyip büyütmek için ot, yonca ve papatya yiyen bazı hayvanların uysal ve zararsız olduklarını, diğer birçoklarının kötü olduklarını, hatta bir kısmının keçi yavrularını yediklerini, bunlardan sakınmak gerektiğini iyiden iyiye öğretmişmiş.
     Bir gün, ana keçi kulübesinden uzak bir yere ziyarete giderken, yavrularını toplayıp onlara demiş ki:
     “Sevgili yavrularım, ben Nicolas’ın ormanına gidiyorum. Size eğlenecek bir şeyler vereceğim. Ben evde yokken sakın kapıyı kimseye açmayın. Özellikle kurttan sakının, o çok kötüdür. İçeri girerse, sizi yer. Bu açgözlü hayvan bizim baş düşmanımızdır.”
     Yavru keçiler annelerine sormuş:
     “Ama bir dostumuz bizi ziyarete gelirse ne yapalım?”
     “Kim gelirse gelsin… Ben dönünce, kendimi tanıtmadan bana bile açmayın!”
     “Kapıyı açmadan seni nasıl tanıyacağız ki?”
     “Önce size sesleneceğim; sonra da ayağımı kaldırıp göstereceğim. Beyaz oluşundan annenizi kolayca tanıyacaksınız.”
     “Anladık anne, sadece beyaz ayak gördüğümüz zaman kapıyı açacağız,” dedi yavru keçiler hep birlikte.
     “Ama dikkat edin ha… Bu aç kurt çoğu zaman kendisini gizler, kıyafetini değiştirir. Unutmayın, sesi kalın ve ayağı kapkaradır.”
     Yavrular hemen annelerine cevap verdiler:
     “Sevgili anne, biz bu yaramaz kurttan sakınırız. Sen hiç tasa etme, gideceğin yere rahat git.”
     Ana keçi melemiş, yavrularını teker teker sevgi ile kucaklamış. Giderken kapının mandalını da sıkı sıkıya kapatmış.
     Ama kurt onu gözetliyormuş. Ana keçinin kocaman boynuzları olduğu için, kurt ona saldırmaya cesaret edemiyormuş. Etleri daha henüz körpe olan yavru keçilere göz koymuş. Dört gündür bir şey yememiş, ama bu kez şöyle bir tadını çıkara çıkara karnını doyurmayı düşünüyormuş.
     Keçi uzaklaşır uzaklaşmaz, kurt keçinin kulübesine gelmiş, kapıya vurmuş ve bağırmış:
     “Açın sevgili yavrularım, ben geldim! Bakın size neler getirdim!”
     Yavru keçiler birbirlerine sarılarak, kurdun sesini dinlemişler. Ama annelerinin sesine benzemeyen bu sesin kurda ait olduğunu hemen anlamışlar:
     “Hayır hayır! Sen bizim annemiz değilsin. Senin sesin kalın ve kaba. Annemizin tatlı ve hoş sesine hiç benzemiyor. Kapıyı açmayız, çünkü sen yaramaz kurtsun!”
     Bunun üzerine, kurt yavruları yine kandırmak istemiş:
     “Buraya gelirken yolda annenize rastladım, onunla barıştık. Size yiyecek bir şeyler gönderdi. Kapıyı açın da gireyim.”
     Keçi yavruları hep bir ağızdan;
     “Hayır, sana inanmıyoruz!” diye bağırmışlar. “Annemiz giderken, kapıyı kimseye açmamamızı söyledi. Sen bizim baş düşmanımızsın. Aç kurt, çekil git kapımızın önünden.”
     Kurt düşüne düşüne oradan uzaklaşmış; sesini değiştirmesi gerekiyormuş. Anne keçi gibi konuşabilse, yavru keçiler kapıyı açacaklarmış. Ama nasıl yapmalıymış bunu?
     Bir süre düşünmüş. Gidip biraz tebeşir bulmuş. Tebeşiri suda eritmiş ve içmiş. Sesi daha ince ve daha güzel olmuş. Karnını bir güzel doyuracağını düşünerek, sevinç içinde yedi yavru keçinin bulunduğu eve dönmüş, kapıyı vurmuş:
     “Sevgili yavrularım, kapıyı açın! Ben annenizim, geldim. Bakın size de neler neler getirdim,” demiş.
     Yavru keçiler çok sevinmişler. Çünkü annelerinin sesini duyduklarını sanmışlar. Gidip tam kapıyı açacaklarmış, ama en büyükleri;
     “Annemizin söylediklerini unuttunuz mu? Beyaz ayağını görmeden nasıl açarız.”
     “Ha! İyi ki aklımıza getirdin, beyaz ayağını gösterecekti,” demiş küçük şaşkınlar. Ve pencereye dönerek;
     “Girmeden evvel ayağını göster,” diye bağırmışlar.
     Kurt, yavru keçilerin bu sözünden bir şey anlamamış. Ayağını pencerenin kenarına kaldırıp göstermiş. Yavrular ayağın kara olduğunu gördükleri zaman;
     “Sen aç kurdun ta kendisisin! Annemizin ayağı seninki gibi kara değil. Hemen çekil git, biraz daha beklersen annemiz gelip kuvvetli boynuzları ile cezanı verir,” demişler.
     Kurt kuyruğunu yere sarkıtarak üzgün üzgün oradan ayrılmış. Nasıl girmeliyim diye düşünüyormuş. Dosdoğru fırıncıya koşmuş ve ona demiş ki:
     “Ayağımı bir yere çarptım, bir çatlak olmasından korkuyorum; ayağıma ekmeklik hamurundan bir parça sarmanı istiyorum.”
     Fırıncı ayağını hamurla sarınca, kurt bu kez değirmenciye gitmiş ve hamurun üstünü un ile pudralamasını istemiş. Ama değirmenci böyle bir ilaç duymadığından kurttan kuşkulanmış:
     “Sakın birini aldatmak için yapmayasın bunu!” diye sormuş.
     O zaman kurt öfkelenmiş ve değirmenciye;
     “Sen ne dedimse onu yap, yoksa parça parça ederim seni,” diye bağırmış.
     Değirmenci korkmuş ve kurdun ayağını unla beyazlatmış. Böylece, kurdun ayağı hamurun üzerine konulan un ile bembeyaz olmuş.
     Aç kurt üçüncü defa dönmüş, kapıyı vurmuş, güzel sesi ile demiş ki:
     “Sevgili yavrularım, açın! Ben annenizim, döndüm. Bakın size neler getirdim.”
     Yavru keçiler şöyle cevap vermişler:
     “Ayağını göster bize, gerçekten annemiz olup olmadığını bilelim.”
     Kurt unla beyazlatılmış ayağını pencereye koymuş. Yavru keçiler beyaz ayağı görünce, kapıyı açmışlar. Kurt içeri girmiş. Yavrular karşılarında kurdu görünce yanıldıklarını anlamışlar. Korkmuşlar ve gizlenmek istemişler. En büyükleri masaya çıkmış, ikincisi yatağa girmiş, üçüncüsü fırının altına gizlenmiş, dördüncüsü mutfağa, beşincisi elbise dolabına, altıncısı çamaşır kabına, en küçükleri de saat kutusunun içine girmiş.
     Kurt onları bulup birer birer yutmuş. Ama duvar saatinin içinde gizlenen en küçüklerini unutmuş. İşkembesini iyice doldurduktan sonra, yediklerini sindirmek için gidip çayıra uzanmış ve hemen uyumuş.
     Bu sırada, ana keçi ormandan dönmüş. Evinin kapısı ardına kadar açıkmış. İçeri girince, korkunç bir manzarayla karşılaşmış: Masa ve sandalyelerin her biri bir yerdeymiş. Endişe ile yavrularını çağırmış. Cevap veren yokmuş. Her şey büyük bir sessizlik içindeymiş. Sonunda, saatin yakınında, en küçük yavrusunun sesini işitmiş:
     “Sevgili anneciğim! Buradayım, saat kutusunun içine gizlendim,” diyormuş küçük yavru.
     Ana keçi, yavrusunu saat kutusundan çıkarmış ve onu sevgiyle kucaklamış. O zaman, yavru keçi annesine, kurdun nasıl üç defa geldiğini, kendilerini nasıl aldattığını ve ağabeylerini yediğini anlatmış. Zavallı anne ümitsizlik içinde;
     “Deli olacağım, altı yavrumu kurt gelip yedi ha!” diye inlemiş.
     Bir süre düşündükten sonra yavrusunu da yanına alıp evinden çıkmış. Çayıra varmış. Kurt uzanmış, öylesine kuvvetli horluyormuş ki, horultusundan ağaçların dalları titriyormuş. Ana keçi kurda yaklaşmış ve şişkin karnında bir şeylerin kımıldadığını görmüş:
     “Aman tanrım! Yavrularım henüz ölmemişler, yaşıyorlar,” demiş.
     Sonra koşmuş, bir makas ile iğne ve iplik bulup gelmiş. Uyuyan canavarın karnını yarmış. İlk makasta, yavrulardan birinin başı görülmüş, arkasından bütün yavrular çıkmışlar. Hepsi de canlıymışlar. Ufacık bir yaraları bile yokmuş. Çünkü aç kurt kemiklerini kırmak için zaman kaybetmeden onları çiğnemeden yutmuş. Yavru keçiler gülüyor, zıplıyor ve annelerine kavuşmanın sevincinden ne yapacaklarını bilemiyorlarmış.
     Ana keçi, yavrularına iri taşlar bulup getirmelerini söylemiş. Bu taşları kurdun makasla yarılan işkembesine doldurmuş. Kurdun işkembesi taşlarla sıkı sıkıya dolunca, ana keçi kestiği yeri iğne ve iplik ile dikmiş. Kurt kımıldayamaz haldeymiş. Yaranın tesiriyle fena halde susamış. Kalkıp pınara gitmek istemiş. Yürümeye başlayınca, karnındaki taşlar birbirine çarpmış ve büyük bir gürültü çıkmış. Kurt korkmuş. Daha çabuk gitmek istemiş, ama o hızlandıkça ağır taşlar daha fazla gürültü çıkarıyormuş. Kurt çok endişeliymiş. Sonunda pınara varmış; susuzluğunu gidermek için eğilmiş, ama taşların ağırlığıyla çökmüş ve bir kütük gibi suya düşmüş, boğulmuş.
     O zaman, yavru keçiler koşup gelmişler, annelerinin etrafında halka olmuşlar ve hep birlikte bağırmışlar:
     “Kurt öldü, kurt öldü!”
     Baş düşmanlarından kurtuldukları için büyük bir güven ve mutluluk içinde oynayıp zıplamışlar…
    
(Grimm Kardeşler Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi