Yüzbaşının Delisi!..

Y

       “Deliler için, akıl zengini insanlardır derler ve daha birçok tanım eklerler. Bazı tanımlar saçma da olsa, içlerinde gerçek olanları da yok değildir. Bir kere, deliler çok cesurdurlar, atılgandırlar, kafaların basmadığı bir şey de olsa onlar gözü kapalı dalarlar. Düşünüyorum da, yaşamın tüm alanlarında bu tür delilere mutlak ihtiyacımız var gibi geliyor. Sonucu ne olursa olsun, size ‘deli’ olmayı öneriyorum; bir deneyin… Eğer beğenmezseniz firmamız size yeni bir sıfat yakıştırmaktan mutlu olacaktır!..”

       Akşam yemeğinden kalkalı daha birkaç dakika olmuştu. Kapı zili­nin iki kez çalmasından sonra, üzerinde parmakla yapılan bir-iki tıkırtı sesi işittim. Demek ki gelen yabancı değildi. Büyük ihtimal de, komşu­lardan biriydi…
       Hanım mutfakta olduğu için kapıyı açmak da bana düştü. Yanıl­mamıştım. Karşımda İlhan Yüzbaşı duruyordu. Üzerinde rahat bir kı­yafet vardı.
       “İyi akşamlar delikanlı! Misafir kabul ediyor musun?” diye sordu. “Bizim hanımı gece yatısına bir tanıdığa bıraktım da… Birden içimi bir can sıkıntısı kapladı. Yalnızlık işte! Tek başıma oturamayacağımı an­ladım, kalktım size geldim.”
       “Ne demek abi… Geç buyur! Burası, senin de evin sayılır.”
       Misafirimin gelişinden memnun olmuştum. Çünkü benim de ca­nım çok sıkılıyor ve bu akşamı nasıl geçireceğimi düşünüp duruyor­dum.
       Kahvelerimizi içerken, oradan buradan konuştuk. Ben ona, Ka­çakçı Kerim’in öyküsünü anlattım ve konuşmamın sonunu şu cümle­lerle bitirdim:
       “İşte böyle abi! Kaçakçı Kerim’in ağzını mühürleyip başını önüne eğdiren ve büyük bir olasılıkla her gün onlarcası, hatta yüzlercesi ya­şanılan bu gibi kaçakçılık olaylarının büyük bir hızla devam ettiği ra­hatlıkla söylenebilir. Çünkü kaçak çarşılarındaki dükkânlar, hâlâ sa­bahtan akşama kadar alışverişe çıkmış resmi ve sivil insanlarla dolup taşmaktadır. Bugüne kadar pek çok kişinin başını yakan ve ocağını söndüren bu işlerin savunulacak bir tarafı olmadığı gibi, arandığında doğal olarak birçok komik tarafı da bulunmaktadır. Ancak, kabul edil­mesi gereken tek şey, artık bir sektör haline gelmiş bulunan bu faaliyet­leri dizginleyebilmek için, bazı tedbirlerin alınması gerekliliğidir. Yoksa günlük yaşamın akışı içerisinde; cezasını kestiği kaçakçıdan aldığı tabaklardan yemeğini yiyen bir hâkim veya peşinden koştuğu, ancak yakalayamadığı kaçakçının getirdiği çaydan tesadüfen satın alan ve akşam olduğunda bir güzel demleyip içen görevli örneklerinde olduğu gibi, birçok kara mizah öyküsüyle karşılaşmamız mümkündür.”
       Misafirim, bütün anlatılanları can kulağıyla dinlemiş, fakat hiç konuşmamıştı. Yüzünün ifadesi, birbiri peşi sıra değişik mesajlar veriyor, gözlerindeki ışık bir yanıp bir sönüyordu. Sanki kendini bir şeylere ha­zırlıyor gibiydi.
       Bu sırada çay da demlenmiş, demlik yanı başımıza getirilip konul­muştu. Bu, artık bizi kimsenin rahatsız etmeyeceği anlamına geliyordu. Demek ki hanım, içeride kendine yapacak bir iş bulmuştu…
       İlhan Yüzbaşı, derin bir soluk aldı ve gözlerimin derinliklerine doğ­ru bakarak;
       “Şimdi beni dikkatle dinle delikanlı,” dedi. “Çünkü bu anlataca­ğım öyküyü hiç kimse duymamıştır. Senin tarzın, yaşam biçimin, hareketlerin… Ne bileyim, birçok özelliğin hoşuma gidiyor. Çoğu zaman, sende kendimi görür gibi oluyorum. Bu yüzden, sana anlatmam gerekti­ğine karar verdim. Umarım içinden çekip çıkaracağın birkaç satır bula­bilirsin. Şimdi, sözümü kesmeden dinle bakalım!
       Sınır boyu öykülerinde; bir tarafta senin anlattığın Kerim gibi nice kaçakçılar bulunuyorsa, diğer tarafta da ‘Deli Yüzbaşı’ gibi nice insan­lar yer almaktadır.
       Birçok kimsenin sıcacık yatağında yatıp, akşam yediği yemeğin hazmedilmesi görevini midesine terk ederek uykuya daldığı sıralarda, bu insanlar görevlerinin başındadırlar. Onlar, gecenin sessizliğini sa­baha dek yaşayacak, sessizliğin bozulması halinde, bu kez ölümün soğuk nefesini duyumsayacak olan insanlardır.
       Çoğunluğun, ‘Ağırlıklı çalışmalarını gerektiren terör olayları ile uğ­raşmak dururken, kaçakçılık işleriyle vakit geçirmek onların neyine? Adamlar koyun götürüyormuş, kahve getiriyormuş… İthalat, ihracat işi… Kime ne?’ diye düşünüp boş verdikleri konular, hudut boylarında görev yapan jandarma birliklerinin hemen hemen her gün karşılaştığı olaylardandır.
       İşte bu öykü, Bursa’da doğmuş ve başarılı bir öğrenimden sonra, çakı gibi idealist bir teğmen olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin saflarına katılmış bir insanın öyküsüdür. Tertemiz bir sicil ile kıdemli yüzbaşılığa kadar yükselmiş, bölgeye tayini çıktığında koşarak gelmiş ve kaçakçı­lar için önemli bir geçiş yerinde konuşlandırılmış bir bölüğün sorumlu­luğu onun sırtına yüklenmişti.
       Durmaksızın ihbarlar alıyordu;
       ‘Bu gece geçiş vardir Komitan!’
       ‘Öyle mi… Nereden?’
       ‘Carah kurusundan’(*)
       ‘Geçen sefer de var dedin… Bir şey çıkmadı!’
       ‘Yoh vallah, Komitan! Bu sefer işin içinde mermi vardir. GECO… 7,65… TİKKO’cular(**) için!’
       ‘Mermi ha? Hem de Tikko’cular için! Peki, bir bakarız…’
       İşin içine silah, mermi ve Tikko girdi mi, bir telaş, bir koşuşturma! Konuşmalar, görüşmeler, planlar… Sonunda, yakalanan dört basit ka­çakçı ve yüz yirmi kilo kahve! Ortada silah, mermi, Tikko falan yok! Biraz incelediğinde, sonuç sadece çıkar ilişkisi! İhbarı yapan adamın da içinde bulunduğu grubun, hasımları olan bir başka kaçakçı grubu için tezgâhladığı bir oyun. Yap ihbarı, yakalansın deyyuslar!
       İşte böyle yavaş yavaş işi öğrendi. İlk zamanlar pek kendini gösteremediyse de, zaman geçtikçe bölgeyi ve bölgede iş gören şahısları iyice tanıdıktan sonra sık sık bizim yüzbaşıdan bahsedilir oldu.
       Çok geçmeden, gerek kaçakçılığa engel olmada, gerekse suçluları yakalayıp adalete teslim etmede kullandığı kendine has yöntemlerle meşhur oldu ve adı ‘Deli Yüzbaşı’ya çıkarıldı. Gayet tabii ki onun aklından falan zoru yoktu. Yaptığı iş, sadece görevini yerine getirmeye çalışırken, herkese göre daha atak davranması ve insana ‘Çıldırmış bu adam, delirmiş,’ dedirten hareketler yapmasıydı.
       Bir kere, zehir gibi bir zekâya ve düşünce gücüne sahipti. So­rumluluk alanında bulunan köylerdeki kaçakçıların her birinin nelerle uğraştığını, ne fırıldaklar çevirdiğini tek tek bilirdi.
       Örneğin kendisine;
       ‘Komutanım, dün falan yerden üç çuval karabiber geçirilmiş, diye ihbar yapıldı. Ne emredersiniz?’ diye sorulduğunda;
       ‘Karabiber mi? Öyleyse hemen, filan köyden şu şu kişileri alın ge­tirin. Bir soralım bakalım,’ derdi.
       Gerçekten, üç çuval karabiber o kişilerden çıkardı. Şimdi sen, ‘Or­dunun uğraştığı işe bakın! Üç çuval karabiber!’ diyeceksin. Belki ilk anda haklı görülebilirsin, ama öyle deme! Karabiber, iyi para kazan­dıran bir kaçaktır, bilesin… Marketten almış olduğun 50 gramlık bir ka­rabiber poşetinin fiyatını yirmi ile çarptığında, bir kilogramının en azından on bir küsur milyon ettiğini ve ellişer kiloluk üç çuvalın da bir milyar yedi yüz milyon değerinde olduğunu kolaylıkla hesaplayabi­lirsin.
       Her neyse, bu yüzbaşının bir de müthiş içgüdüsü vardı. Altıncı hissini en üst düzeyde kullanan insanlardan biriydi. Gerek sivil kesim­den gelen, gerek resmen tabur kanalıyla intikal ettirilen ihbarlara pek itibar etmez, hele hele gümrüklerden aktarılanlara hiç mi hiç inanmaz, kendi bildiğini okurdu.
       Örneğin, bir geçişle ilgili olarak kendisine;
       ‘Komutanım, batı istikametinde falan bölgeden bu gece sabaha karşı hayvanla geçiş yapılacakmış… İhbar geldi de!” denildiğinde, şöyle bir düşünür ve sonra;
       ‘Öyle mi? Hemen bölüğü dörde bölün. Bir takım, ihbarın yapıldığı bölgeye gitsin. Diğer üç takım da doğu istikametindeki geçiş yollarında pusuya yatsın! Asker, gece tam saat 9’da hazır olsun, gecikmesin! Ben de geleceğim,’ derdi.
       Gerçekten, batı yönünden sabaha karşı geçiş yapılacağı haberini maksatlı olarak uçuran kaçakçılar, doğu yönünden gece yarısına doğ­ru başlattıkları geçiş sonucunda, çok geçmeden tıpış tıpış kendi ayak­larıyla yüzbaşının eline düşerler, bu işe akıl sır erdiremezlerdi.
       Onun karşılaştığı kimbilir ne olaylar vardı, ama bunlardan örnek olarak verebileceğim iki tanesi, ona neden ‘Deli Yüzbaşı’ lakabının ve­rildiğini açıklayabilecek ipuçlarını verebilir.
       Bir gün, sabahın erken saatlerinde, kendisi oldukça meşgul görü­nüyor, yorgunluğu ve uykusuzluğu hemen belli oluyordu. Gece saba­ha karşı yine bir yerden geçiş teşebbüsünde bulunulmuştu. Bu arada yakalanan üç kaçakçı, biraz sonra onun tarafından sorguya çekilecekti.
       Adamlar, bu bölgenin insanlarından değildi. Onları tanımıyordu. Yanlarında da dişe dokunur hiçbir mal yakalanmamıştı. Bu işte, mutlaka bir bit yeniği vardı! Herhalde, büyük çapta yapılacak bir geçişi ayarlamak üzere, önceden yem olarak gönderilen insanlardandı.
       Bu yöntem, büyük geçişler öncesinde sık sık uygulanan bir usul­dü. Geçişi gerçekleştirecek grup, göz veya dürbünle görülemeyecek uygun bir uzaklıkta karşı tarafta toplanır, sınırın temiz ve pususuz olup olmadığını anlamak için, içlerinden birkaç kişiyi daha önceden gönde­rirlerdi. Durumun geçişe uygun olması halinde, verilen işaret üzerine kararlaştırılan saatte geçiş başlar ve en kısa sürede bitirilirdi. Önceden ayarlanmış ve saklanmış bulunan jeepler, dağ-taş demez, arazi üze­rinden, hiç yola girmeden bütün grubu mallarıyla birlikte iç kısımlara atardı. Kaçak mallar, önce bilinmeyen yerlerde bir süre saklanır, daha sonra yavaş yavaş oradan sipariş vermiş olan satıcılara dağıtılırdı.
       ‘Deli Yüzbaşı’nın kafası artık bozulmaya başlamıştı. Adamlar, Nuh diyor da peygamber demiyorlardı! Ağızlarına sanki kilit vurulmuş gibiy­di. Zaman da hızla geçiyordu. Karşı tarafta bekleyenler, eğer önceden kararlaştırdıkları işareti alamazlarsa, belirledikleri yerden hemen uzakla­şacaklar ve geçişi yapmayacaklardı. Oysaki yüzbaşı, geçişin yapılması­nı istiyordu. Onun asıl amacı, bu geçişi başlatacak işareti doğru yerden ve doğru şekilde verebilmek için, adamlardan bir şeyler öğrenmekti.
       ‘Bakın! Ben sizi söyletmesini bilirim. İstiyorum ki iyilikle kendili­ğinizden anlatın,’ demesine rağmen, istediği yanıtı alamıyordu.
       Aradan yarım saat daha geçmişti. Sonunda, yüzbaşının emri üze­rine araçlara bindirilen üç adam, beraberlerinde bir manga er ile sınır bölgesine hareket etmişlerdi. Yüzbaşı da onlarla birlikte geliyordu.
       Adamlar, elleri arkalarından sıkıca bağlı, gözleri bantlı olarak öy­lece duruyorlar, başlarına bundan sonra neler gelebileceğini düşün­meye çalışıyorlardı. Her üçü de, ayrıca iplerle birbirlerine bağlanmış­lardı.
       Yüzbaşı;
       ‘Götürün şimdi bunları, mayının ortasına bırakın gelin. Dikkatli olun,’ diye bağırdı.
       Şimdi iş anlaşılmıştı! Askerlerin yardımıyla yürüyebilen adamlar, önce iz tarlasından geçirilmiş, daha sonra mayınlı arazinin güzel bir yerine(!) bırakılmışlardı.
       Ardından da yüzbaşı, eline bir G-3 alarak;
       ‘Şimdi isterseniz konuşmayın bakalım. Leşiniz tarlada kalacak,’ diye bir yandan bağırmaya, bir yandan da adamların ayaklarının dibi­ne kurşunları peş peşe göndermeye başlamıştı.
       Can pazarındaki kaçakçıların hali görülecek gibiydi hani! Tozu­nu, rüzgârını kokladıkları, sesini duydukları kurşunları yememek için, oldukları yerde tepinip duruyorlar, ancak birbirlerine sıkıca bağlı olduk­larından, zıplarken dengelerini kaybediyorlardı. Tam yere düşecek gibi olurlarken, birden yine toparlanıp dik durmaya çalışıyorlardı. Tabii bu arada, yakınlarda bulunabilecek bir mayının üzerine basma riski doğu­yor, bunun telaşı ile birbirlerine bağırıp küfür ediyorlardı.
       Sonuç malûm… Çok geçmeden her şeyi bülbül gibi anlatmışlardı.
       Sonradan, bu olayın hikâyesini dinlediği sırada meraklanan tabur ko­mutanı binbaşının;
       ‘Ya bu sırada mayınlardan birini patlatsalardı. Her üçü de gide­ceklerdi öyle mi?’ diye sorması üzerine dayanamamış ve gülerek;
       ‘Mümkün değildi, komutanım! Aramızda kalsın, ben daha önce­den o bölgeyi mayından temizletmiştim! Askerler biliyorlardı. Herifler boşu boşuna zıplayıp durdular,’ diye itiraf etmek zorunda kalmıştı.
       O gün alınan bilgiler doğrultusunda, hem on iki kaçakçı, beş eşek ve bir katır yakalandı, hem de büyük bir parti mal ele geçirildi. ‘Deli Yüzbaşı’nın namı, işte böyle yayılıyordu…”
       Onun soluklanmasını fırsat bilerek çayları yeniden tazeledim. Se­sim soluğum çıkmadan, anlattıklarını öylece dinlemiştim. Gerisini de merak ediyordum. Dinlemeye hazır olduğumu gösterircesine tekrar ye­rime oturdum.
       “Vereceğim ikinci örneğin haberini ise bizzat kendisi almış ve yine hiç kimseye bildirmemişti. Bu kez geçiş, Türkiye’den Suriye’ye doğru yapılacak ve tam 20.000 baş koyun, karşı tarafa kaçırılacaktı.
       Düşünebiliyor musun? Beş yüz değil, bin değil… Tam yirmi bin baş koyun! Öyle deme, öyle deme! Bunlar çok yüksek rakamlardır. Ör­neğin; büyük şehirlere kurbanlık koyun getiren normal bir kamyon, en fazla 50 koyun yükleyebilir diye bir hesap yapsak, tam 400 kamyonluk bir konvoyun sınırdan bir seferde geçirileceği sonucuna varırız. Toz, duman, gürültü, meleyişler, patlayan mayınlardan ürken hayvanlar, en az on beş kişiden oluşan silahlı refakatçiler… Böyle bir geçişi seyret­mek ne kadar ilginç olur değil mi?
       Bak, sana biraz bilgi vereyim. Efendim, deveyi nasıl eşek yediyorsa, koyunu da keçi götürür! Keçi; yürük, cesur, dikkatli ve çevik bir hayvandır. Bir tek keçi bile, koca bir koyun sürüsünü arkasına takar, alır götürür. Keçi, aynı zamanda takipçidir de… Yani, hep birbirinin peşi sıra gider ve hemen hemen aynı ayak izlerine basar. Koyun ise, aksine yayılmacıdır. Birbirinin gölgesinden yararlanmak için kuyrukları­nın arkasına saklanan birkaç koyunun dışında, araziye iyice dağılmış olarak hareket ederler.
       Geçişin yapılacağı bölgelere yakın yerlerde yavaş yavaş toplanan koyun sürüleri, zamanı geldiğinde hep birlikte ve keçilerin önderliğinde harekete geçerler. Refakatçilerin de yardımıyla son süratle sınır bölge­sine doğru ilerlerler. En uygun yerden başlatılan toplu geçiş sırasında, dar bir alanda hareket edemeyen koyunlar nedeniyle, birkaç patlama olayına rastlanır ve biraz telefat verilirse de, bu önemli değildir. Diye­lim ki, iki yüz koyun ölür ya da yaralanır, ama geçen koyun sayısı, yine de 19.800’dür ve bu da gerçekten büyük bir rakamdır!
       Şimdi konumuza dönelim; yüzbaşı tam tekmil olay yerine geldi­ğinde, geçiş çoktan başlamıştı. Hemen araçlarla geçişe müdahale edildi ve sürü, sınır çizgisine yakın bir bölgeden ikiye ayrılarak, geride kalan­ların yönü aksi tarafa çevrildi. Bu sırada asker de alışkın olduğu şekil­de, sürüyü sevk edenleri geniş bir alanda kıstırmış ve silahlı çatışmaya girmişti. Yüzbaşı, daha geriden, hafif bir tepenin üzerinde ışıkları yakılmamış bir Ünimog aracının içinden, olan biteni bir film gibi seyre­diyor, müdahalesini nasıl sonuçlandıracağını düşünüyordu.
       Zavallı hayvanlar, silah seslerinden ürktükçe, bir o yana, bir bu yana dalgalanıyor; çıkardıkları toz duman ortalığı kaplıyor ve korku dolu meleyişler uzaklara kadar yankılanıyordu.
       Sürünün büyük bir kısmı Türkiye topraklarında kalmıştı. Sayıları beş-altı bin olan karşı taraftaki grup ise, bölgeden ayrılıp uzaklaşmamış, orada bekleşip duruyordu.
       Yüzbaşının herhalde yine deliliği tutmuş olacaktı ki;
       ‘Onları da getirmek lâzım,’ dedi. ‘Sür oğlum… Gidelim!’
       Görenler, bu çılgın adamın nereye gittiğini asla tahmin edemez­lerdi! Çok geçmemiş yüzbaşı, sürünün temizlediği boşluktan son sü­ratle sınırı geçerek, sürüyü harekete zorlamaya ve çıktıkları boşluktan geri dönmelerini sağlamak için uğraşmaya başlamıştı. Koyun sürüsü ise, bir türlü harekete geçmiyor, öyle koyun gibi(!) bakıyordu.
       Neyse ki, manevrayı anlayan ve aynı amaç için yanına gelen di­ğer bir aracın da yardımıyla, oradaki sürü de beri tarafa alınmış ve ar­tık yapılacak bir iş kalmadığını gören kaçakçılar da, çatışmayı bıra­karak bölgeden birer ikişer sıvışarak uzaklaşmışlardı.
       Bu sırada, çatışmanın uzaktan sesini duyan en yakın bölüğün as­kerleri de gelip devreye girince, her şey kısa zamanda düzelmişti. Sü­rü toplandı, yaralı olanlar ayrıldı ve tam kontrol sağlandı.”
       Dayanamayıp;
       “Bu yüzbaşı da amma yapmış ha! Suriye topraklarına iki kilometre askeri bir araçla girmekle, hem büyük bir risk aldığının hem de uluslara­rası bir sorun yaratabileceğinin farkına varmamış mı?” diye sordum.
       İlhan Yüzbaşı, sürekli konuşmaktan nefes nefese kalmıştı. Bakış­larına garip bir ifade vererek;
       “Sen de mi öyle söylüyorsun, delikanlı?” dedi. “Ne yani… İki baldı­rı çıplaktan çekinip de beş bin koyunu onlara bıraksam daha mı iyi olacaktı? O anda karar verdim… Aldım, getirdim!”
       Ne söylemem gerektiğini bilemiyordum. Her şey apaçık ortaday­dı. Öyküsünü dinlediğim ‘Deli Yüzbaşı’, işte karşımda duruyordu. Can dostum, ağabeyim, kendi ifadesiyle ‘Apartmanın dert babası’, ‘Deli Yüzbaşı’nın ta kendisiydi!
       Yine de, hiç farkına varmamış gibi;
       “Demek, yüzbaşının öyküsü burada bitiyor… Aslında, sonuna ka­dar dinlemek isterdim,” dedim.
       “Boş ver… Gerisi böyle heyecanlı değil,” dedi. “Deli Yüzbaşı’nın, daha bir yılını doldurmadan, hiç tahmin edemeyeceği bir yere tayini çıkıverdi. Onun başarılı çalışmalarından rahatsız olan yerli kaçakçı ba­baları, nasıl etmişlerse etmişler, yerinden yurdundan edivermişlerdi…”
       “Peki, sonra ne oldu?”
       “Gücenmişti… Kırılmıştı… Hevesi kaçmıştı! Tayin olduğu yere git­medi! Emekliliğini istedi… Az sayıda üzüleni, çok sayıda sevineni arasında, sevdiği mesleğinden ayrıldı. Son giydiği üniformasını çıkarıp duvara astı ve bir daha da giymedi…”
       “Çok üzüldüm… Ne diyeceğimi bilemiyorum,” dedim.
       “Üzülme… Üzülme!” diye karşılık verdi, kapıdan çıkarken. “Se­ninle bir gün ‘Deli Yüzbaşı’nın kaçakçı kovaladığı, koyun çevirdiği yer­lere gideriz. Korkma, namı hâlâ sürüyor oralarda!”

(*)   Yazın suyu çekilen ve kupkuru kalan küçük su yatakları.
(**) Yasadışı Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu örgütü.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz