Lastik Patlayınca!..

L

       “Aynı korku filmi gibi; ölüm birkaç dakika içinde parlayacak onlarca namlunun ucunda. Ortalık zifiri karanlık, ay bile yıldızlarını toplayıp bilinmeyen bir köşeye çekilmiş. Ter içindesiniz; bölgeden bir an evvel uzaklaşmak istiyorsunuz. Hayda… Şimdi de lastik patladı!.. Zaman hızla geçiyor; bijonlar da sıkışmış, açılmıyor… Buyurun cenaze namazına!..”

       İlhan abi ya da “Deli Yüzbaşı” sözünü tutmuş ve arayı fazla so­ğutmadan, eskiden görev yaptığı sınır bölgesine götürmek üzere beni davet etmişti. Benim, o havayı bütün doğallığınca duyumsayabilmemi, en ufak bir ayrıntıyı dahi kaçırmaksızın hissedebilmemi istiyordu. Bunun için de bütün görüşmelerini yapmış, her şeyi ayarlamıştı.
       Kalbim, yola çıktığımız anda heyecanla çarpıyordu. Arazinin ıs­sızlığının yarattığı tedirginlik bir yana, bölgeye geldiğim tarihten bu ya­na, sınıra hiç bu derecede yaklaşmamıştım.
       Gideceğimiz yere vardığımızda, eski komutan, yenisi tarafından hararetle karşılandı. Bir sürü hoşbeşten sonra, sınır hattı üzerindeki arazide uzun bir süre dolaştık, konuştuk… Hava karardıktan sonra, yeni komutan yanımızdan ayrıldı… Şimdi, yalnız ikimiz kalmıştık.
       Zifir karası bir geceydi. Gökyüzünde tek bir yıldız bile görünmü­yordu. Rüzgâr, güneybatıdan esiyor, zaman zaman yerden kaldırdığı tozu toprağı, çeri çöpü, oraya buraya savuruyordu.
       Bir boy çukurunun içerisindeydik… Boy çukurlarında sabaha ka­dar nöbet tutan askerlerin içine düştükleri psikolojik durumu ve bas­tırılması imkânsız korku hissini, işte ilk kez orada duyumsadım.
       En ufak bir seste; örneğin, bir tarla faresi kıpırtısı veya bir yılanın hışırtısında, kulakların kabartılması, tüylerin diken diken olması, yüre­ğin zapt edilemez bir tempoda çarpması doğal değil midir? Uzaklar­dan biraz daha yüksek bir gürültünün gelmesinde ise, derhal “Tak… Tak… Tak!” Mutlaka yerde sürünen biri var!
       Ardından havada uçuşan yüzlerce merminin geride bıraktığı iz­ler… Aydınlatma mermileri… İşaret mermileri… İz mermileri! Sonunda da bir sessizlik! Gürültünün suçlusu bulundu… Yaşlı, sümsük bir kaplumba­ğa! Zavallı hayvan ürkmüş… Başı ve ayakları kabuğunun içinde!
       Yüzbaşı hiç konuşmuyor ve benim o andaki ruh halimi inceli­yordu. Neden sonra;
       “Bir ömür böyle geçti işte,” dedi. “Boy çukurunda bir gece geçir­mek demek, ömrün yarısından kurtulmak demektir! Hadi artık, bu ka­dar yeter… Kalan yarı ömrünü iyi sakla! Ünimogla şimdi bizi almaya gelirler…”
       Bir süre sonra bölük merkezindeydik. Bölük komutanı;
       “Vakit bir hayli ilerledi. Gecenin en tehlikeli saatleri… Üstelik geçeceğiniz arazi de pek emniyetli değil… Ortalık militan kaynıyor, ister­seniz geceyi bölükte geçirebilirsiniz” dediyse de, önerisini kabul etmedik.
       Şimdi sınır hattına paralel giden dar ve toprak bir yolda ilerleme­ye çalışıyorduk. On beş kilometre kadar gittikten sonra, ilçe hudutları­na girince rahatlayacağımızı, anayola çıktığımızda ise daha da emni­yette olacağımızı düşünüyordum. Jandarma komutanı, dönüşümüz için yarım saatlik bir ateşkes süresi tanımıştı. Bu süre içerisinde, çekinilecek bir şey yoktu…
       İlhan yüzbaşının keyfi yerine gelmişti. Bana ilginç yerler göster­miş, çok merak ettiğim o havayı solumamı sağlamıştı. Mutluydu, ama­cına ulaşmış sayılırdı…
       Her şey güzel gidiyordu ama ilçeyle bağlantılı olan asfalt yola beş kilometre kala, önce arabada bir sarsıntı oldu, sonra direksiyon yana çekti. İş hemen anlaşıldı… Ön sağ lastik patlamıştı! Tam da yerinde patlamıştı!
       Yüzbaşı;
       “Hay aksi!” diyerek, arabayı durdurdu ve farları kapattı.
       Yapılacak hiçbir şey yoktu. Vakit kaybedilmeksizin patlak lastiğin değiştirilmesi gerekiyordu.
       Ben;
       “Siz işi bana bırakın Yüzbaşım!” dedim. “Ben alışkınım, değişti­ririm…”
       İlk anda pek telaşlanıp korkmamıştım ama gecenin karanlığı içi­mize işledikçe, bu işin pek kolay olamayacağını da anlamıştım. Ses­sizlik ve ıssızlık korkunçtu! Yedek lastiğin çıkarılması, bijon anahta­rının alınması ve krikonun kurulması, en kısa sürede gerçekleşmişti ama bijonlar paslandığından mıdır nedir, bir türlü sökülmüyordu.
       Devreye girme gereğini duyan yüzbaşı, yine asker kökenli oldu­ğunu göstermiş ve komutayı ele almıştı;
       “Çık üstüne… Zıpla!” diye fısıldadı. Fısıldadı ama nafile…
       “Zıpla… Zıpla!”
       Bijon anahtarının üzerinde tepiniyordum ama faydasız bir çabay­dı! Zaman nasıl da hızla geçiyordu? Endişelenmekte haklıydık. On dakika sonra süre dolacak ve Mehmetçikler, büyük bir olasılıkla kap­lumbağa avına çıkacaklardı!
       “Sen çekil bakayım şöyle!”
       Yüzbaşı bunları söyledikten sonra, tekerleğin karşısına geçmiş ve pantolon düğmelerini çözmeye başlamıştı…
       Şaşırmıştım.
       “Herhalde, telaş ve heyecandan çişi gelmiştir,” diye aklımdan geçiriyordum ki, yine deliliği tutan yüzbaşı, bijonların üzerine tazyikle göndermeye başlamıştı bile…
       “Yüzbaşım, ne yapıyorsunuz?” dememe fırsat bırakmadan;
       “Biz, askeri araçların sökülmeyen bijonlarını böyle çözdürürdük. Üzerine beş kişi işedi mi, tamamdır,” dedi.
       Bu iyi bir açıklamaydı. Ancak, benim aklıma pek yatmamış gibiy­di!
       “Ama biz iki kişiyiz abi… Üç kişi daha bulmak gerekmez mi?”
       “Askeri araç dedik, sivil araca iki kişi de yeter! Hadi, hadi… ha­zırlan… Soğumasın!”
       Tanınan süre, hemen hemen dolmak üzereydi. Yüzbaşı, şöyle et­rafını kolaçan ettikten sonra;
       “Tamam mı? Şimdi dene bakalım… İyi asıl, iyi!” diye fısıldadı.
       Bijonlar peş peşe büyük bir gıcırtı ile söküldüler! Lastiği hemen çıkardım, yerine yedeği soktum…
       “Çabuk ol… Süre doldu! Şimdi cayırtı kopar!”
       “İyi ama abi, bu sefer de deliğini bulamıyorum!”
       “Neyin deliğini?”
       “Bijonların girdiği deliği!”
       “Önce parmağını sok… Parmağını!”
       Ellerim, parmaklarım, sidik, yağ, kir, toz ve kan içinde kaldı… Ama sonunda lastiği yerine oturtabildim. Yüzbaşı da sessizce(!) motoru çalıştırdı ve farları yakmadan hareket etti…
       Gidişimiz, kör bir gidişti! Neyse ki, çok geçmeden asfalta ulaştık ve farları yakarak hızla ileriye atıldık. Hani teröristlerin ya da kaçakçı­ların kurşunları neyse de, kendi askerlerimizin kurşunlarına hedef ol­mak yüzbaşının pek ağrına gidecekti.
       Anayola çıktığımızda, ilk karşılaştığımız benzin istasyonunda, üs­tümüze başımıza çekidüzen vermek ve el yüz yıkamak için durduğu­muzda;
       “Ne o yüzbaşım?” diye sordum. “Pantolonunuz ıslanmış, yok­sa?”
       İlhan yüzbaşı;
       ‘Terdendir… Terden!” yanıtını verdi.
       Baktım… Benimki de öyleydi! Yüzüme mutlu bir gülümseme yayıldı. Geçirdiğim korku dolu dakikalar, yaşamımdan belki birçok yılı birden götürmüştü ama karşılığında da sıkışan bijonların nasıl söküleceğini öğretmişti!
       Sivil araç için iki kişi… Tam tazyik… Soğumadan!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz