Şıh Keramet!..

Ş

       “Göz boyamacılığı ile gerçek inanca dayalı keramet gösterisi arasında belirgin bir fark olduğunu daha düne kadar bilmiyordum. Ama bir değil, birkaç kez üst üste bazı gösterilere şahit olduğumda, bunun hiç de öyle olmadığını öğrendim. Şıh Keramet’in verdiği sopayı hâlâ saklarım, isteyene de gösterebilirim. Ancak, aradan geçen zaman bana, kerametin sopada değil de Şıh’ın kendisinde olduğunu ispatlamıştır!..”

       Anlatacaklarıma inanıp inanmama hakkınızı yine de saklı tutunuz. Buna, hakkınız olduğunu biliyorum… Ancak, uzun yıllar içerisinde ya­şanılan ve sizlere aktarmaya çalıştığım bunca öykünün arasına uy­duruk bir öyküyü de katıp sizi etkilemekle elime hiçbir şey geçmeye­ceğini bilmenizi, ona göre değerlendirme yapmanızı isteyecek ve bun­da da biraz ısrarlı olacağım.
       O gün, hafta sonunun yorgunluğunu tamamen atmış, hanımın iş­lerine elimden geldiğince yardımcı olmuş ve bu da yetmezmiş gibi, ne zamandır bahçede küçük bir köpek yavrusu ile oynamakta olan ufak­lığın yanına gidip ona arkadaşlık etmek istemiştim ki, komşulardan bi­rinin çocuğunun telaş içerisinde bahçeye girdiğini gördüm.
       Çocukcağız, üzüntü ile korku karışığı bir ifadeyle;
       “Amca! Arka sokaktaki bakkalın küçük oğlunu akrep sokmuş,” dedi. “Hastaneye götürür müsünüz diye size sormamı istediler. Sizin arabanız var da…”
       Çocuğun sözünü ettiği bakkalı hepimiz tanıyorduk. Bölge halkın­dan saygılı bir insan, iyi bir adamdı. Ufak tefek bazı malzemeleri on­dan alır, böylece sürekli çarşıya inmekten kurtulurduk. Şimdi, tatil gü­nünde, hele günün böyle bir saatinde taksi aramak veya telefon ede­rek bir ambulans çağırmak, gerçekten zaman kaybı olacaktı. Onun için hiç tereddüt etmeden;
       “Tabii götürürüm… Şimdi neredeler?” diye sordum.
       “Evlerinin önündeler… Hemen dükkânın bulunduğu ev!”
       Arabayı çalıştırıp yanlarına vardığımda, küçük çocuk babasının kucağındaydı. Çıplak ayaklarıyla otlar arasında gezinirken “kızıl ak­rep” denilen çok zehirli bir akrep sokmuştu. Akrebin zehrini ne kadar akıttığını bilmiyorlardı, ama baygın yatan çocuğun bacağının yarısı iyi­ce kızarmıştı. Bu da zehrin hızlı bir şekilde yayıldığının göstergesiydi.
       Devlet hastanesine geldiğimizde, nöbetçi doktorun muayenesin­den de olumlu bir sonuç alamamıştık. Doktor açıkça; “Çocuğun gidici olduğunu, zehrin kana karışma süresini geçirdiğimizi, onun için panze­hir şırınga etmenin bir yararı olmayacağını, en fazla on beş-yirmi daki­ka içerisinde ölüm olayının meydana geleceğini,” söylemiş ve sonun­da, “Yapılacak bir şey kalmamış… Başınız sağ olsun!” dedikten son­ra, arkasını dönüp gitmişti.
       Hipokrat’ın yeminli talebesi, böylelikle aczini ve teslimiyetini pe­şin peşin kabul etmiş oluyordu…
       Doktorun bu sözleri karşısında, babanın gözlerinden yaşlar bo­şanmıştı. Demek ki, en fazla yirmi dakika sonra küçük yavrusu, can parçası ellerinin arasında ölmüş olacaktı! Eve, kendisini merakla ve ümitle bekleyen insanlara, onun ölüsünü mü götürecekti? Buna, han­gi babanın, hangi ananın yüreği dayanırdı?
       Küçük çocuk, gözleri kapalı, yüzü ve vücudu ter içinde, kolları iki yana sarkmış bir şekilde babasının kucağında hareketsiz yatıyordu.
       “Ne yapabiliriz?” diye sordum.
       “Şıh’a gidek babo! Şıh’a gidek!” diye telaşla cevap verdi. Acılı baba, son çare olarak bir de Şıh’a(*) gitmek istiyordu.
       Bu Şıh’ı ben de duymuştum. Gerçek adının ne olduğunu bilmiyor­dum, ama bölgede “Şıh Keramet” diye nam salmıştı. On dakika sonra, onun evinin önündeydik. Zaman ise, hızla akıp gidiyordu…
       Şıh Keramet; seksen yaşlarında, sağlıklı, aklı başında, gereksiz konuşmayı ve dışarılarda gezinmeyi pek sevmeyen biriydi. Aslen, şe­hir merkezine kırk-kırk beş kilometre uzaklıktaki bir köydendi. Sık sık şehre iner, yıllar önce buraya yerleşmiş olan oğlunun yanında günler­ce misafir kalır, sonra köyüne dönerdi. Gerçek bir Şıh olmasının yanı sıra, halk arasında yaygın kerametleri nedeniyle bu adı aldığından kuşku yoktu.
       Onun evde bulunması, bizim için büyük bir şanstı. Zavallı baba, eline geçen bu şansı kullanamadan çocuğunu kaybederse, çok daha fazla perişan olacaktı.
       Vakit geçirilmeden içeriye alındık. Küçük çocuk, bir tahta sedirin üzerine yatırıldı ve Şıh Keramet gelip çocuğun yanına oturdu.
       Dikkatle onu izliyor, hareketlerini kontrol ediyor ve neler söyleye­ceğini tahmin etmeye çalışıyordum. Belki de, çocuğun ölmüş olduğu­nu söyleyecekti! Gerçekten de küçük çocukta hiçbir yaşam belirtisi görülmüyordu.
       Şıh, ellerini açarak dudak kıpırtısı kısa bir dua etmiş, bu sırada elinin tersini ateş ölçer gibi iki kez çocuğun alnına koymuş ve daha sonra “Bismillah-ar Rahman-ar Rahim” diyerek, diliyle ıslattığı sağ eli­ni, çocuğun şişmiş ve mosmor kesilmiş bacağındaki akrebin soktuğu yerin üzerine sürmüş ve yukarıdan aşağıya doğru birkaç kez sıvazlamıştı.
       Kendi kendime;
       ‘Tamam işte! İş, takdis edilmiş bu tükürüğe kaldıysa, yanmışız demektir,” diye söyleniyordum ki, Şıh Keramet;
       “Geçmiş olsin… Çocuk kurtuldu,” diyerek ayağa kalkmış ve yan odaya geçmişti.
       Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemiyordum. Tıbbın kesin olarak reddetmiş olduğu bir gerçek, gözlerimin önünde gerçekleşiyordu.
       Önce çocuğun rengi normale dönmüş, kalp atışları hızlanmış ve sonra gözleri açılmıştı. Bu arada, bacağının şişinin indiği ve morluğu­nun hemen hemen kaybolduğu açıkça görülüyordu. Artık kolunu-bacağını oynatabiliyor ve babasına, benim pek anlayamadığım bazı söz­cükler fısıldıyordu. Baba ise, bu kez sevincinden ağlıyordu…
       Yarım saat sonra, dönüş yolunda, son bir saat içerisinde geçirmiş olduğum dakikaları hızlı bir şekilde tekrar tekrar düşünüyor, hiçbir bilim adamının asla kabul edemeyeceği bir gerçeğin canlı tanığı olduğum­dan kendi kendimle kavgaya tutuşmuş bulunuyordum.
       İşte, Şıh Keramet’i ilk kez böyle bir olayla tanımıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse, beni oldukça etkilemişti. Ölüm halindeki bir çocu­ğu, şimdi sokaklarda koşup oynarken görmek, yaşanmış bir gerçeği otomatikman kabul etmek demekti. Bu durum insanın kendisini, kendi inancını inkâra kadar götürecek bir duygu yaratıyordu.
       Onun, bundan sonra bizzat tanığı olduğum gösterilerinde –ki, ba­kın bunlara açıkça gösteri diyebiliyorum– tesadüfen bulunmuştum. Bunlar da, ilki gibi yanı başımda, gözlerimin önünde cereyan etmişti…
       Birinde, çok kuvvetli zehir etkisi olduğu herkesçe bilinen ve kabul edilen bir şişe tarım ilacından, hiç sulandırılmamış birkaç damlasını, küçük bir ekmek parçasının içine damlatmış, sonra bu ekmeği, biçimsiz, sünepe ve her zaman aç olan köy köpeklerinden birisinin önüne atıvermişti.
       Ekmeği bir hamlede kapan ve iki-üç lokmada yutan zavallı köpek, çok geçmeden titreye titreye, kaskatı kesilerek ölmüştü. İki dakika ön­ce canlı olan köpek, şimdi biraz ileride yediği zehirli ekmeğin etkisiyle gözümüzün önünde cansız yatıyordu.
       Bu acıklı olayın canlı tanığı olduktan sonra, kendisine;
       “Yapmayın… Etmeyin!” dememe fırsat bırakmadan, yine “Bismil­lah” çekmiş ve içinden sadece birkaç damlası eksilmiş olan tarım ila­cını ağzına dikerek, son damlasına kadar içip bitirmişti.
       İçimden;
       “Hah! Şimdi, Şıh Keramet kuyruğu titretecek,” diye geçirdim.
       Ama hayır… Kuyruğu titretmedi, hatta benden akşam yemeğine misafir olarak kalmamı istedi.
       Gözümün önünde olan bu ilginç gösteri, asla bir illüzyon değildi ve ben, onun nasıl olup da sağ olarak kaldığına ve sonuçta hiçbir ra­hatsızlık duymadığına hayret etmiştim.
       Dayanamayıp kendisine sorduğumda;
       “Her şey inançla olir! Korunmamiz vardir!” diye kısaca yanıtla­mıştı.
       Bir diğerinde, yaklaşık yirmi kişinin oturduğu bir odada, “Mırra”lar(**) içildikten sonra, arkamdaki duvarda asılı duran çifte kırma bir av tüfeğini getirtmiş ve benden de fişeklikten iki tane fişek alıp vermemi istemişti.
       Fişeklikten rasgele iki fişeği aldım ve kendisine uzattım. Onları aldı ve yuvalarına yerleştirdikten sonra, birden karnına dayayarak teti­ği çekti! Olacak şey değildi! Şıh Keramet, herhalde intihar etmişti…
       Kapalı yerde müthiş bir ses çıkaran patlamayla birlikte, ortalığı pis bir barut kokusu kaplamış ve oda beyaz bir duman içerisinde kalmıştı. Odada bulunan herkes, yerlisi yabancısı, meydana gelen bu ani olay nedeniyle şaşırmış gibiydi. Hemen atılıp elindeki tüfeği aldım ve için­deki öteki fişeği çıkarttım. Ben bunları yaparken, Şıh bir şeyler mırılda­nıyor ve karnını ovuşturuyordu. Şıh Keramet, yine sağ ve sağlıklıydı!
       İnanılacak bir olay olmadığı ve dolayısıyla kabul edilemeyeceği için siz şimdi diyeceksiniz ki, “Fişekler daha önceden hazırlanmış ve kurusıkı doldurulmuştur,” diye… Değil işte!
       Tüfeğin içinden çıkartıp cebime koyduğum ikinci fişeği evde bir güzel parçalamış ve fabrikasyon standartlarında normal hazırlanmış bir av fişeği olduğunu tespit etmiştim. Barutu, saçmaları, kapsülü ve tıpasıyla normal bir av fişeğiydi ve bu saçmalar, yerine isabet ettiği takdirde, hele hele bu kadar yakın bir mesafeden, kocaman bir delik açar, bir insanı rahatlıkla öldürebilirdi! Ancak, Şıh Keramet’i yarala­mamıştı bile!
       İllüzyonun bir sanat olduğunu biliyorum, hem de çok eski bir sa­nat… Türkçe anlamıyla kısaca, göz boyama sanatı! Tarihin eski çağ­larından bu yana, bazı yetenekli kişiler, bu sanatın öncüleri olarak ge­liştirdikleri el ve kafa becerilerini güzelce sergileyip, elde ettikleri servet ile hem dünyalıklarını doğrultmuşlar, hem de toplum içerisinde kendi­lerine iyi bir yer edinmesini bilmişlerdir.
       Gizli bilimlerin etkili olduğu çağlarda, büyücülükle itham edilen za­vallı simyacılar ise, ilk ilim öncüleri olduklarından habersiz küçük laboratuvarlarında gizli denemeler yapadursunlar, sihirbaz denilen bu göz boyama ustaları, büyük bir serbestlik içerisinde gösterilerine devam etmişler ve “Merlin” gibi, şatoların ve sarayların en gözde kişileri ara­sında sayılmışlardır.
       Öyle pek fazla eskilere gitmeksizin, geride bıraktığımız yüzyıl içe­risinde, her ne kadar kişisel beceriler ön planda olsa da, dünyanın he­men her tarafında açılan sihirbazlık okullarında bu sanatın öğreti yo­luyla meraklılarına aktarılmasına başlanmış, ayrıca çağımız teknoloji­sinin hızlı bir şekilde ilerleyerek her alanda insana yardımcı olması, sergilenen bu gösterilerin daha da renklenmesine ve daha ilginç bo­yutlara ulaşmasına neden olmuştur.
       Dışarıda, “Büyük Huduni”nin, içeride de, “Zati Sungur” gibi ustala­rın ve onların yetiştirdikleri öğrencilerin yaptıkları çeşitli numaralar, ne­fesler kesilmiş ve gözler yuvalarından fırlamış bir şekilde izlenmiştir. Yüreğimiz, gördüklerimiz karşısında, uzun bir süre inanıp inanmamak arasında gidip gelmiş ve başkaca bir çıkış yolu bulamadığı için de, bir süre sonra hafızamızın disketlerinden silinerek unutulup gitmiştir.
       Tabii ki yapılan her numaranın bir püf noktası vardır ve sır da işte bu püf noktasında saklıdır. Zaten gösteriyi ilginç ve inanılmaz kılan da, bu püf noktalarında saklanmış olan sırlardır. Meraklı bir insan, Türki­ye’de var olup olmadığını bilmiyorum, ama yurtdışında pek bol miktar­da bulunan yayınlardan temin ederek kolaylıkla bu merakını giderebilir ve hatta beceri durumuna göre, basit gösterilerden başlayarak, kendisini arkadaş ve aile toplantılarında aranılan bir kişi durumuna getirebilir.
       Bizler, seyirci olarak, sahneye çıkan bir göz boyama ustasını he­yecanla ve hayretle izler, onun, bir kadını nasıl testere ile ikiye böldü­ğünü, ayaklarını sahnenin bir köşesine, baş tarafını ise diğer bir köşe­sine götürüp bıraktığını ve hatta kendi elleriyle ayaklarını nasıl gıdıklattırdığını görür, aklımızın bir türlü yatmamasına rağmen, yine de bu­nun bir oyun, bir hile olduğunu söylemek durumunda kalırız… Kalırız da ne yaparız? Hiçbir şey!
       Peki sizler… Aklınıza, mantığınıza, müspet ilimlere olan inancınıza bütünüyle ters düşmesine rağmen, bu gibi gösterileri bir sahnede değil de günlük hayatın olağan akışı içerisinde yaşama durumunda kalsanız, yapı­lanlara bizzat tanık olsanız ne yapar… Nasıl davranırsınız? Her şey, us­taca hazırlanmış bir show sahnesinde değil de, doğal bir ortamda, örne­ğin bir bahçede, bir sokakta veya evin bir odasında öylesine cereyan et­miş olsa, yine de inanmazlığınızı sürdürür müsünüz?
       Onun sayısız gösterilerinden –ki bilemiyorum, artık bunlara kera­metleri demek mi daha doğru olacaktır– en ürkütücü ve en ilginç ola­nına, yine bizzat tanık olmuştum.
       Bir tanıdığımızın sağlık durumunu öğrenmek üzere, tesadüfen yi­ne onun köyüne gitmiştik. Şıh’ın köyde olduğunu öğrendiğimizde, hazır buraya kadar gelmişken, yanına uğramadan geçmeyelim dedik. Ya­nına uğradığımız ve hatırını sorduğumuz zaman mutlu olduğunu bili­yorduk.
       Şıh Keramet, bahçede, evin gölgesinin düştüğü bir yerde, bağdaş kurmuş oturuyordu. Elindeki sopasıyla da, yanına gelen tavukları ara­da bir kovalıyordu.
       Tam da zamanında gelmiş olduğumuzu düşünüyorduk. Çünkü bahçenin köşesinde yer alan, topraktan yapılmış büyük fırından taze ekmek kokuları geliyordu. Bizim fırına doğru baktığımızı görünce, aya­ğa kalktı ve hiçbir şey söylemeden o tarafa doğru yürüdü.
       Biz, “Galiba taze ekmek getirecek… Hadi hadi, kaynanamız seviyormuş,” diye içimizden geçirirken, onun “Abaya”sının(***) eteklerini topladığını ve yine kuvvetli bir “Besmele” çektikten sonra, emekleyerek fırının oldukça büyük kapısından içeriye girdiğini, kor haline gelmiş odun parçalarını bir eliyle sağa sola iterek fırının ortasına çöküp oturduğunu görünce, küçük dilimizi yutacak gibi olduk. Böyle bir şey olamazdı!
       Fırının içindeki sıcaklığın kaç yüz derece olduğunu bilmiyorduk. Zaten, üç yüz mü, beş yüz mü olduğu hiç fark etmezdi ki! Dışına bile elimizi değdiremiyorduk. Adamcağız, birazdan tutuşacak ve gözümü­zün önünde, kısa sürede kebap olup gidecekti!
       Ama yine bir şey olmadı! Bir süre sonra dışarı çıktığında, değil kendisinde, elbisesinin hiçbir yerinde en ufak bir yanık izi bile bulun­muyordu. Elbisesi, fırının kara isinden kirlenmişti o kadar!
       Bütün bunlar, önceden hazırlanmış bir sahnede gerçekleşmiyordu. Şıh Keramet, tanığı olduğumuz bütün gösterilerinde hepimizi şaş­kına çevirmişti…
       Ondan, yukarıda anlatmaya çalıştığım güzel anıların dışında tek kalan şey, son görüşmemizde elinde tuttuğu ve yanına gelen tavukları kovalamaya çalıştığı, özel yapılmış sopası kaldı. Sopasını, o gün gi­derken;
       “Al… Al! Gözin kalmişdir… Artık siye aittir!” diyerek bana ver­mişti.
       Şıh Keramet’in sopasını hâlâ saklarım ve isteyene de gösterebili­rim. Bu özel işlenmiş sopa ile meraklı ev halkının alaylı bakışları altın­da bir sürü sihirbazlık numaralarını denediğimi, fakat hiçbirinde başa­rılı olamadığımı da itiraf etmek zorundayım. İşte o zamanlar, kerame­tin sopada değil de Şıh’ın kendisinde olduğunu anlamıştım…
       Şıh Keramet, asla batıla yönelmemiş, inancımızın içerisine kendi­liğinden yerleşmiş ve hüsnü kabul görmüş bir yöre insanıydı… Ben hâlâ onun, teknik imkânların yardımıyla sahnelerde gerçekleştirildiğini bildiğimiz göz boyama sanatı ile ilişkili olmadığına ve kendi deyişiyle “Her şey inançla olur,” sözüne inanıyorum. Sizi bilmem, ama bırakın ben böyle kalayım! Benim de o kadarcık bir inancım olsun!
       Hem böylelikle, artık her tarafı kaplamış ve göz boyamacılığı ile geçinmeye çalışanlara inanmaktan kurtulurum. Tabii ki sözlerim, “Mandrake” gibi günümüzün illüzyonistlerine değil, başka başka sah­nelerde tezgâhladıkları oyunlarla milletin anasını ağlatan ve şov yap­mayı sanat haline getiren göz boyayıcılarına! Onlara, her yerde rast­lamamız mümkün… Siyasetten ekonomiye kadar, her alana el atmış durumdalar…
       Hani şu geçenlerde Türkiye’ye gelen ve Çin Seddi’ni ortadan kal­dırdığı söylenen David Copperfield’e rica etsek de –ki, öğrendiğime göre aynı konuda binlerce başvuru olmuş! Eee… Ne de olsa, milletin ortak dileği değil mi?– bizim göz boyayıcılarını şöyle toptan ortadan kaldırıverse… Ne dersiniz? Böylelikle David rakiplerinden kurtulmuş olurken, bizim için de hayırlı bir iş yapmış olur!

(*)    Şıh’ın aslı “Şeyh”ten gelir. Koca, ihtiyar, baba anlamındadır. (Arapça)
(**)  Mırra, yöreye has acı kahveye verilen addır. Fincanın yarısına kadar bile koyulmaz ve bir dikişte içilir. Fincan geri verilirken, ters çevrilerek verilmelidir. Yoksa yeniden doldurularak ikram edilir.
(***) Uzun beyaz elbise.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz