C. Abdülrezzak!..

C

       “Ülkemizde bir ‘Simitçi mi, Mit’çi mi?’ tartışması sürüp gidiyor. Ne geçmişini bilen var ne de geleceğini. Bilmecenin çözümü ise burada, aşağıdaki satırlarda. Bu satırları okuduğunuzda, mesleğin ne denli zor olduğunu bir kez daha anlayacaksınız. Ama üzülmeyin ya da gocunmayın… Çünkü bir gün siz de emekli olacaksınız; zanaat altın bileziktir, unutmayın!..”

       Ben Osman… Gevrekçi Osman! Siz, Simitçi Osman da diyebilir­siniz… Nasıl olsa aynı kapıya çıkar!
       Bütün ilçenin esnafı beni tanır. Okul çocukları, banka memurları hep gevreklerini benden alırlar. Allah bereket versin… Üç-beş kuruşluk kazancımızla geçinip gidiyoruz işte!
       Tren zamanları, yani güney ekspresinin geçeceği saatlere yakın, istasyona doğru uzanır, küçük dükkânımı oraya açarım. Dükkân de­diysem de, öyle gözünüzde büyütmeyin. Tahtadan yapılmış bir tabla ve bacakları uzun bir ayak… İşte hepsi o kadar! Ha… Bir de başıma tablayı koyduğum zamanlar, tabla düşmesin diye kullandığım bükül­müş, düğümlenmiş bir bez parçası!
       Ama artık onu kullanmıyorum. Hem kirlendi hem yağlandı… Hem de tabla kafa kemiğime öyle bir yer etti ki, düşmesine imkân ihtimal yok! Yani, sizin anlayacağınız tepem şu anda dümdüz olmuş durum­da… İleride nasıl olacağını bilemiyorum!
       Geçen gün, tren istasyonuna gitmek üzere yola çıktığımda, trenin istasyonda durduğunu gördüm, hayret ettim! Tam vaktinde, hatta vak­tinden de önce gelmişti. Meraklandım, şefe sordum. Bana;
       “Yok yahu… Nereden çıkardın? Bu tren, dünün treni… Tam yirmi dört saat rötar yaptı,” dedi de biraz rahatladım.
       İstasyonda işim bitince, kalabalığı dağıttıktan ve treni yolcu ettik­ten sonra, gümrük kapısının önüne giderim. İkisi yan yanadır… Pek hareketli olmasa da, yine de gelen-giden, giren-çıkan birkaç kişi olur. Bazen gümrükçülerden veya askerlerden de alan olur. “Mehmetçik’ler­den isteyen olursa, onlardan para falan almam… Feda olsun! Canı çekmiş ne olacak, onlar benim evlatlarım!
       Gümrük kapısının çevresi hep neşeli olur. Değişik insanlar, deği­şik yüzler görmek beni eğlendirir. O zaman, gevrek satmayı falan unu­tur, onları seyre dalarım. Gördüklerimi de akşam eve gidince çocukla­rıma anlatırım. Onlar da neşelenir, gülerler!
       Geçenlerde, tam kapının dikenli tellerle sıkça örülü olduğu bir ye­re, zavallı bir köpek nereden düşmüşse düşmüş, çıkamamış… Üstü-başı kan içinde acı acı ulumaya başladı. Hemen, her iki tarafın görevli­leri yetişip hayvanı kurtardılar!
       Kurtardılar da ne oldu? Çok geçmeden kendi aralarında tartış­maya başladılar; “Bu köpek sizin!”, “Yok yok, sizin!” diye. Köpek ortada kaldı, kimse sahip çıkmadı…
       Biliyor musunuz, övünmek gibi olmasın da, çözümü ben buldum. Hayvanı tam sınırın ortasına koydurdum. “Kendiliğinden ne tarafa gi­derse, köpek o tarafın olsun,” dedim. Bizimkiler, “Olur!” dediler… Suriyeliler ise “Ayvaaa!” Ne demekse, birden anlayamadım!
       Hayvan, hiç tereddüt etmeden Türkiye’ye yöneldi. Bizim tarafın köpeği olduğu için falan değil! Benim tabladaki gevreklerin kokusunu aldığı için… Akıllı hayvan tabii! Kaç gündür peşimden ayrılmıyor, bir­likte geziniyoruz. Akşamları da bizim evin kapısının önünde yatıyor. Ne yapayım kovamadım, yatsın garibim!
       Gümrük binasının önünde durduğunda, insan neler görüyor ne­ler! Hele bir tanesi var ki, beni epey uğraştırdı. Üstüme vazife değil, hani benimkisi sadece meraktan, insan bir şeye kafasını takınca ko­lay kolay kurtulamıyor.
       Bakın size anlatayım:
       İlk anda, onun kim olduğunu ve bizim tarafa niçin geçtiğini kimse anlayamamıştı. Hudut ve gümrük kapılarından etrafa gülücükler dağı­tarak geçmiş ve istasyonun önünde bekleşen araçlardan birisine bine­rek gözden kaybolmuştu. Başka bir seferinde ise, taksiye binmeden çarşıya doğru yürümüş ve sokaklardan birine saparak ortadan yok olmuştu. Dikkat ettim, her hafta belirli gün ve saatlerde geliyordu…
       Onun, pasaportla giriş yapmadığı kesindi. Herhalde, kaymakamlığın yetkisi ve bilgisi dahilinde verilen özel izinlerle geçiş yapıyor, ma­kûl bir sürenin sonunda da geri dönüyordu.
       Böyle giriş-çıkış yapanlar çoktu. Dönüşlerinde yanlarında, oralar­da kolay kolay bulamadıkları gıda maddeleri ve bazı giyecek eşyaları götürürlerdi. Esnaftan tanıdıklarımın anlattıklarına göre; margarin yağı ile kadın iç çamaşırları(!) ilk sırayı alıyordu…
       Adamı üçüncü görüşümde iyice meraklanmıştım. Hafızam iyidir ve gördüğüm bir kişiyi asla unutmam… O gün, yedi gevrek birden ala­rak eski rekorlarını kıran gümrükçüler, adının “C. Abdülrezzak” olduğu­nu söylemişlerdi… Kayıtlarda böyle geçiyormuş!
       Şimdi, “Sana ne be adam, sen gevreğini sat… Başka işe karış­ma,” diyebilirsiniz! Belki haklısınız… Ama, ekmek parası işte! Bir gün gelir, ona da birkaç gevrek satarım, benim müşterim olur diye adı­nı merak etmişsem bunun kime ne zararı olur, değil mi?
       Abdülrezzak… Rezzak’ın kölesi! Bunu anladık da, ilk adı ne ola­bilir? Şimdi ben kafayı taktım ya, gevrekçinin işi gücü ne… Düşünü­yor, düşünüyor, aklıma gelen isimlere boşu boşuna çeşitli yakıştır­malar yapıp duruyordum.
       Adamın adı, kesinlikle Cebbar(*) olamazdı! Öyle kaba saba bir görünüşü yoktu. Hem işin doğrusu, etrafa gülücükler dağıtarak, selamlar vererek, ardına kadar açılan kapılardan geçerek geliyordu. Gelirken, hiçbir kimseye zarar da vermiyordu.
       Cerrar(**) da olamazdı! Maşallah, kılık kıyafeti yerindeydi. Hem bu adam, geri dönerken mal götürenlerden değildi. Yanında bir sürü paket, torba… Vesaire ile geliyor, eli boş dönüyordu.
       Ceyyid(***) ise hiç olamazdı! Bir kere yaşı geçkindi. Kırk yaşının çok üstünde görünüyordu. Herhalde bu yüzden de çabuk yoruluyordu. Gelişinde dinç ve canlı görünen adamcağız, iki saat sonra geri dönerken, yorgunluktan ölecek gibi oluyordu.
       Acaba Calib(****) olabilir miydi? Belki olabilirdi! Gerçekten sevimli bir yüzü, pürüzsüz bir teni, bembeyaz düzgün dişleri, ince bıyıkları ve hafif tombul bir vücut yapısı vardı. Bütün bu özellikler, kendisine çok da yakışıyordu doğrusu!
       Ne yaparsam yapayım, adamın sıfatına yakışacak bir ad bulama­mıştım. Artık, gevreği mevreği de unutmuş, onu düşünüyordum. Ola­cak şey değildi benim yaptığım.
       Gümrük ve hudut kapısındaki görevlilerden hâlâ “Abdülrezzak” adını işitiyordum. Gevreğimi alıyorlar, ama hiç kimse Allah rızası için adamın ilk adını söylemiyordu. Ben de onlara, “Tamam… Onu bili­yoruz da, ben ilk adını merak ediyorum,” diye de üsteleyemiyordum. Ne yapayım, sonunda kendisinden öğrenmeye karar verdim…
       Bu arada C. Abdülrezzak ise, geliş gidişlerini sürdürüyor, gününü hiç aksatmıyordu. O gün de aynı saatlerde giriş yapmış ve her za­manki yoluna düşerek, ellerinde paketler, torbalar hızlı hızlı yürümeye başlamıştı. Tabii ben de arkasından…
       Aman Allahım, nasıl da hızlı yürüyordu. Ona yürümek değil, koş­mak denirdi! Ben de ne kadar hızlı yürümeye çalışsam, basımdaki tablayla ona yetişme fırsatını bulamamıştım. Arkasından, hani bakar da durur diye, birkaç kez “Gevrek!” diye bağırdıysam da hiç oralı ol­madı ve bir sürü küçük büyük sokaktan geçtikten sonra, üç katlı bir evin önüne gelerek elindeki paketlerle yukarıya çıktı!
       Benim de inadım tutmuştu bir kere! İki saat de sürse, evin önün­den ayrılmayacak, çıktığında mutlaka adını öğrenecektim. Hatta söy­lemesi için iki gevreği rüşvet olarak vermeyi bile düşünüyordum…
       Evden ayrıldığında neredeyse ikindi olmak üzereydi. Tekrar dö­nüş yoluna koyulmuştu ki, son bir kez daha “Gevrek!” diye bağır­dıktan sonra, biraz ileride onun önüne çıkarak;
       “Buyurun, alın şu gevreği de çabuk söyleyin bakalım! Sizin ilk adınız Celil(*****) mi, değil mi?” diye sordum.
       “Hayır… Benim adım Celil değil, Cemal’dir!(******)” dedi.
       Yahu, Cemal adı nasıl da aklıma gelmemişti! Ne kadar uyduruk Arap adı varsa, hepsini düşünmüştüm de, bunu nasılsa hatırlayamamıştım…
       Cemal Abdülrezzak konuşkan biriydi ve Türkçeyi de güzel konu­şuyordu hani! Çarşı içinde yürürken, kendiliğinden anlatmaya başla­mıştı;
       “Aslen Halepliyim, ticaretle uğraşıyorum. Allah size de versin, halim vaktim yerindedir. Dokuz çocuğum var… İki ay önce, üçüncü karıya nikâh yaptım.”
       “Yoksa bu geldiğiniz ev, yeni hanımınızın oturduğu ev midir?”
       “Evet… Kendisi buralı değildir, ama benim için buraya taşınmış­tır. Adı da Zelha’dır!”
       Gümrük bölgesine geldiğimizde, tablada kalan bütün gevrekleri satın almış ve yine gülücükler içerisinde geçip gitmişti. Ne yalan söyle­yeyim, ardından düşünmeden edemedim;
       “Vay Abdülrezzak Efendi vay! Giderken neden yorgun olduğun şimdi anlaşılıyor! Eee… Üç karıyı idare etmek o kadar kolay mı? He­le bir tanesi de iki aylık taze gelin olur, üstelik haftanın altı günü yo­lunu beklerse!”
       Abdülrezzak ile Zelha’nın hızlı aşkları bir süre sonra hızını kay­betti ki, adam bizim taraflara gelmez oldu. Daha sonra onu, birkaç kez, sınır bölgesinde yapılan toplu görüşmeler sırasında gördüm. Ba­şındaki puşi’yi var kuvvetiyle sallıyor, el-kol hareketleri yapıyor ve sesini duyurabilmek amacıyla avazı çıktığı kadar “Zelha!” diye bağırıyordu.
       Bu sırada zavallı Zelha ne mi yapıyordu? Onu hiç göremedim. Karşımda, gözlerine kadar kara çarşaflı bir sürü kadın vardı. Ben, hangisinin Zelha olduğunu anlayamadım ki!

(*)           Cebbar: Zorba
(**)         Cerrar: Dilenci
(***)       Ceyyid: Taze
(****)     Calib: Çekici
(*****)   Celil: Ulu, büyük
(******) Cemal: Güzel yüzlü

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz