Zavallı Rex!..

Z

       “İnsan hayatında bazı hayvanların çok önemi vardır. Onlara karşı bambaşka duygular besleriz. Onlarla bütünleşir, onları sanki ailemizin bir bireyi gibi bağrımıza basarız. Zaman zaman, onların o anda ne düşündüklerini kendimize sorarız. Gözlerine bakarız; o gözlerde, hiçbir insanda göremediğimiz sevgi parıltılarını görürüz. Onlardan hiç mi hiç ayrılmak istemeyiz… Ne var ki, gün gelip ecel ayırana kadar!..”

       Yaşam şartlarının zorluğu, sıkıntı ve kargaşa ortamı yetmezmiş gibi, umulmadık bir ölüm olayını yaşamamız, bütün herkese çok zor gelmiş, uzun süre onun şokunu üzerimizden atamamıştık.
       Evet! Altı yaşındaki Rex’i kaybetmiştik, hem de iki gün içerisin­de! Bölge müdürlüğümüzün kadrolu köpeği Rex, ne olduğunu anlayamadığımız bir şekilde, gözlerimizin önünde ölüp gidivermişti!
       Bu acı olayın öyküsüne geçmeden önce, ölüm olayı hakkında ak­lıma geliveren birkaç noktaya değinmekte yarar olduğu düşüncesin­deyim.
       Ölüm adı verilen ve hiç istemedikleri halde, ruhun bedenden çe­kilmesi olayı ile yüz yüze kalan insanların o anda neler hissettikleri, oldum olası merak konusu olmuştur. Yaşam süresi boyunca, şu veya bu şekilde karşılaştıkları olaylar sırasında ortaya çıkan davranış deği­şiklikleri, insanların bu olaylara karşı tepkilerinin çok çeşitli olduğunu göstermekte ve zaman zaman bazı değerlendirmeler yapmasına ne­den olmaktadır.
       Gösterilen bu davranış farklılıklarında, olayın meydana geliş şek­linin ve süresinin çok önemli rolü vardır. Örneğin; okulundan çıkıp güle-oynaya evine dönmekte olan küçük bir çocuğun, kendi evinin ka­pısının önünde trafik kazasına kurban gitmesi korkunç bir olaydır.
       Bunun aksine, yıllardır hasta yatağında hareketsiz yatan yaşlı bir insanın ölümünden duyulan acı ise çok farklıdır. Böyle durumlarda in­sanlar, birinci olayı bir türlü kabullenemezken, ikinci olayın ilk şokunu üzerinden attıktan sonra, “Kurtuldu… İyi oldu,” deme hakkını bile ken­dilerinde bulabilirler…
       Aynı şekilde, insanların bu gibi acı olaylarla sık sık karşılaşmasıy­la, kendi işi arasında doğal bir bağlantının kurulup kurulamayacağı da, zaman zaman düşünceleri kurcalamaktadır. Öyle meslekler vardır ki, ölüm olayı ile her gün iç içedirler. Artık ölümü ve ölüyü kanıksamış­lardır.
       Ölüm, arzu edilmeyen bir olaydır. Bir cenazenin arkasında na­maz kılmak ve onu dualarla… Pardon, alkışlarla(!) son yolculuğuna uğur­lamak başka, ölmeden önce gözlerinizin içine baka baka son nefesini verirken, yanında bulunmak ve onu o durumda görmek başkadır. İn­san, onunla birlikte kendi canının da çekildiğini hisseder, onunla birlik­te ölmek ister!
       Sırası gelmişken, konuyu fazla dağıtmadan bir saplama yapalım. Bu arada, tatsız havayı da biraz yumuşatmış oluruz;
       Yukarıda, ölüyü alkışlarla uğurlamak dedik ya; şimdilerde neden­se bir alkışlama modası aldı gidiyor, hayırlısı olsun! Türbanlı öğren­ciler, üniversite kapısında oturur alkışlarlar… Bu alkışlar kötüdür… pro­testodur! Sanatçının biri sahnede iki figür çeker, alkışlanır… Bu alkış­lar iyidir… Beğeniyi içerir! Politikacının biri kürsüde atar tutar, ardın­dan alkışlanır. Bu alkışlar karışıktır; çoğunluğu yağ kokar, onun için değersizdir… Ne anlama geldiğini kimse bilmez!
       Bir de televizyon programlarının çekimi sırasında stüdyodaki se­yircilerin alkışları vardır. Ekranda hiç görünmeyen bir maestro(!) tara­fından idare edilir. Seyirciler, onun el-kol işaretlerine göre hareket eder­ler. Milleti saçma sapan her şeyde alkışlamaya ya da içinden geliyorken, susturmaya zorlarlar…
       Avşar kızı Ricky Martin’in poposunu mu elledi, hadi bakalım al­kış… Kadırgalı Aysel birine mi küfretti, yine gelsin alkış! Nerede, neyi, ne zaman alkışlayacağımızı bilemez olduk… Bize alkışın gerçek yerini ve anlamını unutturdular sizin anlayacağınız!
       Şimdi gelelim öykümüze:
       Rex, hiç şikâyet etmeden görevini yapan, lojman dedikodularına, personel tartışmalarına katılmayan, konut sorununu, tayin sıkıntılarını kendine hiç dert etmemiş olan, önüne ne konulursa onunla kıt kanaat geçinmesini bilen bir köpekti…
       Sorumluluk sahası içindeki insanlara hem huzur, hem de güven veriyordu. Ne zaman uyur, ne zaman dinlenirdi; anlaşılmazdı! Ne zaman görsek, o hep uyanıktı ve görevinin başındaydı!
       Eğiten onu iyi eğitmişti. Eğitiminin bir parçası olarak, bazı günler, birlikte şehir dışına antrenmana giderdik. Antrenman günleri, 30 kilo­metre hızla giden aracın yanında hiç durmaksızın 10-12 kilometre koş­tuğunu seyretmek ne muhteşem bir gösteriydi…
       Bu çalışmalar onu çok güçlü kılmıştı. Üç-dört metre yükseklikteki duvarların üzerinden atlamak ya da aynı genişlikteki hendekleri bir sıç­rayışta aşmak, onun için çocuk oyuncağıydı…
       Aynı zamanda, çok hareketliydi… Bu yüzden üzerinde pire, kene gibi hiçbir zararlı haşarat barınamazdı. Ama birden ölüverdi işte!
       Gösterdiğimiz veterinerler, yaptıkları muayenelerde hiçbir zehir­lenme belirtisine veya mikrobik bir hastalığa rastlamamışlardı. Acı çek­tiğini gösterir herhangi bir belirti de göremediler. Ne hırladı, ne havla­dı, ne de kendini yerden yere attı. Eskinin soylu kralları gibi, sessiz sedasız, gözleri her birimizi tek tek tarayarak ve sırayla vedalaşarak çekti gitti…
       Görevine bağlı, çalışkan bir köpekti. Doğduğu ve eğitim gördüğü yerden bölgemize geldiğinde henüz iki yaşındaydı. Hayatında başka hiçbir yere gitmemişti. Sadece bir kez, bir hafta sonu kaçamağı yap­mış, tatilini, yüzbaşının sınıf arkadaşının görev yaptığı bir sınır karako­lunda, çok uzaktan akrabası olan hemcinsleriyle birlikte geçirmişti. Bütün gün, karakolun küçük bahçesinde öteki köpeklerle birlikte koşup durmuş, gönlünce eğlenmişti.
       Erkek olmasına rağmen, çapkınlıkta hiç gözü yoktu. Bölge Mü­dürlüğü yakınlarında, özellikle de kapısının önünde gezinen ve umutla bekleyen mahallenin kız köpeklerine hiç yüz vermezdi. Bahçe duvarı­nın arkasından giden hayvanları, keskin kulağıyla sessizce izler, hiç ummadıkları bir anda onları korkutmaktan büyük zevk alırdı. Tabii ki bunu kişisel zevki için değil, görevi icabı yaptığını herkes bilirdi.
       Ayrıca müthiş bir hafızası vardı. Bir kez gördüğü, etrafında dönenip kokladığı bir kişiyi asla unutmaz, daha sonraki gelişlerinde onu rahat bırakırdı. Ziyaretimize gelen resmi zevat ile bazen acil görüşme yapmak için gelen elemanlar, bu yüzden çok rahat ederlerdi.
       Kendisine yağcılık edilmesinden de hiç hoşlanmazdı. Hani ba­zıları da, çok salakça hareket ediyorlardı doğrusu! O anda, köpeğe bir şeyler vermek zorunda olduklarını düşündüklerinden olacak, ceple­rinden çıkardıkları fıstık, leblebi, kabak çekirdeğini atıyorlar, onu böyle basit hilelerle kandırmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden Rex, ne Saddam’ın sırça tuğlalarından yapılmış kulübeyi kabul etti ne de bazı ziyaretçile­rin kendisine getirmiş oldukları herhangi bir yiyeceğe itibar etti.
       Her şeyi ile mükemmel bir köpekti. Onunla hiç kimse, ne büyükler, ne küçükler, hiçbir sorun yaşamadı. Ezberlediği komutları harfiyen yerine getirirdi. Ancak, yörede görev yaptığı için, bölgesel etki nedeniyle, komut verilirken mahalli sözcüklerle hareket etmeye de alışmıştı… “Atla… Yakala babo!” veya “Tut oni gurban!” denildi mi, ikiletmezdi!
       Son gün, hepimiz onun başına toplanmıştık. Görünüşü, hani bir gecede saçı bembeyaz kesiliveren, bir günde kırk yaş birden ihtiyarla­yıp çöküveren insanlar gibiydi! Ne yapacağımızı bilemeden, öylece başında bekleşip duruyorduk.
       Veterinerler, iğne ile uyutabileceklerini söylemişlerdi, ama kabul et­memiştik. Belki de, bir mucize olacağını ve Rex’in ayaklanıvereceğini düşünüyor, umutlarımızı yitirmek istemiyorduk. Ancak, o ayaklanmadı!
       Ön ayaklarından birini tutmuştum. Yavaş yavaş gözkapaklarının kapandığını ve ayağının bir-iki saniye hafif bir şekilde titrediğini his­settim… O kadar!
       Arkasından, gözlerim dolu dolu;
       “Gitme babo! Gitme gurban!” diye bağırdım, ama ilk kez beni dinlemedi… Ruhu bedeninden çoktan uçup gitmiş, giderken de hepi­mizin yüreğinden sıcak, sımsıcak bir şeyler alıp götürmüştü!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz