BİR AV HİKÂYESİ!..

B

     “Avlanmayı hiç sevmeyen insanlar vardır ve bu insanlar, belki de tamamen haksız değillerdir. Ama ben avcıları severim. Onların söz gelişi ya da sıra dışı olarak her fırsatta atıcılıklarından, ustalıklarından bahsetmelerini zevkle dinlerim. Anlattıkları maceraların her biri, birer kitaba konu olacak kadar değerlidir. Şaka mı yaptığımı sanıyorsunuz? Bakın bir tanesini aktarayım da kararınızı ondan sonra verirsiniz!..”

     Genellikle Amerikalıların kullandıkları güzel bir sözcük vardır. “My sweet home” derler… Yani bizim “Evim, evim… Güzel evim!” dediği­miz gibi bir şey!
     Gerçekten insan kısa ya da uzun bir süre evinden ayrı kalıp geri döndüğü zaman; kendi evi gibisi olmadığını, huzurun, rahatlığın ve sıcaklığın ancak burada olduğunu bir kez daha anlar.
     Bazı insanlarda ise bu durum, işyerleri için de geçerlidir. Odasına dönüp masasına oturduğu zaman, ne kadar olumsuz koşullarda ça­lışırsa çalışsın, en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün olumsuzluk­ları bile özlediğini hisseder ve bir başka mutlu olur…
     İşte kendisinde de böyle olmuş ve Ankara dönüşü, kısa süre için unuttuğu bu diyarı, bu sorunlarla dolu bölgeyi, odasını, masasını, her şeyi ama her şeyi, içten gelen bir sevinçle kucaklamak istemişti.
     Katıldığı seminer pek uzun sürmemişti ama yararlı olduğu kesin­di. Yanından hiç ayırmadığı küçük defterinin son sayfaları, seminer sırasında tutmuş olduğu notlarla ve sivil savunmanın ne olması ge­rektiği hakkındaki orijinal fikirlerle doluydu, ileriki günlerde bunları tekrar tekrar okuyacak ve çıkardığı sonuçları bir sonraki sayfaya yine tekrar tekrar yazacaktı…
     Neler olmuştu neler? İçlerinden en önemlisi, belki de kendisini doğrudan ilgilendireni, sivil savunma kolejine öğretmen olarak tayin edilme olasılığının kendisine fısıldanmış olmasıydı…
     Hükümet konağının geniş merdivenlerinden ağır ağır çıkarken, bu dü­şünceleri kafasından atmak istedi. Ne olursa olsun, o kendi şehrini seviyor­du… Oraların insanıyla, var olan sorunlarıyla iç içe yaşamaya alışmıştı…
     “Burada rahatım iyi. İyi de, sorunlar da bir türlü bitmek bilmiyor… Daha uzun yıllar biteceğe de benzemiyor! Baksana, adamların bir eli yağda, bir eli balda,” diye kendi kendine söylendi.
     Öğleden sonra “Hoş geldin!” demeye birkaç arkadaşı ziyaretine geldi. Çaylarını içerken onlara Ankara’yı anlattı ve “Pek yakında tayin olup gitme olasılığı bulunduğundan,” biraz da kabararak söz etti. Ehh… O kadar havası olsundu artık!
     Arkadaşları;
     “Sen boş ver şimdi Ankara’yı da, bu hafta sonu bizimle ava geliyor musun, gelmiyor musun?” diye sorduklarında, Ankara hayalleri dahil, bütün her şeyi unutuverdi…
     Onu tam hassas noktasından yakalamışlardı. Belki bir daha bula­mayacağı bu şansı kullanmak istiyordu. Hani, kullanmakta da haklıy­dı… Hayatında ilk kez bir ceylan avına davet edilmişti ve onun için ilginç olacağını düşündüğü bu av macerasını kaçırmak istemiyordu…
     Daha öğrencilik yıllarında başlayan bu av merakı yüzünden az sı­kıntı çekmemiş, az tehlike atlatmamıştı. Bir keresinde Burdur-Yeşilova’daki Salda Gölü çevresinde karşılaştığı cesur bir yaban domu­zunun anısını hâlâ sağ eli ve sağ ayağında taşıyordu. Gerçi domuz onu yere devirdikten sonra fazla üstelememiş ve yanından uzaklaş­mayı tercih etmişti ama giderken de “Beni hatırlarsın,” diyerek, iki di­şinin izini anı olarak bırakmıştı!
     Domuzlar da onu çok seviyordu hani! Askerlik döneminde İzmir-Narlıdere’de birliğindeyken, gece nöbeti sırasında ufak bir domuz sürüsü yanına kadar sokulmuştu. Silah atamazdı ama süngü takabilirdi… Acele ile taktığı süngüyü etrafında dolaşan küçük bir domuza doğru savurmuş, ancak süngü, herhalde iyi oturmadığından olacak, yerinden kurtulup domuza saplanıp kalmıştı. Canı yanan domuz da kaçıp gitmişti!
     Bu yüzden onu terhis etmek istememişlerdi! Süngüyü bulup tes­lim etmesi gerektiğinden, özel izinle günlerce dağ-bayır domuz ara­mıştı. Onun bu macerasını duymayan kalmamıştı… Neyse ki, çevrede­ki köylüler domuzu bulup vurmuşlar ve iki hafta geç de olsa, terhis olmasını sağlamışlardı…
     Bir başka seferinde ise Konya-llgın’daki Çavuşçu Gölü’nde yay­garacı bir karatavuk yüzünden batağa saplanmıştı. Tam iki buçuk saat sonra, halat atarak zor kurtarmışlardı… Saz ve kamış öbekleri arasın­dan zorlukla kıyıya çıkartıldığında, üzerinden tam otuz sekiz sülük çık­mıştı! Sigara bastırarak tek tek koparılan sülüklerin yapıştıkları yerler yara olmuş ve uzun süre kapanmamıştı…
     Sonra, bir süre avcılığı bırakmıştı. Gerçi birkaç kez balığa falan gitmişti ama onlar önemsiz ve sıradan olaylardandı. Bütün bu av ma­ceraları, defterinde bir bir kayıtlıydı…
     İşte, hafta sonu da bir çırpıda gelmişti. Şimdi hazırlıklarını tamamlamış, yola çıkacakları anı bekliyordu. İçinde, bu avın diğerlerine göre değişik ve heyecanlı olacağına ilişkin bir his vardı…
     Uçsuz bucaksız gibi görünen geniş Harran ovasının sınıra yakın olan kurak, çıplak ve hafif engebeli arazisinde sürüler halinde ceylanın var olduğunu biliyor; ancak türkülere bile konu olmuş bu zarif ve narin hayvanların hangi köşe bucakta saklı olduklarını tahmin edemiyordu.
     Bölgede kaçakçılık dahil, yük ve yolcu taşımacılığı olmak üzere her işte kullanılan jeeplerden bir tanesi, bu iş için ayarlanmıştı. Aracın bezden olan üst tentesi kaldırılmış, ön camekânı motorun üzerine doğ­ru yatırılmış ve sağ yan tarafına çok kuvvetli bir projektör takılmıştı. Ceylan avına gece çıkacakları için, projektörün farlardan daha çok işlerine yarayacağını söylemişlerdi.
     Araçta sürücü ve rehber dahil beş kişiydiler. İkisi bölgenin kurdu olmuş, anasının gözü insanlardı. Kendini öteki iki arkadaşından daha tecrübeli(!) olarak görüyordu ama jeep ile ilk kez ceylan avına çıkıyor­du. Bu yüzden de onlardan daha fazla heyecanlanıyor ve işin sonunu, onlardan daha çok merak ediyordu. Çünkü defterdeki eski macerala­rının arasında onu onurlandıran herhangi bir kayıt henüz yoktu!
     Her avcının yaptığı gibi, “Haydi bakalım… Rasgele,” deyip yola çıkmışlardı. Bir süre sonra karayolundan ayrılıp önce toprak bir yola, daha sonra da yolu olmayan düz ve kıraç bir araziye saptılar. Artık, arızalı bir arazi üzerinde, farları söndürülmüş olarak yol alıyorlardı…
     Ağızlarına kilit vurulmuş gibi hiçbirinden çıt çıkmıyordu. Açıkta olduklarından, gecenin ayazı içlerine işliyordu. Aracın tekdüze gürültü­sünden başka hiçbir ses duyulmuyor, bu sessizlik, tüfekleri ellerinde hazır bekleyen avcıları daha da heyecanlandırıyordu…
Ön tarafta oturan rehberin komutlarıyla bir sağa, bir sola doğru manevra yapan sürücünün, zifiri karanlıkta gideceği yönü nasıl olup da gördüğünü anlamak mümkün değildi. Arazi vitesine takılı olan jeepin gücü karşısında, öyle ufak tefek taşların, küçük hendeklerin, bit­ki topaklarının veya toprak kümelerinin bir engel oluşturmadığı açıkça belli oluyordu.
Rehberin ara sıra yakıp söndürdüğü projektörün ise ne işe yara­dığını henüz anlamış değildi. Aynı işi, pekâlâ jeepin farları da görebilir diye düşünüyor ve ona, bunun faydasını sormaya hazırlanıyordu ki, birden adamın;
     “Aha babo! Onimizdeler!” sesiyle irkildi…
     Bu tespite sürücü de katılarak;
     “He vallahi billahi” demiş ve aracı tam gaz harekete geçirmişti.
     Öyle de, kendisi niye hâlâ bir şey göremiyordu? Bütün dikkatini toplayarak baktığı halde, bakışları karanlığı delip geçemiyor, son hızla peşlerine düştükleri ceylan sürüsünü bir türlü seçemiyordu…
     “Sola dönirler… Gördin mi?”
     “He ya… Yamaca doğru…”
     Ne solu… Ne yamacı? O, tüfek elde karanlık boşluğa doğru bakarken, bir sürü ceylanın, kendileriyle dalga geçercesine bir sağa bir sola saptıklarını düşünüyor, gözleriyle dört bir tarafı tarıyor, yine de ceylanlardan bir tekini dahi göremiyordu…
     Şimdi ise biraz önce yavaşlayarak çıktıkları bir yamacı, yıldırım gibi aşağıya inmeye başlamışlardı. Hani bu inişte, araç sürücüsünün ceylanlardan aşağı kalır bir yanı yoktu! Hafif yamacı son süratle ini­yor, jeepin içinde ayakta durmalarına bile fırsat tanımıyordu. Nişan almakmış… Ateş etmekmiş… Nerde? Sıkı sıkıya tutunmaktan başka bir iş yaptıkları yoktu ve böyle bir gidişe daha fazla dayanabilecek­lerine de ihtimal veremiyordu.
İçi dışına çıkmış, midesi allak bullak olmuştu. Tutunduğu yerden elini bıraktığı anda, dışarıya fırlama riski giderek artıyordu…
     “Gördin mi… He… Gördin mi?”
     Rehber bu kez ona dönerek seslenmişti. Dikkatli bir şekilde karanlığa doğru baktığında, sanki havada hızla uçuşup yer değiştiren bir sürü ateşböceğini seçer gibi oldu. İşte o zaman kafasına dank etti! Bunlar, ceylanların karanlıkta parıldayan gözlerinden başka bir şey de­ğildi! O ise kendini, şimdiye kadar boşu boşuna onların vücutlarını görmek için zorlayıp durmuştu…
Hemen eliyle işaret ederek, arkadaşlarının da dikkatini çekti. Biri gördüğünü söyledi, diğeri ise bomboş gözlerle “Hani nerede… Ne ta­rafta?” deyip durdu. Artık onları rahatlıkla izleyebiliyordu. Ancak, ara­cın sarsıntısından ateş etmeleri mümkün değildi… Sonunda iki kişinin üst üste yaptıkları dört atışla, gökyüzündeki iki yıldızı vurmuşlar ve birini de ıskalamışlardı, ama ceylanlardan birini de sağrısından yaralamayı başarmışlardı.
Yaralı hayvan bir süre daha kaçmaya çalışmışsa da daha fazla dayanamamış, olduğu yere çöküvermişti. Yanına geldiklerinde ise son nefesini vermek üzere olduğunu anlamışlardı. Bu sırada ceylan sürüsü de fırsattan istifade hızla kayıplara karış­mıştı. Zaten artık onlar için gerekli de değillerdi!
     Arkadaşları ne durumdaydı bilemiyordu ama kendisinde, peşleri­ne yeni baştan düşecek takat kalmamıştı… Kolu-bacağı, kıçı-başı sı­zım sızım sızlamaya başlamış ve jeepin tente demirlerine sürekli çarp­maktan, vücudunun her tarafı çürük içinde kalmıştı. Sert zemin üzerin­de zıplayıp durmaktan da kuyruk sokumunun birkaç kemiğinin kırıldı­ğını kuvvetle tahmin ediyordu.
     Ceylanın derisine sahip çıkan arkadaşı, onu “Debbaghane”de debbaglatıp, uzun süre salon halısının bir köşesinde kullanma fırsatını bulmuş ise de her zamanki talihsizliği burada da yakasını bırakmamış ve kendi payına düşen o güzel başını, bir zaman sonra kurtlandığı için atmak zorunda kalmıştı.
     Ertesi gün işe gelirken, bir taraftan geçirdiği müthiş ve heyecanlı geceyi düşünüyor, bir taraftan da ağrıyan ve sızlayan yerlerini ovuyor­du. Harpten çıkmış gibiydi!
Masasına oturdu… Kendini zorlayarak defterine uzandı ve ne ya­zacağını düşünmeye başladı. Aklına hiç iyi bir şey gelmiyordu. So­nunda defteri kapadı ve arkasına yaslandı…
     Uzun bir süre;
     “Yahu kardeşim, ne işin var senin ceylan avında? Güzel güzel evinde oturup dinlensen ya! Jeep tepesinde dağ-bayır hayvan kova­la… Olacak iş değil canım! Bak, Ankara’ya tayinin çıkma olasılığı var… Böyle aksak-topal oralara gidersen hiç olur mu? Yamuk yumuk adamı ne yapsınlar?” diye söylendi durdu…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz