ORTALIĞI DAĞITMAYIN!..

O

     “Siz hiçbir köy aramasına katıldınız mı? Katılmadınız… Nerden katılacaksınız ki? Bu işi en güzel, zamanımızda askerler yapardı, hem de uzmanlara dudak uçurtacak güzellikte! Bir köye güney yönünden girdiler mi, kuzeyden çıkarlardı. Köylü ise, arkalarından bakakalır, bir haftada ancak dağınıklığı toplardı!..”
     Devlet hastanesinin insan, ilaç ve yemek kokularıyla karışık hava­sını soluyarak uzun koridor boyunca yürüdüm. Sonra sağa saptım ve merdivenlerden bir üst kata tırmandım. Biraz arandıktan sonra, gide­ceğim odayı buldum ve kapıyı tıklatıp içeri girdim.
     Odada kimse yoktu. Tekrar dışarıya çıkmayı düşünüyordum ki, arkamdan;
     “Geldim… Geldim,” diyen doktorun sesini duydum.
     Gelen, hastanenin iç hastalıkları uzmanıydı. Sevimli ve güler yüz­lü biriydi. Daha yeni tayin olmuştu. Bizim hanımın son günlerde sık sık ateşlenmesiyle ilgili birkaç sorum olacaktı.
    Konuşmamız sırasında, doktorun, yeni geldiği şehri ve insanlarını yadırgamadığını fark ettim. Merakımı gidermek için sorduğumda;
     “Ben, yedek subaylığımı burada yaptım. Tesadüf, tayinim de buraya çıktı,” yanıtını verdi.
     Doktor, tabip asteğmen olarak gerçi pek uzun süre kalmamıştı, ama buraları tanımak için öyle yıllar boyu oturmak da gerekmiyordu!
     “Umarım, hoş bir askerlik dönemi geçirmişsinizdir?” diye sordum.
     “Öyle oldu… Diğer arkadaşlara göre biz daha rahattık, işimiz belli gücümüz belli! Karargâh görevi işte!”
     “Peki, hiç araziye çıkmadınız mı?”
     “Çıkmaz olur muyuz, çıktık tabii! Aman Allah’ım, ne günlerdi on­lar?”
     Doktor sanki üç-beş yıl geriye dönmüş gibiydi. Hafızasını topla­maya çalışarak ellerini başına götürdü, saçlarını önden arkaya şöyle bir düzeltti ve anlatmaya başladı:
     “… Komutanım, bizim ne işimiz var bu köy aramalarında? Birkaç tane sıhhiye eri ve başlarına bir de sağlık astsubayı alın yeter, diye ısrarla söyledim ama dinletemedim.
     Öyle ya, her baskına gidilecek veya her aramada mutlaka bulunu­lacak diye bir kural mı vardı? Belki önemli sayılabilecek bir-ikisinde bulunmak mantıklı olabilirdi, ama böyle de olmuyordu ki…
     Komutan, takviye edilecek bir birliğin, gece yarısından sonra ya­pacağı bir köy aramasına bizim de katılmamızı istiyordu.
     Biz zaten iki kişiydik. Aslında bir arkadaşımız daha vardı ama terhisine bir hafta kadar kaldığı için anlayışlı davranıyor, arkadaşa pek ilişmiyordu.
     ‘Bir süre önce alınan bir ihbar, PKK militanlarının bu köyde saklandığı ve yine bu köyde bol miktarda silah ve mühimmat bulunduğu şeklinde… Gidecek birlik biraz büyük olacak… Onun için siz ikiniz de geleceksiniz… Malzemenizi ve ekibinizi hazırlayın ve araçta hazır bek­leyin!’
     Eee… Komutan böyle dedikten sonra ne yapılabilir ki? Emir, de­miri keser, dememişler mi? Çaresiz, biz de gereken hazırlıkları yap­tıktan sonra beklemeye başladık.
     Çok geçmemiş, bizim küçük sağlık ordusu(!), birliğin en arkasında olmak üzere yola çıkmıştık. Birlik, ileride bir yerlerde, görevi üstlenen esas birlik ile buluştu. Bu birliğin başındaki rütbelilerin bir kısmı bizi şahsen tanıyorlardı, ama tanımayanlar çoğunluktaydı. Merak dolu ba­kışlar arasında onlar da tanımış oldular…
     Vakit geldiğinde, tekrar araçlara binerek hareket etmiştik. Uzun bir araç konvoyu oluşturulmuştu. Sayısını tam olarak bilemiyorum, ama birlikte herhalde yüz yirmi kişi kadar vardı. Gideceğimiz yer ise, şehirden elli-elli beş kilometre uzaktaydı. Karayolundan ayrılan kısa bir toprak yol, bizi köy yakınına kadar götürecekti.
     Yol ayrımına gelindiğinde, birliğin bir kısmı araçlardan indi ve as­kerler, belirlenen planı uygulayarak taşlık araziye gruplar halinde, hızlı ve sessiz bir şekilde yayıldılar.
     Ortalığa derin bir sessizlik hâkimdi. Nereden geldiklerini göreme­diğimiz yarasa tipli küçük gece kuşlarının çıkardığı kanat seslerinden başka insanı etkileyen tek şey karanlıktı! Daha sonra, verilen işaret üzerine, birdenbire bütün araçlar çalıştırıldı ve büyük bir hızla toprak yolu aşarak köyün etrafında çeşitli yerlerde mevzilendiler. Her bir ara­cın kuvvetli farları bir evi, bir bahçeyi veya bir köşeyi aydınlatıyordu…
     Araçlardan inen askerler harekete geçmiş, bu sırada köy de ayak­lanmıştı. Haykırışlar, bağırışlar, köpek havlamaları, birden yükseldi, daha sonra giderek zayıfladı. Bütün köy halkı, ufak bir alanda top­landı. İhtiyarlar, kadınlar, kadınların veya küçük kız çocuklarının ku­caklarında, çula-çaputa sarılmış hâlâ salya-sümük ağlayan bebeler!
     Biz bütün bu olanları, ambulans aracımızın içinden seyrediyor­duk. Herhangi bir silah atılmamış, hiçbir direniş olmamıştı… Demek ki köy şu anda boştu… Ya boşaltılmış ya da yanlış ihbar yapılmıştı! Bu gibi durumlara sık sık rastlandığı, hangi ihbarın gerçek, hangisinin sahte olduğunu anlamanın öyle kolay olmadığı söyleniyordu…
     Askerin ve emniyet güçlerinin hareketlerini izleyen öyle gözler, onların konuşmalarını dinleyen öyle kulaklar vardı ki, ihbar doğru bile olsa olay yerine varana kadar her şey bitmiş oluyor ve böylelikle, ya­pılan bütün planlar boşa gidiyordu…
     Arkadaşıma;
     ‘Mademki geldik, ben biraz dışarı çıkacağım. Ortalık sakin gö­rünüyor, bize pek iş düşmeyecek galiba,’ dedim.
     Arkadaşım araçta oturmaya dünden hazırdı. O kaldı, ben dışarı çıktım. Gözüme kestirdiğim bir eve doğru yöneldim. Amacım sadece, ilk kez yöreye has bir köy evinin içini görmekti.
     Askerler, paylarına düşen evleri çoktan aramaya başlamışlardı bile! Silah ve mühimmat arıyorlardı! Benim girdiğim ev, iki gözlü, küçük ve basık bir evdi. Bir gözünü kendileri için kullanıyorlar, diğe­rinde ise dört koyunu barındırıyorlardı. Çakal tipli bir köpek de eşik üzerinde yatıyordu.
     İki askerin evi aramaları görülecek gibiydi doğrusu! Bütün yatak, döşek, yorgan, yastık, ne varsa havalarda uçuyor, biri yere kon­duğu anda, bu kez sıra bir ötekine geliyordu. Silahlar bunların ara­sında yoktu…
     Dayanamayıp;
     ‘Ortalığı dağıtmayın oğlum,’ diye seslendim.
     ‘Emredersiniz, komutanım!’
     Odanın içi bir anda savaş alanına dönmüştü. Şimdi ise sıra herhalde mutfak olarak kullandıkları küçük köşedeydi ki, çok geçme­den buğday çuvalı yere dökülmüş, su küpü devrilmiş, un çuvalı delik deşik olmuştu… Yerde yuvarlanan iki kara tencere, boşu boşuna ka­paklarını arayıp duruyorlardı…
     ‘Oğlum dikkat edin, ortalığı dağıtmayın,’ diyerek, yeniden seslendim.
     ‘Emredersiniz komutanım!’
     Sırada, kuzine tipli eski soba vardı! Odanın içi birdenbire kapkara bir tozla doluverdi… Soba yanlışlıkla(!) devrilmiş olacaktı.
     Artık kızmaya başlıyordum;
     ‘Lan oğlum, ortalığı dağıtmayın demedim mi size?
     ‘Emredersiniz komutanım!’
     Sobanın içinden de bir şey çıkmamıştı, öbür göze geçildi. Ko­yunlar birer tekmeyle dışarı atıldı. Yem olarak konulmuş ot yığınları darmadağın edildi, yemlikler devrildi! Yok… Yok! Yahu neredeydi bu silahlar?
     Dışarı çıktım. Dayanamayıp, kapıdaki köpeğin yal teknesine bir tekme de ben vurdum. Baktım, silahlar onun altında da yoktu!
     Diğer bütün evlerde de aynı olaylar yaşanıyor ancak bir sonuç elde edilecek gibi görünmüyordu. Köye atom bombası atılmış gibiy­di! İnsanlar seslerini kesmişlerdi.
     Kendi kendime;
     ‘Herhalde, ortalığı nasıl toplayacaklarını düşünüyorlardır,’ diye söylendim.
     Arama yapmanın da yasal kuralları vardı. Hani duyuyor, okuyorduk! Hadi bu kurallar, var olan şartlarda zorunlu olarak çiğneni­yor. Ama bir usul var, edep var değil mi? Topa tutulsalardı, adamlar inanın bu kadar perişan olmazlardı!
     O sırada arkamdan, içeriden çıkan bir askerin sert haykırışını duydum;
     ‘Ev temiz komutanım!’
     Bak sen, neler de biliyorlardı. Ne yapayım, ben de hemen cevabı yapıştırdım:
     ‘Anlaşıldı, araç başına!’
     Koşar adım yanımdan uzaklaştılar. Görevlerini eksiksiz yapmanın mutluluğu gözlerinden okunuyordu… Yarın, belki başka bir yerde, baş­ka bir köyde olacaklardı… Baktım, araçlara binen bütün askerlerin yü­zünde hep aynı mutlu ifade vardı!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz