NE OLUR… NE OLMAZ!..

     “Köy araması kadar, üst araması da mühimdi. Aranacak kişiler sıraya dizilir, yoklama yöntemiyle birer birer üstleri aranırdı. Dikkat ederdim de, askerler yöresel kıyafet giyen, beyaz uzun entarili erkekleri aramaktan çekinirlerdi. Komutanlarının ‘Donlarına varıncaya kadar arayın!” emrine karşı gelmemek için el atanlar da olurdu ama hemen ellerini çekerlerdi. Zavallı Mehmetçikler; onlara kimse don giymediklerini söylemez, ancak dokunma sınama yoluyla gerçeği öğrenirlerdi!..”

     Doktorun sözünü bitirmesinden sonra;
     “İlginç bir olay, güzel bir örnek,” dedim. “Bu tip aramalarda, eğer varsa silahların evlerde saklanmış olabileceğini pek tahmin edemiyo­rum doğrusu.”
     “Doğru söylüyorsunuz… Ben de olsam, evin içine silah saklamayı tercih etmem! Ancak, sonuç değişmiyor…”
     “Siz o gün bulamamışsınız! Mutlaka bir yerlerdedir, toprağa gö­mecek halleri yok ya?”
     “Yanılıyorsunuz! Toprağa da gömerler… Aklınıza gelmeyecek her yere saklarlar! Bakın size yine başımdan geçen bir olayı anlata­yım;
     Vaktin birinde, biz o zamanlar henüz yeni gelmişiz, sağı solu bil­miyoruz… Bu kez, Suriye sınırına yakın bir yerde yerleşik bir aşiretin yaşadığı köyde, yine silah araması yapılıyor. Köy tamamen aranmış, fakat hiçbir şey bulunamamış. Köyün erkekleri hep bir ağızdan ye­minler ederek;
     ‘Yokdir komitan. Vallah billah silah yokdir,’ diye ısrarla bağrışıyorlar.
     Askerin başında bir üsteğmen bulunuyor. Biliyor ki bu köyde silah var ve silahları bulmadan da gitmek istemiyor. Önce yumuşak, babacan dav­ranıyor, olmuyor, sonra sertleşiyor, yine olmuyor. Duyduğu hep;
     ‘Yokdir komitan, silah yokdir,’ sözü…
     Yine de, köylülerin arasında bir tedirginlik havasının hâkim olduğunun farkında… Karşısındaki adamların gözlerinin derinliklerine bakı­yor… O gözlerde, yanıp sönen bir şeyler, bir işaret, bir ipucu arıyor. Bakıyor ki gözler, fırsatını buldukça kayıyor ve az ötedeki kuyularda odaklanıyor…
     Üsteğmen o zaman soruyor;
     ‘Onbaşı, su kuyularına bakıldı mı?’
     Hayır… Oralara hiç bakılmamış! Zaten köyde, topu topu iki su kuyusu var. Üstleri, tahta ve tenekelerle kapatılmış ve rüzgârdan uç­masınlar diye de üzerlerine ağır taşlar konulmuş…
     Hemen iki asker aşağıya indiriliyor ve kuyunun yan duvarlarında, toprak içine açılmış uzun kovuklarda, tam yedi tane uzun namlulu si­lah, yüze yakın dolu şarjör ve dört de tabanca bulunuyor.
     Silahlar nemden zarar görmesin diye, çok iyi sarıp sarmalanmış ve yağlı torbalar arasında özenle saklanmış… Başka çaresi yok!
     Üsteğmenin sinirine de diyecek yok! Bu kez iyice sertleşip bağır­maya başlıyor;
     ‘Ulan, iki saattir dil döküyoruz, şu silahları iyilikle getirin diye! Ye­min billah inkâr ediyorsunuz… Nerelerde neler saklamışsınızdır kimbilir? Sizin donunuzda bile silah vardır be! Donunuzda!’
     Erlerin başında olan onbaşı, ipucu almış gibi hemen atılarak;
     ‘Üstlerini de arayalım mı komutanım?’ diye heyecanla soruyor…
     Emir anlaşıldı ya, askerler hemen aramaya ve yoklamaya başlı­yorlar. Ancak, vatandaşın eteğini kaldıran, gözleri faltaşı gibi açılmış olarak ayağa fırlıyor!
     Üsteğmen, bir şeylerin döndüğünü seziyor;
     ‘Neler oluyor! Onbaşı?’ diye bağırıyor.
     ‘Ne olacak komutanım! Bunların hiçbirinin donu yok ki… Bütün her yerleri açıkta!’
     İşte o günden beri, bana muayene için gelen mahalli kıyafetli bi­rini muayene ederken dikkatli davranır ve hele hele, eteğinin altına fa­lan öyle paldır küldür elimi uzatmam. Ne olur ne olmaz, değil mi?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir