PAŞA… PAŞA!

P

     “Hani yıllar yılı aktarılan bir fıkra vardır; fıkranın sonunda, babası oğluna ‘Vezir olmuşsun ama adam olmamışsın!’ der ya… İşte aynen öyle. Bazı insanlar hangi konumda bulunurlarsa bulunsunlar, henüz adam olmamış sınıfına girerler. Daha fazla söze gerek yok, okuyun anlarsınız!..”


     Güneydoğu’nun sıkıntıları günden güne artıyor ve bu sıkıntılı yaşam, gerek iş hayatında olsun, gerek sosyal yaşamda olsun, kendisini giderek daha kuvvetli şekilde hissettiriyordu. Gerçi bölgeyi tam manasıyla tanıdığımızı söyleyemezdik ve henüz işin başındaydık ama yine de mevcut olumsuzluklardan etkilenmemek elimizden gelmiyordu…
     Ankara’dan veya diğer büyük şehirlerden şu veya bu nedenle tek bir kişinin gelmesi bile, sürekli nefes aldığımız bu havayı değiştiriyor ve bir iki günlüğüne bile olsa, canlanmamızı, yeni bir güç ve yeni bir enerji ile yüklenmemizi sağlıyordu. Bu gibi temasların motivasyonumuzu arttırdığı yadsınamaz bir gerçekti…
     İşte, Müsteşar Yardımcımız Recep Ergun Paşa’nın Bölge Daire Başkanlığı’na geleceği ve bir brifing alacağı haberi de, üzerimizde aynı etkiyi yapmış ve bizim birden hareketlenmemizi sağlamıştı. Kurye vaziyetini falan ayarlayarak, onun geleceği gün ve saatte başkanlıkta bulunmak üzere yola çıktık.
     Ergun Paşa’nın daha önceki yıllarda da teşkilâtta çalıştığını duymuştum. Şimdi de, kendisine müsteşar yardımcılığı görevi verilmişti. Bugüne kadar hakkındaki duyumlarımız ne yazık ki pek iyi şeyler değildi ama şu anda önemli olan da o değildi!..
     Teşkilâtın en yüksek kademesinden biri gelecek ve bizim gibi ön cephede çalışan insanların yaşantılarına farklı bir renk katacaktı…
     Başkanlığın küçük brifing salonunda otuz kadar kişi oturuyordu. Bir o kadar kişi de ayakta, kendisine dikilecek bir yer bulmaya uğraşıyordu.
     İçeri girdiği sırada herkes ayağa kalktı. Kısa boyluydu. Artık deforme olmaya başlamış bir vücut, omuzlarına iyice gömülmüş olan başı taşımaya çalışıyordu. Doğrusu yüzünde sevecenlikten, babacanlıktan, sempatiklikten en ufak bir kırıntı bile yoktu. Mevcut olan; sadece çatık kaşlar ve sert bir yüz ifadesiydi… O kadar!
     Hâlbuki bir süre önce gelen ve bizim bölge müdürlüğüne de uğrayan Hiram Hoca* öyle miydi ya? Elinden düşürmediği piposu, kendine has tavırları, gülümseyen gözleriyle çok farklı bir insan olduğunu göstermiş ve bu arada, müsait bir arazide, iki toplu tabancası ile ufak bir atış gösterisi yapmaktan ve ayaküstü de olsa Suriye istihbarat örgütleri Askerî Muhaberat ile Emn el-Devlâ hakkında çok önemli bilgileri aktarmaktan geri kalmamıştı. Aktardığı bilgiler genellikle tavsiye niteliğindeydi.
     Başkan yardımcımızın kısa bir giriş konuşmasının ardından, şube müdürleri kendi konularıyla ilgili olarak on dakikayı geçmeyen konuşmalar hazırlamışlar ve sırasıyla sunmaya başlamışlardı. Bu tarz brifing, her devlet kurumunda uygulanan olağan bilgi sunma şekillerinden biriydi ve açık olarak yapılıyordu.
     Konuşma esnasında, Recep Paşa da kısa kısa notlar alıyor ve arz edilen konularla ne kadar ilgilendiğini açıkça belli ediyordu. O ana kadar olağanüstü bir şey olmamış, her şey normal plan dâhilinde cereyan etmişti…
     Bu sırada, son olarak kürsüde konuşmakta olan müdür, sözlerini toparlayarak bitiş cümlelerini şu şekilde noktalamaya çalışıyordu:
     “… arz etmiş olduğumuz raporların ve belgelerin ışığında; illegal geçişlerin yoğunlaştığı, ayrıca kaçakçılık faaliyetlerinin de aynı bölgede toplandığı ve giderek artma eğilimi gösterdiği gözlenen … filan filan yerdeki jandarma tabur komutanlığını yaklaşık bir senedir deruhte etmekte olan yüzbaşının, başka bir göreve alınmasında fayda mülahaza edilmektedir. Arz ederim!”
     Bize göre güzel bir konu ve güzel bir sunuş olmuştu. Şahıs hakkında öyle ağır bir suçlama da sayılmazdı… Sınır bölgelerinde böyle durumlara sık sık rastlanırdı. Geri plandaki şehirlerde çalışanlar; hele hele merkezdekiler sınır havasının, insan bedenini nasıl tükettiğini, ruhen nasıl çökerttiğini pek bilmezlerdi…
     Ancak Recep Paşa aniden, kendisinden hiç beklenilmeyen yüksek bir sesle;
     “Söylediklerinizin doğru olduğundan emin misiniz? Kapalı olarak da olsa, siz bir ordu mensubunu suçluyorsunuz” diye bağırdı.
     Salondaki bütün sesler birdenbire kesildi. Çıt çıkmıyor, herkes şube müdürünün ne cevap vereceğini merakla bekliyordu.
     “Güvenilir şahıslardan elde edilen ve muhtelif kaynaklardan teyit ettirilen bilgi ve belgelere göre…”
     “Kes sesini! Bilgilermiş… Belgelermiş!..”
     “Ama efendim… Konu hakkında İl Jandarma Alay ve Jandarma Bölge Komutanlıkları’nca elde edilen istihbarat da aynı mahiyette…”
     “Daha konuşuyor… Sus! Topunuzu bir yüzbaşıya değişmem!”
     Aman Allah’ım! Hizmet etmekle yükümlü ve sorumlu bulunduğu bir teşkilâtta, müsteşar yardımcılığı gibi çok önemli bir makama oturtulan koskoca bir paşanın ağzından çıkan bu talihsiz sözler, salonda birdenbire buz gibi bir havanın esmesine sebep oldu.
     Başkan yardımcısın ufak bir göz işaretiyle kürsüden inen müdür, kıpkırmızı bir suratla yerine oturdu. Ancak salondan yavaş yavaş yükselmeye başlayan seslere mani olacak kimse yoktu. Olamazdı da!
     “Ne olursa olsun kardeşim!”
     “Adama bak… Hepimize hakaret etti yahu!”
     “Rütbesiyle konuşuyor… Paşaysa paşa!”
     Recep Ergun Paşa’nın “Topunuzu bir yüzbaşıya değişmem,” sözü ile suçladığı, karaladığı kuruluş; yarım yüzyılı aşmış şerefli tarihî geçmişinde birçok yurtiçi ve yurtdışı başarılara imza atmış, sırf devlete ve millete hizmet için yüzlerce şehit vermiş milli bir kuruluştu. Açıkça hakaret ettiği kişiler ise bu kuruluşun en olumsuz koşullarda canla başla çalışan mensuplarıydı. Yok yok, paşa ayıp etmişti!..
     Onun gerek şahsına, gerekse makamına hiç yakışmayan gereksiz bir cümle ile tanımladığı bu insanların arasında, elbette ki kapasite itibarıyla onu kat kat aşacak ve gerektiğinde masaya yumruğunu vuracak değerde yürekli insanlar da vardı.
     Başkan yardımcımız ayağa kalktı ve sert bir ifadeyle selam verdikten ve brifingin sona erdiğini bildirdikten sonra, kapıdan çıkıp gitti. Kısa sürede salonun yüzde yetmişi, onun arkasından toplantıyı terk ettiler.
     Onun bu sözleri resmen Ankara’ya iletildi mi bilmiyorum ama gayriresmî olarak herkesin merkezde ulaşabileceği birileri vardı ve ulaştılar da!
     Recep Ergun sözde “… heyecanlı biriydi! Sözlerimi yanlış anladı.” falan demiş. Günahı, söyleyenlerin boynuna…
     Sonra neler mi oldu? Aslında haber üreten, haber üretmeyi seven ve bunu meslek edinen kişiler olmamıza rağmen pek üstünde durulmadı. Bir yüzbaşı değerinde olmayan kişiler olayı, kafasının karışıklığına, işlerinin yoğunluğuna ve yol yorgunluğuna verdiler ve her zamanki terbiyeleri gereği, saygıda kusur etmediler!
     Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üniformasını kırk yıl üzerinde taşımış olan rahmetli babam;
     “Kim olursa olsun, insanlar iyi şeylerle anılmalıdır,” der dururdu. Recep Paşa da, günü geldiğinde -Allah rahmet eylesin!- bu dünyadan göçtü gitti. Hani şimdi, bir ölünün arkasından konuşmak gibi oluyor ama ilk defa o gün tanımak şerefine nail olduğum bu paşanın, doğrusunu söylemek gerekirse, böyle bir cümleyi nasıl olup da kullandığına hayret etmiştim.
     Her neyse, onu tanıyan zaten tanıyordu. Benim gibi tanımayanlar da, böylelikle tanımış oldu!
     Önce, raporda konu edilen yüzbaşı başka bir göreve alındı, sonra o ayrıldı ve çok geçmeden de Ankara’ya sıkıyönetim komutanı oldu.
     Bu sırada neler yaptığını çok merak edenler, rahmetli Uğur Mumcu’nun “12 Eylül Adaleti” isimli kitabını alıp okuyabilirler…
     Recep Ergun Paşa çok uğraştı, çok çabaladı ama hiçbir zaman birinci adam olamadı. Emekliye ayrıldıktan sonra Kayserili vatandaşlarını temsilen geldiği Büyük Millet Meclisi’nin fazla kabarık olmayan tahta sıraları arasında -ki o zamanlar şimdiki milyarlık yumuşak, her kalıba uygun, modern koltuklar henüz mevcut değildi- sesi soluğu çıkmadan kaybolup gitti…
     Hani aradan çok uzun bir zaman geçmesine rağmen, arkasından yine de insanın;
     “Paşa… Paşa!.. Yakıştı mı hiç sana?” diye haykırası geliyor. Böyle gerekli bir haykırış için bizim gibi yaşamı stresle dolu insanların fazla beklememesi lazım. Her neyse, söyledim de birden nasıl rahatlayıverdim bilemezsiniz.
     Bakın, genç yaşta emekli olmak durumunda kalan ve memleketine veya ailesine bir süre daha hizmet etmek amacıyla, sırf elinde bir mesleği olduğu için birtakım işlere girmek isteyen ordu mensuplarına bir diyeceğim yok. Adam pilot… Veya teknisyen… Veyahut hukukçu… Doktor… Çalışsınlar. Çalışacaklar tabi!
     Ancak salt “askerlik”ten başka mesleği olmayan Ergun Paşa benzeri kişilerin, devlete bunca sene hizmet ettikten ve Silahlı Kuvvetler gibi ülkemizde çok çok önemli bir görevi üstlenmiş olan seçkin bir grubun fikir ve düşüncelerini yıllar boyu özümsedikten sonra, hepimizin bildiği olumsuzlukların baş mimarı olan kıvrak politikacılarla birlikte aynı sıralarda oturmaları, nedense bana pek doğru bir davranış olarak gelmiyor. Kabul edemiyorum bir türlü! Hep “Ne yapar bu adamlar? Kime ne şekilde hizmet ederler?” diye düşünüp duruyorum.
     Tabii bu benim fikrim, benim düşüncem! Aksini ileri sürüp, her şeyi göze alanlar ve hatta aralarında etekli-metekli medya şakalarına katlanıp dile düşenler bile var!
     Hay Allah! Birden içimden, bir kez daha;
     “Paşa… Paşa!.. Yakıştı mı hiç sana?” diye bağırmak geldi. Anlarsınız ya, malûm stresten. Rahatlamak için yani… Ohhh!..

*Alçakça şehit edilen Hiram Abas Hoca’yı burada rahmet ve saygıyla anmak istiyorum.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz