PEMBE PERİ KIZLARI

P

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yüzlerce yıl önce uzak ülkelerin birinde bir kral varmış. Bu kral evlenmek istiyormuş ama öyle rastgele bir kızla değil… Kraliçe yapacağı kızın ayın on dördü gibi güzel olmasını istiyormuş.
     Kral önce ülkenin başkentinde oturan soylu ailelerin kızlarını, sonra yine aynı kentte yaşayan diğer kızları teker teker görüp ne derece güzel olduklarını araştırmış. Ne yazık ki, kraliçe yapmaya değer güzellikte bir kız bulamamış.
     Kral istemiş olsa, bulabildiği en güzel kızla evlenebilirmiş ama ayın on dördü kadar güzel bir kız buluncaya kadar beklemeyi daha uygun görmüş. Çok güvendiği uşaklarından birini çağırarak ona;
     “Ayağına demir çarık giy, eline demir baston al, torbana hazinemden altın doldur,” demiş. “Demir çarık delininceye, demir baston kırılıncaya ve torbandaki altınlar bitinceye kadar tüm ülkemi dolaş… Ay’dan güzel, Güneş’ten parlak bir kız ara. Bulduğunda hemen alıp bana getir.”
     Zavallı uşak, kralın kendisine ne kadar zor bir görev verdiğini o zaman anlamış. Anlamış ama ne yapsın? Emir emir, demir de demir… Hemen eğilip selam vererek;
     “Baş üstüne,” demiş ve onun yanından ayrılmış.
     Uşak ayağına demirden bir çarık giymiş, eline demirden bir baston almış; torbasına da kralın hazinesinden altın doldurmuş ve hemen yola çıkmış.
     Kralın istediği güzellikte bir kızın ancak rastlantılar sonucu karşısına çıkabileceğini biliyormuş. Bunu bildiği için de, koca ülkeyi karış karış dolaşmaya başlamış. Yolu üzerindeki kerpiç duvarlı, toprak damlı evleri de, çatıları bulutlara kadar yükselen mermer yapılı soylu konaklarını da arıyormuş.
     Aslında o ülkenin kızları çok güzelmiş. Kralın uşağı, çoğu sırma sarı saçlı, deniz mavisi gözlü binlerce kız görmüş. Her birini ayrı ayrı beğenmiş. Eğer evlenecek kendisi olsa, bunlardan herhangi birini alıp başkente dönermiş. Ancak kralın ne kadar inatçı bir adam olduğunu bildiği için, “Ay’dan daha güzel, Güneş’ten daha parlak” bir kız aramaya devam etmiş.
     Ne dersiniz sevgili çocuklar? Ay’dan daha güzel, Güneş’ten daha parlak bir kız bulunur mu yeryüzünde? İçinde yaşadığımız çağda, bir insanın güzelliği Ay’a ya da Güneş’e benzerliği ile anlatılamaz değil mi? Ama masalın başında söylediğimiz gibi sözünü ettiğimiz kral zamanımızdan yüzlerce yıl önce yaşıyormuş. O çağlarda da güzellik anlayışı şimdikinden çok değişikmiş.
     Her neyse… Biz tekrar masalımıza dönelim.
     Kralın uşağı, zor görevini yerine getirmek çabası içinde karış karış bütün ülkeyi dolaşırken, bir gün ayağına bir diken batmaz mı? Zavallı adamcağız acıyla yüzünü buruşturup olduğu yerde kalakalmış. Hemen bir kayanın üzerine oturup ayağının altına bakmış. Bir de ne görsün… O demir çarık delinmemiş mi?
     Uşak ancak o zaman, saraydan ayrılalı çok uzun zamanın geçmiş olduğunu anlayabilmiş. Daha demir baston kırılmadığı ve torbasındaki altınlar bitmediği için çaresiz ayağındaki dikeni çıkarmış ve yoluna devam etmiş.
     Bir gün, ıssız görünen bir dağ yamacında yürür ve gözleriyle uzak ufuklarda bir kulübe ya da bir kasaba ararken, yol kenarında küçük, harap bir ev görmüş. Çok susamış ve bir o kadar da acıkmış olduğu için hemen o küçük eve doğru yürümeye başlamış.
     Küçük ev pek de bakımsız bir yapıymış. Duvarları badanasız, çatısı onarıma muhtaç durumdaymış. Uşak evin kapısını bir iki kez tıklatmış.
     Bir süre beklediği halde kimsenin kapıyı açmadığını görünce de kapıyı yumruklamaya başlamış. O anda, kapının ortasında yer alan küçük bir kapak hafifçe aralanmış. İçeriden ince bir ses duyulmuş:
     “Kimsiniz, ne istiyorsunuz?”
     Uşak kendisini tanıtmış. Kralın adamı olduğunu, çok önemli bir görev üstlendiği için buralara kadar geldiğini, sonuçta bir bardak su istediğini anlatmış.
     Kapıdaki küçük pencerenin ardında duran ev sahibi hiç sesini çıkarmamış ama bir iki dakika sonra, o küçük pencere biraz daha aralanmış ve dışarıya bir el uzanmış. Uşak, sahibini göremediği elden su bardağını almış. Susuzluğunu giderinceye kadar hiçbir şey dikkatini çekmemiş ama bardağı tam geri vereceği zaman küçük pencereden dışarı uzanan elin ne kadar güzel olduğunu fark etmiş.
     Gerçekten de bu el, uşağın o zamana kadar görmediği güzellikte bir elmiş. Küçük, zarif, ince parmaklı, pembe tırnaklı, yumuşacık bir el…
     Yorgunluktan bitmiş uşak uzun süre gözlerini o güzel elden ayıramamış. Kendi kendine;
     “Tanrım!” diye söylenmiş. “Eli bu kadar güzel olan bir kızın kendisi de kim bilir ne kadar güzeldir. Kralımın aradığı güzel kız bu değilse ben de adam değilim… Hemen geri dönüp kendisine haber vereyim.”
     Bu şekilde düşünen uşak hızla başkente yollanmış. Artık aradığını bulduğu için öyle her gördüğü eve bakması da gerekmiyormuş. Bu nedenle kısa sürede saraya varmış. Kralın karşısına çıkıp olan biteni anlatmış.
     Güzellik konusundaki saplantısının ne kadar kesin olduğunu bildiğimiz kral, aynı zamanda kolay öfkelenen bir insanmış. Uşağın bu davranışına kızmış.
     “Neden yüzüne bakmadın?” diye bağırarak zavallıyı azarlamış. “Çabuk geri dön, elinin bu kadar güzel olduğunu söylediğin kızın yüzünü de gör. Sonra gelip sonucu bana bildir.”
     Uşak oturup biraz soluklanmaya bile fırsat bulamadan tekrar yola koyulmuş. Dere tepe aşmış, sonunda küçük evin kapısına ulaşmış. Heyecan içinde kapıyı çalmış.
      Kapı yine açılmamış. Kapıyı yumruklamaya başlamış. Neden sonra, kapının ortasındaki ufak pencere aralanmış ve yine aynı ses duyulmuş:
     “Kimsiniz, ne istiyorsunuz?”
     Uşak kim olduğunu tekrar anlatmış. Ancak bu kez sözlerine şunları da eklemiş:
     “Ben kralımın evleneceği kızı bulmakla görevlendirilmiştim. Geçen gelişimde bana su veren siz miydiniz?”
     “Hayır!” diye karşılık vermiş ses. “Ben değildim; kız kardeşimdi. Neden sordunuz?”
     “Belki de hayırlı bir niyetim vardır. Siz ikiniz, burada yalnız mı yaşıyorsunuz?”
     “Evet… İki kız kardeş yalnız yaşıyoruz.”
     “Kaç yaşındasınız?”
     Uşağın bu sorusu bir süreliğine yanıtsız kalmış. Sonra ses yeniden duyulmuş.
     “Ben yirmi yaşındayım. Kız kardeşim ise on beş.”
     “Kapıyı açar mısınız? Yüzünüzü görmek istiyorum.”
     Uşak bu dileğine de yanıt almak için bir süre beklemek zorunda kalmış. Ardından içerdeki ses yeniden duyulmuş.
     “Biz hiç kimseye kapımızı açmayız. Yüzümüzü göremezsiniz. Lütfen bizi yalnız bırakın.”
     Uşak dil döküp kapıyı açtırmak için çok uğraşmış, fakat sonuç alamamış. Güçlü kuvvetli bir adam olduğu için, istese bir omuz vurup kapıyı açabilirmiş, ama kısa süre sonra kraliçe olacağına inandığı kızı gücendirmekten çekinmiş. Çaresizlik içinde geri dönüp yeniden başkente yollanmış. Olup biteni krala anlatmış.
     Kral ne kadar öfkeli bir adam olursa olsun, gerek uşağının, gerekse genç kızların davranışlarında bir kusur bulamamış. Derhal altın tekerlekli, elmas işlemeli saltanat arabasını hazırlatmış. Arabaya dört adet sütbeyazı at koşturmuş. Bir bölük zırhlı şövalyeyi de muhafız olarak yanlarına katmış ve uşağına;
     “Bu kez sorunu halledip geleceksin,” diye emir vermiş. “İki kız kardeşten on beş yaşında olanıyla evlenmek istiyorum. Hemen gidip onu bu arabaya bindir ve sağ salim buraya getir. Kraliçem olacak kız için arabaya en güzel ipeklilerden dikilmiş elbiseler koydurdum. Haydi, durma… Biran evvel yola çık!”
     Başkentte bu olaylar olurken, ülkenin ıssız köşesindeki o küçük evde de bambaşka şeyler yaşanıyormuş.
     Meğer o evde oturanlar kimlermiş, biliyor musunuz çocuklar? Ben anlatmazsam aklınıza bile gelmeyecek kimselermiş. İki ihtiyar nine… Biri doksan, diğeri seksen yaşında iki kız kardeş. Yıllardan beri o küçük evde oturur ve yün eğirerek yaşamlarını sürdürürlermiş. İkisi de çok yaşlı olan bu kardeşlerden az daha genç olanı, çok iyi kalpli, doğru sözlü ve çok merhametli bir kadınmış. Gençliğinde de çok güzelmiş. Ama ablası aksine çok kötü kalpli, kıskanç ve insafsız bir kadınmış. Gençliğinde de çok çirkinmiş. Seksenlik kardeş, istese gençken yakışıklı ve zengin bir adamla evlenebilirmiş ama ablasının hiçbir zaman koca bulamayacağını bildiği için onu yalnız bırakmamak düşüncesiyle tüm kısmetlerini geri çevirmiş, evlenmemiş. Yaşı seksene varmış. Yüzü kırışıklarla dolmuş; kanı kurumuş. Ancak elleri, hâlâ gençliğindeki kadar güzelmiş.
     Uşağın ikinci gelişinden sonra, aklı fesat düşüncelerle dolu olan yaşlı kadın, küçük kız kardeşini krala gelin vermeye karar vermiş. Bunun için de kendi kafasına göre bir plan yapmış. Kardeşinin yüzünü adama göstermemesinin nedeni de buymuş.
     “Bir kez nikâh töreni yapıldıktan sonra artık kral kardeşimi boşayamaz. Ben de ilk fırsatta onun yanına gider, ömrümün sonuna kadar sarayda sefa sürerim,” diye düşünmüş.
     Kız kardeşine bu düşüncesinden söz edince, iyi kalpli ihtiyar kadın ağlayarak itiraz etmiş.
     “Hile, fesat ve sahtekârlıkla hiçbir şey kazanılmaz. Ne olursun ablacığım… Şuracıkta, kendi küçük evimizde kalıp Tanrı’nın bizi yanına çağıracağı günü bekleyelim,” diye yalvarmış. Ancak kötü kalpli abla onu dinlememiş, “İllâ benim dediğim olacak,” diye diretmiş.
     Kralın saltanat arabası, pırıl pırıl renkleriyle, gelip kapının önüne dayandığında, uşak hemen atlayıp kapıyı çalmış. Bu kez kapının ortasındaki pencere çabuk aralanmış. Pencerenin arkasında kötü kalpli kadın varmış.
     “Kimsiniz, ne istiyorsunuz?” diye sormuş.
     Uşak kim olduğunu söylemiş, sonra devam ederek;
     “Kral hazretleri on beş yaşındaki kardeşle evlenmek istiyor,” demiş. “Beni de geline yol arkadaşlığı yapmakla görevlendirdi. Şurada gördüğünüz bir bölük şövalye de kraliçemizi korumak için buradalar. Arabanın içinde kraliçemiz için getirdiğim değerli giysiler var.”
     Kötü kalpli ihtiyarın yüreği sevinçle çarpmış.
     “Peki,” demiş. “O giysileri verin, kız kardeşim giyinsin… Sonra gidersiniz.”
     Bir saat geçmiş geçmemiş, küçük evin kapısı açılmış. Göz kamaştıran elbiseler içinde, yüzü tül bir peçeyle örtülü, iyi kalpli ihtiyar kadın dışarı çıkmış. Sadece elleri göründüğü için, uşak ve muhafız kıtasındaki şövalyeler büyük bir hayranlıkla onun güzel ellerini seyre koyulmuşlar. Ancak geleceğin kraliçesi hemen arabaya bindiği için, seyredecek pek de zaman bulamamışlar.
     Kral görkemli sarayında, evleneceği kızı sabırsızlıkla bekliyormuş. Sarayın kapıları, salonları, yatak odaları, koridorları, pencereleri, bahçesi renk renk kurdeleler ve bayraklarla süslenmiş. Saray uşakları, özel hizmetkârlar, askerler, subaylar, sırmalı üniformaları içinde gelecek olanları heyecanla karşılamaya hazırlanmışlar.
     Nihayet araba gelip sarayın kapısının önünde durmuş. Kral, kalbi çarparak arabaya yaklaşmış. Evleneceği kızın yüzünün tül bir peçeyle örtülü olduğunu görünce sinirlenerek;
     “Yüzünüzü açın da göreyim,” diye bağırmış.
     Zavallı iyi kalpli ihtiyarın korkudan ödü kopmuş. Hemen ablasının böyle bir durumla karşılaştığında ne söylemesi gerektiği konusundaki tembihini hatırlamış. Titrek bir sesle;
     “Emrederseniz derhal yüzümü açarım yüce kralım!” demiş. “Ama güneş o kadar parlak ve ortalık o kadar aydınlık ki, cildim hemen kararır ve bütün güzelliğini kaybeder. Çünkü ben, on beş yıldır güzelliğimi korumak için yüzümü gün ışığından uzak tuttum.”
     Kral düşünmüş taşınmış, bu bahaneye pek de aklı yatmamış ama onun gerçekten çok güzel olan ellerine gözü ilişince, tıpkı uşağının yaptığı gibi;
     “Aman Tanrım! Bunlar ne güzel el böyle? Elleri bu kadar güzel olan bir kızın kendisi kim bilir ne kadar güzeldir?” diye söylenmiş. Birkaç saat sonra evleneceği kızın kalbini kırmaktan çekinerek;
     “Pekâlâ,” demiş. “İstediğiniz gibi olsun. Şimdi kiliseye gideceğiz. Ülkemin tüm soyluları orada bizi bekliyorlar. Başpiskopos da nikâhımızı kıyacak. Şimdi, verin bana kolunuzu…”
     Zavallı ihtiyarcık, yüreği küt küt atarak kralın koluna girmiş. İki sıra halinde dizilmiş binlerce kadın ve erkeğin alkışları ve “Yaşasın kraliçe… Yaşasın kral…” sesleri arasında kiliseye gitmişler.
     Evlenme töreni saatlerce sürmüş. Kilisenin içinin fazla aydınlık olmamasına karşın, kralın aklına karısından yüzünü açmasını istemek gelmemiş.
     Ancak akşam olup, tüm misafirlerle birlikte düğün sofrasına oturulacağı zaman, kral usulca elini uzatmış ve tül peçeyi kaldırmış. Bir de ne görsün? Yüzü kırış kırış olmuş bir nine…
     Tören salonunu dolduran neşeli sesler bir anda bıçak gibi kesilmiş. Tüm davetliler taş gibi donup, kraliçenin üzüntülü ve buruşuk yüzüne bakakalmışlar. Birçoğu, zavallı ihtiyar kadının ne kadar üzgün olduğunu anlayıp bunda bir iş olduğunu düşünmüşler. Ancak kral fena halde öfkelenmiş. Kendisine oynanan oyunu anlar gibi olmuş. Hiddetle yerinden kalkıp bağırmış:
     “Ziyafet iptal edilmiştir. Bütün davetliler salonu terk etsinler!”
     Kralın gazabından korkan soylular bir solukta kendilerini saraydan dışarı atmışlar. Büyük salonda yalnız kaldıklarında kral, yaşlı kadına dönmüş ve dişlerini gıcırdatarak;
     “Bravo!” diye bağırmış. “Beni iyi kandırdınız. Bir kralın boşanmasının ne kadar geleneklere aykırı olduğunu hesaba katmış olmalısınız. Ancak bir noktayı unutmuşsunuz. Bir kral boşanamasa da, karısının ölümü olasıdır. Eceli gelmeden… Yani pencereden düşerek ölmesi gibi…”
     Bunları söyler söylemez, zavallı ihtiyar kadını yakalayıp pencereden aşağıya fırlatıp atmış. Sonra sinir içinde salonu terk etmiş.
     Ne iyi tesadüftür ki, büyük salonun pencerelerinin kenarında sağlam, kocaman demir uzantılar varmış. Uçları kanca şeklinde yukarı kıvrık olan bu çiviler, damdaki bayrak direklerine konuk kralların bayraklarının çekildiği zamanlar, bayrak ipinin sarılması için kullanılırmış. İyi kalpli ihtiyarcık, pencereden aşağı doğru düşerken, elbisesinin bir tarafı bu çivilerden birine takılıvermiş.
     Kadıncağız korkudan bayılmış olduğu için kancaya takılıp havada asılı kaldığının farkında bile değilmiş. Ancak nerede bir düğün dernek olsa oraya sokulup gizlice müzik dinlemekten hoşlanan dört pembe peri kızı, bütün olup biteni görmüşler. Kanatlarını çırparak baygın kadının yanına sokulmuşlar. Perilerin en genç olanı;
     “Bu çok sahtekâr bir kadın kardeşlerim,” demiş. “Kralı hepimiz tanırız. Gerçi biraz sinirli bir insandır ama merhametli ve âdil bir kişidir; halkına iyi davranır. Kralı bu kocakarıdan kurtaralım. Ayağından azıcık çekersek elbisesi yırtılır, yere düşer paramparça olur.”
     Fakat perilerin en yaşlısı, görmüş geçirmiş, deneyimli bir periymiş.
     “Olmaz!” diye itiraz etmiş. “Ben bu zavallı kadının çok iyi kalpli biri olduğunu biliyorum. Ona yardım edelim. Hem kurtulsun hem de mutlu olsun…”
     Periler bir süre aralarında tartışmışlar. Sonunda yaşlı perinin dediğini kabul etmişler.
     En genç peri, bu kez yeni bir fikir ileri sürmüş:
     “Madem ona yardım edeceğiz, her birimiz bu zavallı için iyi birer dilekte bulunalım.”
     Bu görüşe diğer periler de katılmışlar.
     En genç peri;
     “Ben onun çok güzel olmasını diliyorum,” demiş. “Ay’dan daha güzel, Güneş’ten daha parlak olsun…”
     İkinci peri;
     “Ben onun gençleşmesini ve on beş yaşında bir kız olmasını diliyorum,” demiş.
     Üçüncü peri;
     “Ben onun kalbinin daima temiz, gönlünün merhametli olmasını diliyorum,” demiş.
     En yaşlı peri de;
     “Ben de onun çok sabırlı ve akıllı biri olmasını diliyorum,” demiş.
     Bunları söyledikten sonra dört pembe peri kızı kanatlarını çırpmışlar, uçup gitmişler.
     Bu esnada kral, öfkeyle yaptığı kötü davranıştan çoktan pişmanlık duymaya başlamış. Uşaklarına emir verip sarayın bahçesine göndermiş. Onlara;
     “Kraliçe pencereden bahçeye düştü,” demiş. “Çabuk koşup bakın, usulca buraya getirin. Ülkemin en iyi doktorlarını da çağırın. Eğer ölmediyse, ellerinden gelen her şeyi yapıp kraliçeyi kurtarsınlar.”
     Bir süre sonra uşaklar geri dönüp bahçede kraliçeyi göremediklerini anlatmışlar. Kral merak içinde tören salonunun penceresine koşmuş, eğilip aşağıya bakmış. Bir de ne görsün? Aşağıda, duvardaki kancalardan birine asılı dünyanın en güzel kızı, hem de tam kendi istediği güzellikte bir kız durmuyor mu?
     Çok geçmeden genç ve güzel kız uşakların yardımıyla pencereden içeriye çekilmiş. O sırada koşup gelen doktorların yardımıyla kraliçe ayılmış. Kralın neşesinden ve gururundan yanına varılamaz olmuş. Kraliçeden özür dilemek için ne söyleyeceğini şaşırmış.
     “Nasıl oldu da sizi o kadar yanlış gördüm kraliçem? Mutlaka biri bir büyü yaptı; sizi bana o kadar çirkin ve yaşlı gösterdi.” diyerek kendini affettirmeye çalışmış.
     Olup bitenlere, başına gelenlere kraliçenin kendisi de çok şaşırmış ama hiç renk vermemiş. Kralla birlikte mutlu bir yaşantıya başlamış.
     Ancak aradan çok geçmeden, ablası başkente çıkagelmiş. Sarayın kapısında nöbet bekleyen askerlere kraliçeyi görmek istediğini söylemiş. Askerler, kraliçenin ne kadar iyi kalpli ve yardımsever biri olduğunu bildikleri için gelen yaşlı kadını içeri almakta tereddüt göstermemişler.
     Kraliçe, kendisini görmeye gelen halkın dertlerini hep aynı yerde, büyük tören salonunda dinlermiş. Birdenbire ablasını karşısında görünce çok sevinmiş. Hemen onu kucaklayıp yanına oturtmuş. İçten gelen bir sesle;
     “Canım ablacığım, ne iyi ettin de geldin,” demiş. “Ben de seni aldırmak için araba gönderecektim.”
     Kötü kalpli ihtiyar kadın şaşkınlık içinde kraliçeye bakmış.
     “Ama siz benim küçük kız kardeşim değilsiniz ki… O seksen yaşında, beli bükülmüş, yüzü buruşmuş bir kadındı,” demiş.
     Kraliçe başından geçenleri kısaca anlatarak;
     “Kral beni pencereden dışarı fırlatınca korkudan bayılmışım,” demiş. “Kendime geldiğim zaman, işte şimdi gördüğün gibi genç ve güzel bir kız olmuştum. Tanrı böyle istemiş olmalı. İyi kalpli periler hem hayatımı kurtarmış hem de beni gençleştirip güzelleştirmiş olsalar gerek.”
     Yaşlı kocakarının yüreği kıskançlıktan yanmaya başlamış.
     “Ne demeye onun yerine ben kraliçe olmadım ki?” diye düşünmüş. Sonra birden aklına bir şey gelmiş:
     “Kral seni hangi pencereden attı?” diye sormuş.
     Kraliçe ablasına pencereyi göstermiş. Kocakarı hemen pencereye yaklaşıp üzerine çıkmaya davranmış.
     Kraliçe telaş içinde ablasının eteğine yapışıp sormuş:
     “Ne yapıyorsun ablacığım? Çıkma… Sonra düşersin!”
     Kötü kalpli ihtiyar kadın, karşılık olarak çatlak bir sesle gülmüş;
     “Elbette düşeceğim,” demiş. “Bu pencere büyülü olsa gerek. Sen buradan düşünce nasıl gençleşti ve güzelleşti isen, ben de aşağı atlayacak, gençleşecek ve güzelleşeceğim. Belki senden daha da güzel olacağım. O zaman kral seni bırakıp beni alacak… Kraliçe yapacak… Hah hah hah!”
     Kraliçe, ablasının eteğinden tutup atlamasını engellemeye çalışmış.
     “Hayatını tehlikeye atma ablacığım! Burada, kralın sarayında rahat ve bolluk içinde yaşayabilirsin. Gel etme, eyleme!” diye yalvarmış; fakat dinletememiş.
     Kocakarı bir silkinişte eteğini kurtarmış ve kendisini yirmi beş otuz metre yükseklikten bahçeye bırakmış.
     Masalın sonunun ne olduğunu söylemeye gerek var mı çocuklar? Doğal olarak fena kalpli kadın yere düşer düşmez ölüp gitmiş ve kötü kalpliliğinin cezasını çekmiş. Kraliçe ise kendisini çok seven kocasıyla birlikte uzun yıllar yaşamış. Hem kendisi mutlu olmuş hem de ülke insanlarının her derdine çare bulmaya gayret ederek onların da sağlıklı ve mutlu olmalarını sağlamış…

(İrlanda Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi