Tatil Dediğin Böyle Olur!..

T

       “Hep mi çalışacağız arkadaş… Biz hiç mi tatil yapamayacağız? Öyle bir yaparız ki! Yıllık iznimi aldığım gibi çıktık yolu. Sahil şeridini taraya taraya Antalya’ya doğru yol alıyoruz. Sol yanımız deniz, kumsal… Sağ yanımız dağ, orman; Hava da güzel mi güzel. Tatil dediğin böyle olur… Bir de yemek derdi olmasa!..”

       Yıllık izin kullanma taleplerini ve izin sürelerini gösteren tarihlerin yazılı olduğu formu imzalatmak için içeriye giren arkadaş;
       “Bu yıl da izin kullanmayacak mısın?” diye sorduğunda, birden ne cevap vereceğimi bilemedim.
       Üst üste iki yıldır izin kullanmamış, daha doğrusu izne ayrılmış, ama yıllık iznini yine bulunduğumuz yerde geçirmiştim. Sözde izinli sayılıyordum, ama ben yine de vaktimi, sanki işe devam ediyormuşçasına işyerimde geçirmiştim.
       Buna da gerek vardı! Çünkü bölge karışıktı… İnsanlar huzursuz, görevliler tedirgindi. 12 Eylül sonrasının yaratmış olduğu etki, zaman içerisinde giderek değerini kaybetmişti. İdarede sivil yönetimi gören ve meydanı yine boş bulan eski ve yeni nifaklar, tekrar aynı oyunlarla sahneye çıkma çabalarını göstermeye başlamışlardı. Ülkenin kaderi, kısır bir döngü üzerine yazılmıştı sanki!
       Böyle bir ortamda, servis işlerinin aksatılmadan yürütülmesi daha da bir önem kazanmıştı. Arkadaşlarımla birlikte, elimizden geleni bü­yük bir özenle yapmaya çalışıyor, görevimizi aksatmadan, geciktirme­den yerine getirmeye uğraşıyorduk.
       Üçüncü yılımızı da doldurmuştuk ve itiraf etmek gerekirse, ailece iyice bunalmıştık. Bu yüzden, bir an için gözümü kapadım ve hâlâ benden bir yanıt bekleyen arkadaşıma doğru dönerek;
       “Hayır! Bu yıl izne çıkmayı düşünüyorum. Hem de, olduğunca uzak yerlere gideceğim,” dedim.
       “Yoksa kampa mı katılacaksın?”
       Elimde olmayarak irkildim:
       “Kampa mı? Tövbe! Bir kez gittim, bir daha da gitmem!”
       “Neden ama?” diye üsteledi arkadaşım.
       “Neden mi? Bak, otur da sana başımdan geçmiş bir kamp öy­küsünü anlatayım ya da bugün kalsın, başka bir gün anlatayım, olur mu? Epey eğleneceğine eminim… Sen bu tür şeyleri seversin!”
       Böyle bir seyahate çıkma fikri, eşimin de hoşuna gitmişti. Hele ufaklığın sevincine diyecek yoktu. Dur durak bilmeksizin sorduğu so­rularla daha şimdiden beni bunaltmaya başlamıştı.
       Peki, ama nereye, ne taraflara gidecektik? Bir plan yapmamıştık, ama karanlık düşüncelerden, ister istemez içine girmek durumunda kaldığımız can sıkıcı olaylardan uzaklaşmanın, kurtulmanın tek yolu, elbette ki aydınlığın en yoğun bir biçim-de yaşandığı, güneşin sıcaklığı­nın en güzel hissedildiği güneye, yani Akdeniz sahillerine gitmekti. Adana’dan girip Antalya’ya kadar sahil şeridini izlemek, mavi suların güzelliğini, yeşille be-zenmiş yüksek dağların doyumsuzluğunu bir süre de olsa gönlümüzce yaşamak, bize iyi gelecekti.
       Hareket günü geldiğinde, birkaç hafta sonra bu bölgeye tekrar geri döneceğimizin yadsınamaz gerçeğini kabullenerek son hazırlıklarla meş­gul olduk. Yol boyunca konaklama ve geçici dinlenme tesisleri açısından bir sıkıntımız olmayacaktı. Gerek teşkilâtın bölge müdürlükleri, gerekse si­lahlı kuvvetlerin günübirlik sosyal tesisleri, bu gibi sıkıntılarımızı ortadan kaldıracaktı. Yine de ben, mümkün olduğunca bu gibi yerlerden uzak dur­maya çalışacak, hatta mümkünse hiç uğramayacaktım.
       Dolaşmak ve hemen her yeri görmek istiyorduk. Ancak, sayılı gün­lerin çok çabuk geçeceğinin de bilincindeydik. Onun için her dakikayı iyi değerlendirmek ve güzellikleri doyasıya yaşamak arzusundaydık. Seyahatimiz sırasında öyle güzel anılarımız oldu ki!
       Mersin-Erdemli’de, hemen Silifke yönü çıkışında bir yemek ye­miştik. Hani, “kendin pişir, kendin ye,” cinsinden bir yemekti. Masa­mızda; aslan sütü, çoban salata, yoğurt, buz gibi su ve kor haline ge­tirilmiş mangalda iyi dövülmüş karışık ızgara et… Her şey tamamdı!
       Aslında gösterişli bir yer olmamasına karşın, burada, geniş göl­geli yüksek ağaçlar ve Toros Dağları’nın eteklerinden geldiği anlaşılan küçük bir su bulunuyor, suyun üzerinde yüzen yirmi kadar ördek, bu küçük, ama güzel tabloyu tamamlıyordu…
       Bu gibi yerlerde yaşamak durumunda olan hayvanların, müşteri­lerle iyi ilişkiler sürdürdüklerini ve onların gönüllerinden ne koparsa verdikleri yiyeceklerle geçindiklerini, beslendiklerini bilmiyor değildik. Ördekleri besleme görevini seve seve üstlenmiş olan ufaklık, eline ne geçerse suya atıyor, o attıkça, suya düşen her ne ise ördeklerin hepsi o parçanın üzerine atlıyorlardı.
       Oturduğumuz yörenin meşhur Balıklı Gölü’ndeki kutsal balıklar­dan daha fazla bir açgözlülükle kapılan her lokma, büyük bir hay huy arasında hemen paylaşılıyor ya da içlerinde en akıllılarından birisi tarafından hemen oradan uzaklaştırılıyordu.
       İşte, zaman zaman beni dürten şeytanım, yine iş başına gelmiş olacak ki, eşimin;
       “Aman, ne yapıyorsun?” demesine fırsat bırakmadan, aslan sütü ile iyice ıslattığım büyük bir ekmek parçasını suya atıverdim.
       Çok geçmemiş, kendime iyi bir eğlence bulmuştum. Islatıp ıslatıp gönderdiğim her ekmek parçası, ördekler tarafından anında paylaşılı­yor, bu sırada çıkardıkları sesler, yeni siparişlerin geldiğini bana bildiri­yordu. Hoşlarına gitmişti kerataların!
       On beş dakika sonra, suyun üzerinde sanki kızılca kıyamet kopuyordu! O masum masum yüzen ördeklerin hali görülecek gibiydi! Yandan çarklı vapurların manevra yapmaları gibi, oldukları yerde fır dönüyorlar, bu arada birbirlerine istemeden de olsa çarpıyorlardı. Hele içlerinden bazıları, kanatlarını iki yana doğru alabildiğince açmış, su­yun üzerinde hareketsiz, yayılmış duruyorlardı. Herhalde bunlar, ek­meği bol yemişlerdi…
       Eşimin;
       “Yeter artık! Hayvanları iyice sarhoş ettin! Sana yapsalar ne olurdun kimbilir?” demesi üzerine son vermek zorunda kaldım. İyi ki de vermiştim. Çünkü tesisin sahibi gelmiş, eli belinde ördeklerine doğru bakmaya başlamıştı. Neden sonra bize dönerek;
       “Boş verin, alışkın namussuzlar! Önce bir güzel sarhoş oluyorlar, çok geçmeden de kendilerine geliyorlar. Tesise gelenlerin çoğunluğu da, onları aynı sizin beslediğiniz gibi beslemeyi tercih ediyorlar,” dedi.
       Biraz olsun rahatlamıştım. “Ördek katili” diye anılmak, hoş bir şey olmasa gerekti… Yemeğimiz çoktan bitmişti. Yavaş yavaş kalkmamız gerektiğini düşündüm. Toparlanıp arabaya doğru giderken, biraz önce bizim tarafımızdan terk edilen masaya, dört babayiğit müşteri oturmuş ve ördeklere hınzırca bakmaya başlamışlardı. Hareket ettiğimiz sıra­da ise, tesis sahibinin dediği gibi, aynı filmin bir başka perdesi gösteri­me girmişti bile!
       Daha sonra, Silifke çevresinde bir-iki gün geçirmiş ve Cennet-Cehennem, Kız Kalesi, Susanoğlu’nu dolaşmıştık. Defalarca çıktığımız Silifke Kalesi’nden, biraz uzakta kalan denizin görüntüsünden çok, yük­sek dağlar arasından kıvrılarak gelen Göksu’nun manzarası ve ayaklarımızın altındaki ilçenin ışıklar içerisindeki gece görünüşü, bizlere daha çekici gelmişti.
       Oldukça dönemeçli bir bölgeyi geride bırakmıştık. Artık, Anamur’a yaklaşıyorduk ki;
       “Muz isterim,” diye tutturan ufaklığı bir taraftan gizlice destek­lemek, bir taraftan da yatıştırmak gibi iki işi birden üstlenen eşim;
       ‘Tamam oğlum! Baba bize oradan ne muzlar alacak ne muzlar; hepsi de böyle böyle,” diyerek Anamur’un meşhur muzlarının reklamını yapmaya şimdiden girişmişti.
       Gerçi ortalıkta muz satan hiçbir bahçe sahibi falan görünmüyor­du, ama belki de mevsimi değildi. Yine de şehir içindeki manav tez­gâhlarında istediğimiz kadar muzu bulacağımızı düşünüyorduk.
       Boşuna! Rastladığımız tezgâhlarda hemen her meyve vardı, ama muz görünmüyordu. Bir satıcıya yanaşarak;
       “Muz yok mu?” diye sordum.
       “Ne muzu?”
       “Basbayağı muz işte… Şu maymunların yediği cinsten muz!”
       Bu lafım üzerine adam gülmüş ve sorumu;
       “Nerde!” diye yanıtlamıştı. “O sizin dediğiniz muzlar tarih oldu beyim! Eğer bulabilirsen, bil ki o eşek muzudur!”
       Eşek meşek… Hiç olmazsa, ağlamaya başlayan ufaklığı bir susturabilseydim! Annesi de onu iyi dolduruşa getirmişti yani… Neymiş, böyle böyle muzlarmış! Uzun bir süre aramadan sonra bulduğumuz muzların boyu ise, parmak kadar bir şeydi ve gerçeği söylemek gere­kirse, eşeklerin bile tercih etmekte zorlanacağı cinstendi.
       “Yazık, vallahi yazık!” diye düşündüm.
       Nice yiyeceklerimiz yok olmak üzere. Yerli tohumlarla hiçbir şey yetiştirilmiyor artık. Hepsi ithal! Bu yüzden de, yiyeceklerin ne tadı kaldı, ne tuzu!
       Doğa yasalarıyla bu kadar oynamanın ne yararı var, bilemiyorum? Çekirdeksiz karpuzmuş… Eskiden karpuz dilimini ısıra ısıra, suyunu akıta akıta yer, sonra hiç başından ayrılmadan bir de o iri çekirdeklerini çitlerdik.
       Şimdilerde, sağlık kurallarına, Avrupa ve dünya standartlarına gö­re mal üretme çabasındayız. Standardın sağlanabilmesi için de, içine onlarca katkı maddesi konuluyor. Örneğin; ne sucukların ne de sosis­lerin tadı var, hepsi saman gibi! Ancak reklamlarla satışı sağlanıyor!
       Neredeyse insanın, “Eşek etinden, at etinden yapılmış sucukları özledik vallahi,” diyeceği geliyor. Sağlık kurallarına uymak iyi de, tat verin beyler tat! Milletin ağzının tadını sürekli bozanlar varken, bari siz tatlandırın!
       Balık da yok! Koskoca Akdeniz sahilinde balık yok!
       Ailecek kaç gündür yollardayız, yiyecek balık bulamıyoruz. Var olanlar da, cinsini cibilliyetini bilemediğimiz türden acayip balıklar. Ufaklık, onları görünce zaten korkuyor!
       Bazıları da, yanına öyle bozuk parayla yaklaşılacak cinsten de­ğil! Şöyle, kuyruk kısmından kesip bir parça ver, diyeceğiz de, vermiyorlar ki! Koskoca Lagos… Ne yapacağız o kadar balığı? Zaten ağzına iri bir domates sıkıştırmışlar… Daha da bir ürkütücü olmuş… Hani gelen, haddini bilsin de gelsin diye!
       Çaresiz, balık yemeden yolumuza devam etmek zorundayız. Zo­rundayız da, ne tarafa baksam balık görüyorum. Sıcak kumlukların sığ sularında cıvıl cıvıl oynaşan turist kızlar yunus gibi… Oynaşmadan otu­ranları ise, anaç balina gibi geliyor. Balina eti de yenmez ki canım!
       Denizden iyice uzaklaştık. Antalya’ya da otuz-kırk kilometre falan var. O da ne? Önümüzde bir kamyonet… Kasası ağzına kadar balık yüklü! Hayal filan değil! Üzeri açık tahta kasaların kenarlarından palamutların kiminin kuyrukları, kiminin başları görünüyor. Bak, Hızır Aleyhisselam burada da yetişti, bizi yalnız bırakmıyor!
       Düzgün asfalt üzerinde bir hareket, en azından bir titreme olmu­yor da, yolun bozuk olduğu yerlerde kamyonet bir sıçrıyor… Kasalar da beraber… Balıklar da yerlerinden oynuyor. İşte, bir tane balık ken­dini iplerden kurtarıp dışarıya attı. Ha düştü ha düşecek! Kasanın kenarından sarkmış, nasıl da sallanıyor mübarek?
       Artık kamyonetin peşinden ayrılır mıyım? Hayatımın en heye­canlı, en dikkatli takibini yapıyorum… Ellerim, ayaklarım, gözlerim te­tikte! Palamut, bir sallanıyor… Gel be oğlum… Lanet olsun… Yine düş­medi! Karayollarına ilk kez basıyorum kalayı… “Ne vardı yolları bu kadar düzgün yapacak?” diye.
       Kamyonet sürücüsünün gözü ise, sürekli dikiz aynasında… Allah bilir, “Peşimden niye ayrılmıyor bu herif?” diye düşünüyordur. En kötü olasılık, Maliyeci falan düşebilir arkasına… Bilse ki, daha da kötüsü geliyor. Hem de çoluk çocuğuyla… Tam tekmil!
       İşte birkaç sıçrama daha… Balık biraz daha oynadı yerinden. Kuyruk kısmı tutuyor sadece. Antalya’ya da ha girdik, ha gireceğiz. Zaten şehre bir girdik mi, ümidi kes artık! Balık düşse bile, mahal­lenin kedileri bizden önce götürürler.
       Ne yapacağım diye düşünüyorum. Ne yani, bırakacak mıyım bu güzelim balığı? Eşim de, işin önemini kavramış; gözü balıkta, bildiği bütün duaları okuyor. Ne yapmalı… Ne yapmalı?
       Tamam… Şimdi buldum! Tarihte hiç denenmemiş bir şeyi yapmaya karar verdim. Kamyonu ajite(*) edeceğim. Tabii olursa!
       Hemen bir sol, bir sağ… Ardından frene bir-iki sıkı dokunuş! Bo­şuna mı gördük o kadar kursu… Biliyoruz bu işi canım! Arkadan kam­yonetin kornası ve fren sesleri… Hem de üç-beş kez silkinerek, sal­lanarak…
       Sağa çekip hemen duruyorum. Kamyonet geçti gitti el kol hare­ketleriyle birlikte. Umurumda mı? Sallasın dursun! Benim gözlerim şimdi asfaltın üzerinde! Hey yavrum… İşte yerde upuzun yatan bir balık… Kafası gözü biraz zedelenmiş, ama olsun. Takip sona erdi… Çabalarımın ürünü yerde yatıyor!
       Demek ajitasyon iyi bir şey, güzel bir sanat! Her ne kadar can­lılar üzerinde sık sık deneniyorsa da, pratikte cansızlar üzerinde etkili olduğu da bir gerçek! Kurşunlu Şelâlesi’nin kuytu bir köşesinde bir yandan balığı kızartırken, bir yandan da bunu düşünüp gülüyorum!
       Antalya bir cennet şehri… Her yerinden tarih ve doğa güzelliği fış­kırıyor. Her bir tarafını gezmeye, değil günler, haftalar yetmeyecekmiş gibi geliyor. Karain Mağarası’ndan Düden Şelâlesi’ne, Güver Uçurumu’ndan Lara Plajı’na kadar her yeri bir başka güzel!
       Kötü yeri yok mu? Var elbet! Yanartaş dedikleri doğal gazlı ka­yalar! Kemer’den sonra, dağın ta bilmem neresinde! Binlerce yıl­dan bu yana yanıp duruyormuş… Eteklerine kadar arabayla gidiyorsun da, ondan sonrasını tırmanmak her babayiğidin harcı değil!
       Omuzlarımda ufaklık olduğu halde; hem onu taşıyor, hem de ha­nımın elinden çekiyorum. Ha geliyoruz… Ha geldik, diye diye tırmanı­yoruz. Hanımın soluğu çoktan değişmiş… Çaktırmamaya çabalıyor, ama onun da dili neredeyse dışarı fırlayacakmış gibi uzadı, zor da­yanıyor.
       Yukarıdan inenler bize bakıp bakıp gülüyorlar. Ne var yahu bun­da gülünecek, ailece tırmanmaya çalışıyoruz işte! Birisine, “Daha çok yolumuz var mı?” diye soracak oluyorum, adam turistmiş… Anlama­dığım bir dil ile yanıtlıyor.
       Çok geçmeden eşim, “Benden buraya kadar,” diyerek olduğu yere çöküveriyor. Ufaklığı annesinin yanına bırakacak olsam, “Ben de geleceğim,” diye tutturacak! Bir koşuda gidip bakıp geleyim desem, benim de değil koşmak, yürümeye bile gücüm kalmamış! Çaresiz geri dönüyoruz.
       Arabayı bıraktığımız yerdeki görevli, bir yandan gülümsüyor, bir yandan da;
       “Ne o yoruldunuz mu? Çok çabuk döndünüz de?” diye soruyor. Halimizi görmüyor mu bu adam?
       Daha sonra da anlatmaya başlıyor;
       “Tarihin birinde ülkemizin sempatik şişmanlarından bir bayan şarkıcı(?) buraya gelmiş. Artık nereye kadar çıktığını bilemiyorlarmış, ama geri döndüğünde yere serilmiş kalmış… Kadıncağızı soğutmak için yarım saat üzerine hortumla su sıkmak durumunda kalmışlar. Ne kadar yorulduğunu varın siz düşünün artık!”
       Eh, seyahat dediğiniz böyle olur işte! Doya doya her şeyi ya­şamak. Gerçi biraz tuzluya mal oluyor, ama yine de yaşanmaya de­ğer, değil mi?

(*) Ajite etmek: Kışkırtmak.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz