Mit’çi Sen Misin, Yoksa Ben Mi?..

M

       “James Bond’u kıskanmamak mümkün mü? Adam en lüks otellerde, en güzel kadınlarla gün geçiriyor… Biz ise gecenin koyu karanlığında, dar sokaklarda eleman buluşmasına gidiyoruz. Arada bir yumuşak bir şeye bassak bile moralimizi bozmuyoruz… Vatan millet sağ olsun! Buluşmayı tamamlayıp geri dönüş yolunda görevli birine çatıyoruz ki evlere şenlik! Adam; ‘Durun bakalım, MİT kontrol!’ diyor!..”

       Işık veren hiçbir sokak lambasının bulunmadığı dar ve karanlık sokaklar insanı ürkütüyor. Seyahatten döneli daha bir hafta bile olma­dı. Gözlerimde pırıl pırıl Akdeniz güneşinden kalma ışıltıyla, birbirine girmiş labirent misali sokaklarda yolumu aydınlatmaya ve yönümü bulmaya çabalıyorum.
       Sanki bütün şehir, evlerine çekilmiş mışıl mışıl uyuyor. Zaman zaman uzaklardan gelen bir köpek havlamasıyla birlikte, kulaklarını dikip ayaklanan bir sürü çomar, kendi usullerince bu konsere katılı­yorlar. Bir müddet sonra konser ilgisini kaybediyor ve onlar tekrar yatıyorlar. Sessizliğin bozulmasını köpeklerin de istemediği kesin…
       Yollar o kadar bozuk ve o kadar dar ki, az önce araçtan inip yürü­mek zorunda kaldım. Tek başıma buralara geldiğime çok pişmanım. Keşke, şoför arkadaşımı da yanıma alsaydım, diye söyleniyorum.
       Önemli bir buluşma için birinin yanına gidiyor ve bir taraftan da düşünüyorum, ‘biz hiç gündüz gözüyle bir şey yapamayacak mıyız?’ diye. Kaç zamandır, gecelerin adamı olduk çıktık.
       Neden bizim buluşmalar, görüşmeler böyle karanlıkta ve böyle ucube yerlerde yapılır? Bir türlü kafam almıyor, anlamıyorum!
       Amerikan filmlerindeki yabancı ajanlar, hep beş yıldızlı otellerin lobilerinde veya odalarında buluşurlar. Bizim ne günahımız var? Gü­müş bir tabakadan, en kral marka sigarayı çekip, altın çakmakla yak­mayı ben istemez miyim? Biz ise ne içiyoruz: Subay! Ona da, Yüz­başının Kurmay Başkanı ile görüşmesinden sonra kavuştuk…
       Tüü… Yumuşak bir şeyin üzerine bastım. Allah vere de hayvan pisliği falan olmasa… Şu söylediğim şeye bak… İnsan pisliği olsa daha mı iyi sanki? Neyse ki gideceğim yer uzak değil… İki üç köşe daha döndüm mü, evin önünde sayılırım.
       Issızlık bir bakıma da iyi oluyor. Öyle herkesin gözü önünde eve gi­recek olsam, büyük ihtimal, ev sahibinin ölüsünü ertesi gün bir tarlada veya kör bir kuyuda buluverirler. Bu işler şakaya gelmez! Sorup soruş­turmadan, anlayıp dinlemeden, sırf garanti olsun diye yaparlar bu işi…
       Bakın, hayat kurtarmak için nelere katlanıyoruz. Ama kendi haya­tımızın tehlikede olup olmadığını kimse bize sormuyor.
       Alacağım bilgiler ise çok önemli, öyle sıradan şeyler falan değil! Ehh, böyle bilgilerin temin edilmesinin bir ceremesi olmalı. Çekiyoruz işte!
       Evi şaşıracağımdan korkuyorum. Buradaki evlerin hepsi birbirine benziyor ve sanki hepsi birbirinin devamı… Biri bitmeden biri başlıyor. Gerçi iki gün önce bir keşif yaptım, ama gündüz ile gece manzarası çok farklı… En kötüsü hareket yok!
       Nihayet kapıya gelebildim. Tıklatmaya kalmadan açılıverdi! Me­ğer adam, yarım saattir gözü anahtar deliğinde beni bekliyormuş…
       Kavruk yüzlü, şark çıbanlı, kara şalvarlı, beyaz poşulu bir adam. Karısı da henüz yatmamış; belki de yatmış, ama geri kalkmış… Biraz dağınık! O da, karartma gecelerini andırırcasına her tarafını örtmüş durumda. Kucağında ise, kim bilir kaçıncı uykusunda olan, yüzü gözü yara bere içinde, zayıf, çelim-siz, babasının modeli bir çocuk…
       Çay-kahve içmeye, havadan sudan sohbet etmeye hiç vaktim yok. Hemen görüşüp ayrılmak istiyorum. Yine de kadıncağız, koşturup bir mırra getirecek zamanı buluyor.
       Çıkıyorum… Sokaklardaki ıssızlık devam ediyor. Tabii, saat gecenin 3’ü olmuş… Çocuklar top oynayacak değil ya!
       Nasıl olsa artık geri dönüyorum. Gelirken emniyet tedbiri olarak bi­lerek uzattığım yolu kısaltabilirim. Sokak aralarında hayalet gibi dolaşmaktansa, kestirmeden meydana iner, oradan da ana caddeye çıkabi­lirim. Bizim araba, oralarda bir yerde beni bekleyecek… Öyle sözleştik!
       Nihayet dar sokaklardan kurtulup meydana iniyorum. Orada bir ferahlık var. Var, ama hemen ötede, ana caddeye çıkış istikametin­de, küçük ışıkları yanık duran sivil plakalı bir araba da var. Artık yanın­dan geçmek mecburiyetindeyim. Hadi hayırlısı deyip yürüyorum.
       Çok geçmeden arkamdan bir ses;
       “Dur bakalım… Kımıldama,” diye, beni ikaz ediyor.
       Hemen duruyorum… Böyle anlar, çok kritik anlardır. Yapılacak en ufak ters bir hareket, insanı öteki dünyaya götürüverir!
       “Buyurun… Ne istiyorsunuz?” diyorum.
       Arabadan inmiş bulunan iki kişiden bir tanesi;
       “Geç lan!” diye bağırıyor durup dururken… Oysaki hiç gerek yok!
       Sonra devam ediyor:
       “Kaldır kollarını… Koy arabaya… Ayaklarını da aç! Sonra öt ba­kalım… Kimsin… Necisin?”
       Anlaşılan üzerimi aramaya hazırlanıyor. İkisinin de, sivil giyimli polis olduğu belli… Birinin sesi henüz çıkmadı, ama ötekinin yırtık biri olduğu kesin… Kalitesini hemen ortaya koyuyor. Yere yatırıp, üzerime çıkmadığına şükretmem gerek!
       Benim de, tabii ki üzerimi falan aratmaya niyetim yok!
       Birden;
       “Peki, siz kimsiniz?” diye soruyorum. Artık tanışma vakti geldi ya…
       Çok geçmeden, kaba ve yırtık olanından hiç beklemediğim bir ce­vap geliyor:
       “Kim miyiz? Biz, MİT’iz aslanım… MİT!”
       Bak sen… Bizim bölgeye, haberimiz olmadan yeni yeni arkadaşlar gelmiş de haberimiz yokmuş! Böyle dediniz ya… Şimdi kucağıma düştü­nüz işte! Hey büyük Allah’ım! Artık konuşun konuşabildiğiniz kadar!
       “Ver bakalım hüviyetini!”
       “Ne yapacaksınız hüviyetimi?”
       “Sana ne lan! Ne yapacaksak yapacağız. Anlamadın galiba… Yedi sülâlen bizden sorulur. Sen daha MİT’in adını duymadın galiba?”
       Dayanamayıp karşılık veriyorum:
       “Duydum ve onların senin gibi bir insan olmadıklarını da çok iyi biliyorum!”
       Bu tokat gibi cevabın üzerine, sesi soluğu çıkmayan diğer polis memurunun şöyle bir irkildiğini görüyorum. Arkadaşını kolundan tutup çekmek istiyor. Belli ki ona bir şeyler söyleyecek…
       Bizimkisi hâlâ, hiç durmaksızın konuşmasına devam ediyor. Anlaşılan işin henüz farkında değil. Rolüne kendini o kadar kaptırmış ki, atıp duruyor:
       “Ulan senin canın sopa yemek istiyor anlaşılan. İstersen şurada kafana bir kurşun sıkıverelim de bu iş bitsin!”
       Bu haddini ve görevini bilmez adamı daha fazla konuşturmak istemediğimden, şehrin emniyet müdürünün ismini söylüyor ve sert bir ifadeyle;
       “Bana bak, sen bir polissin! Ama emniyet teşkilâtı içerisinde kara bir lekesin! Bana doğrudan polis olduğunu söyleseydin, gecenin bu saatinde görevini yaptığın için seni kutlar, hüviyetimi de gösterirdim. Artık o iş yarına kaldı. Yarın saat tam 10’da müdürünün yanında ol. Yoksa seni oraya bir başka arkadaşın getirmek zorunda kalır,” diyorum.
       Sonra, birden dönüp oradan ayrılıyorum. Tek kelime bile söyle­meden arkamdan bakakalıyor! Tahmin yeteneğinin kuvvetli olduğunu biliyorum.
       Ertesi gün, söz verdiğim gibi tam saatinde Emniyet Müdürü’nün odasına giriyorum. Her zamanki gibi beni candan karşılıyor. Çok iyi ve dürüst bir insan, aynı zamanda da hemşerim!
       Bizimkisi çoktan gelmiş, bir köşede dikiliyor. Akşamki havasın­dan, hırçınlığından hiçbir şey kalmamış. Benden önce, kuzu kuzu, ken­diliğinden hikâyeyi anlatmış. Hem de çarpıtmadan, olduğu gibi! Hiç olmazsa bu dürüstlüğü göstermiş… Bu yüzden üstünde fazla durma­ma kararı alıyorum.
       Emniyet Müdürü;
       “Bütün olanları biliyorum, çok üzgünüm! Özür dilemesi, kendisi­ne bir fayda sağlamayacak. Emin ol gerekeni yapacağım,” diyor ve ardından polis memuruna dönerek ekliyor;
       “Çık dışarı!”
       Şimdi gelelim bu anıyı neden anlattığım meselesine…
       Bu olayı, meslek hayatımda ilk defa başıma gelmiş olduğu için değil, benzeri olayların daha sonra, belki de yüzlerce defa benim ve teşkilât mensubu arkadaşlarımın başına geldiği için anlattım. Defa­larca aynı tarz uygulamalarla karşı karşıya kaldık. Birtakım gereksiz ve art niyetli davranışların şahidi olduk. Birçok yerde boy hedefi haline geldik, daha doğrusu getirildik…
       Bir yere gidersiniz, gözünüzün içine baka baka, “… Dün yine MİT’çiler geldi, arama yapıp gittiler,” derler. Oysaki, bizlerden hiçbiri oraya adım bile atmamıştır.
       Aynı şekilde, adamın biri çıkar, “… Akşam falan köye yaptıkları bas­kında, MİT’çiler iki kişiyi kaldırıp götürdüler,” der. Hayretler içerisinde kalırsınız… “Ne kaldırması, ne götürmesi? Bizler eşkıya mıyız?” de­mek istersiniz, diyemezsiniz!
       Çünkü o olayı gerçekleştirenler, her ne kadar kendilerini MİT’çi olarak tanıtmış olsalar da, yine de devletin güvenlik güçleridir ve dev­let adına bu işi yapıyorlardır, diye düşünür, susar ve konuyu geçiştir­meye, kapatmaya çalışırsınız…
       Hatta bazen, resmi bir üst düzey görevlisinin ağzından, “… Hadi yine iyisiniz; akşam pavyon kapatıp, ortalığı dağıtmışsınız. Beş şişe de Johnnie Walker devirmişsiniz,” sözlerini duyunca, içinizden “Çüş!” demek gelse bile diyemez; sadece üzülürsünüz. Birkaç kendini bil­mez kişinin akıl almaz davranışı, sizi bu duruma düşürmüştür ve artık yapacak bir şey yoktur!
       Böyle bir davranışı bir psikoloğa sorsanız; size derhal “… Bazı ge­lişmemiş kişiliklerin, çeşitli dış etkenlerin baskısı altında gösterdikleri şiddetli bir reaksiyon veya geri planda kalmış ya da asla ulaşılamayacak bir konum için duyulan gizli özlem hissi…” şeklinde açıklamaya çalışır.
       Aynı davranışları yetkililere sorsanız; cevap olarak size, “… Görevin özelliği gereği bazen istemeyerek de olsa, ağızlarından kaçıveren ma­sum bir kelime… Oluyor işte,” derler.
       Öyle de, biz niye her zaman birilerinin karşısına çıkıp; “Simit­çiyiz,” deriz de, hiçbir zaman “Mali Şube’den veya Narkotikten geliyo­ruz,” demeyiz? Demek ki, bu işlerin bir adabı vardır ve bu adabı bize öğretmişlerdir.
       Bazen istemeyerek, çoğunlukla da bilerek yapılan bu gibi davra­nışların, kurumlara ne kadar zarar verdiğinin, onları ne kadar zor du­rumlara düşürdüğünün kimse farkında değil mi?
       Biz farkındayız da, her seferinde ortaya çıkıp kendimizi savuna­mıyoruz! İmam ise, bildiğini okumaya devam ediyor.
       İmam deyince, birkaç önemli hususa dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Şöyle ki;
       Bazı devlet kurumlarında, hiyerarşik kademeler arasındaki münase­betler, ne yazık ki ciddiyetten uzak olup, çok aşırı bir samimiyet havası içerisinde yürütülmektedir. İş disiplini düzeltilemeyecek derecede bo­zuktur. Ne var ki, bu gibi hususların her ne kadar muhtelif tamim ve yö­netmeliklerde gösterildiği iddia edilse dahi, esasen içten gelen bir an­layış ve istekle uygulanması gerekmektedir. Rağbet görmediğine göre, demek ki kimsenin içinden gelmemektedir.
       “Balık, baştan kokar,” sözü gerçekten doğrudur. Zaten bizim literatü­rümüzde, bu konuyu tamamlayan, sık sık halk arasında kullanılan bir baş­ka söz daha vardır: “İmam bilmem ne yapınca, cemaat şöyle yapar,” der. Bunun için, imam pozisyonundakiler çok dikkatli olmak zorundadırlar.
       Bence, yine de her şey toplumda, toplumun bilinçli davranan fertlerinin sayısının çoğalmış olmasında bitiyor.
       Bakın, Aziz Nesin’in belki kırk sene önce kaleme aldığı bir öyküsü aklıma geliverdi birdenbire… Adı, “Bay Düdük!” Okuyanlar hatırlaya­caklardır. Her şeyin karmakarışık olduğu ve birbirine girdiği her ortam­da, ortaya çıkarılan bir polis düdüğünün öttürülmesiyle ortamın nasıl birden değiştiği ve çıt çıkarılmadan, sessiz sedasız çözüme bağlanıverdiği anlatılır. Şimdi, geriye iki şık kalıyor… Ya onun anlattığı gibi elinden düdüğü eksik etmeyeceksin ya da daha yakışan bir tarzda, terbiye ve yetki sı­nırları içerisinde görevini yapacaksın! Tabii bu arada, üzerinde resmi üniformanı taşımadığın için, kendi hüviyetini de peşin peşin çekinme­den göstereceksin.
       Bana, “Senin tuzun kuru! Onun için bunları rahatça söyleyebiliyorsun. Gariban, sıradan bir vatandaş ne yapsın?” diye sorabilirsiniz.
       Yok be kardeşim! Eğer karşı tarafın niyeti bozuksa hepimizin işi Allah’a kaldı demektir.
       Yine de dua edelim. Bizim zamanımızın bu ters kişileri pek kal­madı ortalarda. Şimdi artık, pırıl pırıl komiserler, komiser muavinleri görevlerinin başındalar. Modern ve yeterli seviyede eğitim görüyorlar. İpin ucunu kaçırmamak ise, artık onların vicdanına kalmış.
       Yedeksubaylık hizmetini birlikte yaptığımız komiser muavini bir arkadaşım vardı. Şimdilerde, Ege taraflarında bir ilin emniyet müdürü. Bize o anlatmıştı:
       “… Tayin olup geldiğim Beyoğlu Emniyet Amirliği’nde gece nöbetçiyim. İlk nöbetim, odada öylece oturuyorum. Daha yeni geldiğim için pek öyle soranım, konuşanım falan da yok. Bu yüzden, ben de sağa sola karış­mıyorum. Bir saatten sonra içeriye, belirsiz aralıklarla memur arkadaşlar girmeye başladı. Selam veren geçip, yan tarafta, kapıya yakın duran çelik dolabın üçüncü çekmecesini çekiyor ve elinde sıkı sıkı tuttuğu paketi onun içine atıyor. Hani, bilmediğim ve yeni olduğum için sesimi de çıkara­mıyorum. Aradan bir zaman geçtikten sonra, o paketlerin ne olabileceğini tahmin ettim. Son gelene, ‘Ne bunlar?’ diye sordum. Meğer bu gecenin hasılatıymış. Ne kadar utandığımı bilemezsiniz!”
       İşte gördüğünüz şekilde, benim gibi bir başka kurum bireyinin de kendine ait bir veya birçok anısı olabilir. Bunların anlatılması, hiç kim­seyi rahatsız etmemeli.
       Doğru olanı, personele o anları yaşatmamak, yaşamasına sebep olmamak veya yaşanmış olsa bile, bunlardan küçük büyük dersler çı­kararak, tekrarına fırsat tanımamak. En önemlisi de, hangi devlet ku­ruluşunda çalışırsa çalışsın, kurumlarının şerefini lekeleyenleri vakit geçirmeden işten uzaklaştırmak!
       Yoksa bu işin sonu kötü… İğneydi, mıhdı, ÇUVALDIZdı derken, birileri işi dönerci şişine kadar uzatacak bilesiniz!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz