Ampul Yiyen Adam

A

       Akşam oluyordu.
       Eski kent mahallesinin kurşuna çalan bir köşesine karanlık iniyordu. Bu alacakaranlıkta, simsiyah fonun üzerinde, küçük bir kadın ve erkek topluluğu gözüme ilişti. Esrarlı bir şekilde sessiz ve hareketsiz duran bu topluluğun ortasında gözüme takılan şey; hayali andıran bir ayrıntıydı; durakladım.
       Alev fışkıran bir insan yüzü! Önümde kısa adımlarla giden yaşlı bir kadın birden irkildi ve korku içinde istavroz çıkardı.
       “Tanrı yardımcımız olsun!”
       Birden tiz bir düdük sesi çınladı ortalıkta.
       Hayal de kayboluverdi.
       Geride kalan, inmekte olan akşam, eski kent mahallesinin kurşuna çalan köşesi ve geri planda simsiyah bir kilise oldu…
       Aşağı yukarı sekiz gün sonra, aynen ilk topluluğa benzeyen bir topluluk gördüm. Öğle üzeriydi, güneş pırıl pırıldı, ışığın altında bütün esrar izlenimi kayboluyordu. Üstelik sahne, o eski kentin bir köşesinde yer almıyordu. Prag’ın modern apartmanları arasındaydı; kalabalığın tıka basa doldurduğu işlek bir yerde. Böyle bir yerde, hareketli bir mahallede beklenmedik bir şeydi bu…
       Tramvaylar gıcırtılarla raylar üstünde kayıyor, otomobiller uğultularla geçiyor, insanlar telaş içinde gidip geliyorlardı. Bu kargaşalık içindeki topluluktan, keçi sesini andıran bir delikanlı sesi yükseldi:
       “Bilirim aldatmacanın ne olduğunu. Ama aldatmaca değil bu. Bu zor iş! Canı isteyen denesin bakalım! Henüz bir iş bulup da girebildiğim zamanlar, buna cehennem yemeği derdim! Tabii kapalı yerde durum başka, insan ne de olsa başka türlü hareket edebilir. Burası rüzgârlı, gözlerimi yakmam işten bile değil. Ama dilime aldırdığım yok. Haydi, denemek isteyen yok mu? Yok, eh ne yapalım, biz de yalnız başımıza yeriz.”
       Birbiri ardından lokmalar, kor halindeki ekmek, genç delikanlının ağzı içinde kayboluyordu, derken o ağızdan alevler fışkırıyordu; sekiz gün önce alacakaranlıkta o kadar esrarlı bir tablo çizmiş olan aynı alevlerdi fışkıranlar.
       Bu esrarlı bir işti, güç bir iş… Genç adamın yüzü kızarıyor, şakaklarındaki damarlar genişliyor, gözlerinden yaşlar fışkırıyordu.
       “Hayır, hoş bir şey değil, ama ateş yemeyecek olsam, başka bir şey yiyemezdim. İşi gücü olmayan bir sanatçıyım ben. Aranızda bana yardım etmek isteyen varsa… Biliyorum, çağımızda kolay yaşanmıyor, ama ne de olsa bir yolunu buluyor insan…”
       Elinde bir metal fincan altlığı topluluğu dolaştı. Yirmi beşlikler, hatta yanılmıyorsam bir de liralık tıngır mıngır tabağın içine düştü, derken adam başka bir numaraya başladı.
       “Bu çivileri incelemenizi rica edeceğim lütfen… Sağlam değil mi? Dalavere malavere yok. Bayağı çivi, on beş santimlik çiviler…”
       Bu çivileri burun deliklerine soktu ve tahtaya çakar gibi itti.
       “Şimdi güldürüyor beni bu, ama bu numara üstüne çalışırken az ağlamadım. Babam, hayatımı kazanmak için bunun gerekli olduğunu söylüyordu. İşte görüyorsunuz, hayatımı böyle kazanıyorum. Babam at üstünde hünerlerini gösterirdi. Kludski’de çalışıyordu, ama günün birinde atına atlayamadı, düştü… Babam hastaneye götürülürken yolda öldü. Bir başıma kaldım. 16 yaşındaydım. Bildiklerimi yapıyordum. Şimdi size programımızın başka bir numarasını göstereceğim…”
       Bir kılıç parladı güneşte.
       “Bakın. Dokunun, kendiniz görün. İşte size altmış santim uzunluğunda bir kılıç. Şimdi gırtlağımdan aşağı iteceğim onu.”
       Dediği gibi de yaptı.
       “Sizler benim yerimde olsaydınız, ucunu midenizde duyardınız. Tabii, bu tuhaf ve pek besleyici olmayan bir yiyecek. Açlığımı gidermek için şimdi size repertuarımdan başka bir numara…”
       Ve ayağının dibinde duran ampul yığınından büyükçe bir ampul aldı.
       “Slovakya’da cam yutan biricik adam benim. Eskiden iki kişiydik, ama ikincisi geçenlerde ölmüş bulunuyor. O da iş bulamıyordu bir türlü, derken parafin kullanmaktan vazgeçti, oysa parafinsiz mümkünatı yoktur bu numaranın. Cam bağırsaklarını deldi. Demek ben şimdi biricik…”
       Ampulü ısırdı. İştahlı iştahlı ısırıyor ve cam kırıklarını tatlı lokmalarıymış gibi yutuyordu. Ampulün birini bitirdikten sonra, başka bir tanesini aldı.
       “Bu benim kahvaltım. Numaralarımdan önce yemek yemem doğru değildir. Cam yüzünden, midenin bomboş olması gerekir. Böylesi iyi geliyor bana. Şimdi midem boş, numaramdan önce de, sonra da… Aranızda bana yardım etmek isteyen varsa, öğlene kadar besleyici bir şey yiyebilirim.
       Yabancı ülkelere bu numaramla turneye çıktım, çok başarılar elde ettim. Şimdi, alevli bir dile, mide de bir kılıca ve dişler arasında ampullere rağmen, polisten çekinmem gerek. Eski kentte az kalsın gözlerim çıkıyordu. Burası daha iyi, üç karakolun da sınırında, kimse karışmaz. Tabii onlar da insan ne de olsa…
       Aranızda bana yardım etmek isteyen varsa… Lütfen, kendi gözlerinizle görüyorsunuz, namuslu bir iş bu. Dalaveresi malaveresi yok.
       Ben de biliyorum; hayat kolay kazanılmıyor! Hatta aranızdan bazıları, belki de, benim ampul yememe bile imreniyorlardır…”

(Yazan: Julius Fucik – Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi