Atomowıce’de Düğün

A

       Tekniğin bizdeki şu gelişmesine bir bakın!
       Damat, orman kenarında gayet modern bir laboratuara sahipti. Sonradan buna iki reaktör ve kimyasal sentezler yapmak için küçük, fakat gayet şık bir tesis daha eklendi. Gelin çeyiz olarak, köyün en merkezi yerine, kilisenin hemen yanı başına konuşlandırılan büyük bir elektrik fabrikası getirmişti. Bunun dışında, sandığında, yaşamsal kimya konusunda altı adet patent vardı. Kısaca söylemek gerekirse, birbirine tam anlamıyla uygun bir çiftti. Her iki tarafın ailesi de, bu birleşmeyi gayet olumlu karşılamışlardı.
       Tam soğuk döküm bölümündeydim ki, gelinin erkek kardeşi beni düğüne davet etmeye geldi. Üniversitede benim yanımda asistanlık yapan, zeki bir çocuktu.
       “İyi günler,” dedi ve sonra, çıplak ayaklarına yapışan çamurları yerdeki hasırın üzerinde temizleyerek geçti bir tabureye oturdu.
       Jet uçaklarının çıkardığı gürültü nedeniyle anlaşmamız çok güç oluyordu. Samanlığın hemen arkasında inşa edilen alandan havalanan uçaklar öyle korkunç bir gürültü çıkarıyordu ki, insan kendi söylediklerini bile işitemiyordu.
       Delikanlı içini çekerek;
       “Artık evlendiriyoruz onu,” dedi. “Allah vere de bir kavga dövüş çıkmasa düğünde!”
       “Böyle tatsız hareketlere ne gerek var?” diye karşılık verdim “Bu barışçıl bir evlenme değil mi?”
       On beş dakika kadar daha birlikte oturduk. Gençlerin üniversiteden çıkışlarını, ihtiyar Jozwa’nın samanlığa yakıt taşıyışını seyrettik. Sonra kalktı, “Hoşça kal,” deyip gitti.
       Ve beklenen düğün günü geldi çattı. Ancak düğün pek uygun bir zamana rastlamamıştı… Çünkü tam o günlerde, doğaya yepyeni bir şekil kazandırmak için çalışmalara başlanmıştı. Eski orman bölgesi oturmaya elverişli, modern bir görünüme sokulmuş, içme suları iyileştirilmiş, verimsiz boş bir arazide ise ormancılık okulları açılmıştı. Bu arada ırmağın yolu bile değiştirilmiş, eskisine göre tam ters yönde akmaya başlamıştı. Daha geri planda ise, ekonomik değer taşıyan muhteşem bir baraj yükseliyordu.
       Kapıyı güçlükle açıp içeri girdiğimde, düğün töreni henüz başlamıştı. Gelinin eteğini tutan küçük çocuklar, düğün şarkısını söylemeye başladılar.

Evlenirken peder önünde
Bakmalısın göklere
Sahip olmasını istersen
Çocuklarında siyah gözlere…

       Daha sonra bir elektroliz yapıldı ve gelinle damat basınç odasına gönderildi.
       Bu arada durmaksızın yeni konuklar geliyordu. Çoğunluğu koyu mavi elbiseleri üzerine termostat kıyafetleri geçirmişlerdi. Bazılarının sırtında ise, üzerlerinden tozlar uçuşan dalgıç elbiseleri vardı. Neşeli pilotların egzoz borularından çıkardıkları gürültülü patlamalar avluyu çınlatıyor, bundan ürken köpekler durmaksızın havlıyordu.
       Kilisedeki gerekli işlemler bittikten sonra asıl eğlence başladı. Gecenin tadını çıkarabilmek için eşikte durmuş, içerisini seyrediyordum. Odadan sentetik müziğin nameleri yükseliyor, zaman zaman, dans eden çiftlerin şarkıları ve uyumlu bir şekilde yere vurdukları ayaklarının çıkardığı sesler duyuluyordu. Gökte parlamaya başlayan bir yıldızı çocukların taşa tuttuğu görülüyordu.
       Düğün tüm neşesiyle devam ederken, saat on bire doğru, ırmağın öbür yakasından gelen, oynadığı oyun ve söylediği şarkılarla kendisini bütün köye tanıtan Smyga adında neşeli bir genç odanın ortasına sıçrayıverdi. Kendi etrafında birkaç defa dönerek orkestranın üzerine kadar gitti ve başladı söylemeye:

Köyümüzün mutlu geleceği için,
Bir ışık kaynağıdır bu.
Bütün insanlığın saadetine yol açacak,
Bir topluluğun saadetidir bu.
Hop, hop, hop!

       Arkasından bir alkış tufanı koptu. Herkesin hoşuna gitmişti. Bu kez Pieg adında başka bir genç, başındaki kasketi kulaklarına kadar indirerek cesaretle ortaya atıldı ve önce dans etmeye, sonra da şarkı söylemeye başladı:

İyi ahlaktır her şeyin başı
Sükûna kavuşturur dağı taşı
Temizlik insan ruhuna olursa aşı
Bir topluluğun saadetidir bu.
Hop, hop, hop!

       Yeniden gülüşmeler, bravo sesleri ortalığı kapladı. Davetliler, Smyga’yı Pieg’e karşılık vermesi için kışkırtmaya başladı. Fakat Smyga bunların hiç birine cevap vermedi. Sadece, belli etmeden, yavaşça Pieg’in yanına kadar geldi, tam arkasına dolandığı sırada, ceketinin altına gizlediği bir atom başlığını üzerine yerleştiriverdi. Pieg şaşırmıştı, bir adım geriledi. Başlık tehlikeli ışınlar yaymaya başlamıştı bile. Ancak son anda, ceketinin bir düğmesine basarak, sağ çizmesinin içinde bulunan atış rampasından orta menzilli bir roketi, diğer gencin alnının tam ortasına doğru fırlattı. Eğer roketin son katı ateş almayıp, bu yüzden de hedefinden sapmamış olsaydı, Smyga’nın işinin bitik olacağı açıktı. Birkaç adım gerileyen Smyga sendeledi, radyatöre tutunmak istedi. Fakat radyatörün dayanamayıp kırılmasıyla, kendini, katsayısı sürekli artan bir ısı buharının içinde buldu.
       Tam bu sırada gelinin babası telaşla bağırdı:
       “Şuraya bakın, bu ne hal böyle?” Sonra, duvarda asılı duran eski bir geiger sayacını gösterdi.
       Artık tam bir panik başlamıştı. Herkes birbirini ezerek sağa sola koşuyor, bir an önce kaçmaya çalışıyordu. Odanın ortasından muazzam irilikte, açık mavi renkte, eğrelti otları fışkırmaya başlamıştı. Kapalı bir yerde aniden artan radyoaktivitenin normal sonuçlarıydı bunlar. Havada, birilerine fırlatılan roketler uçuşuyordu. Konuklardan sadece biri, en dürüst yolu seçmiş, kendisine roketli saldırıda bulunan komşusunu, alışılagelmiş bir yöntemle bıçaklayarak işini bitirmişti. Bu sırada, kulakları tırmalayan bir ıslık sesi duyuldu. Bu ses, düğün evi sahibinin sesiydi. Konukların önünden başka bir yolla geçemeyeceğini anladığından, savaşta kullanılmak üzere depo edilmiş gazın musluğunu açarak üzerlerine zehir püskürtmeye başlamıştı. Hepimiz koşarak bulduğumuz koruyucu elbiseleri üzerimize geçirdik. Ancak benimki az da olsa gaz sızdırıyordu; üstelik uykum da gelmişti. Artık onları kendi hallerine bırakıp, yavaş yavaş eve dönmeye karar verdim.
       Gece aydınlık, gökyüzü pırıl pırıldı. Düğünün yapıldığı çiftlik evinden etrafa o kadar çok radyoaktif ışın yayılıyordu ki, yolumu güçlük çekmeden bulabiliyordum. Beni biraz olsun rahatsız eden tek şey, bütün organizmamda duyumsadığım bir büzülmeydi. Yine de, böyle bir düğünden sonra bu kadarı da fazla sayılmazdı. Her iki yanımda büyümeye başlayan üçer çift yeni ayak, alnımda uzayan yeşil bir boynuz ve sırtımda oluşan ve gittikçe büyüyen bir kamburdu.
       Sonunda evime geldim. Pencerenin aralığından içeri sızarak, dolabın arkasında, örümceklerin erişemedikleri rahat bir yere yerleştim. İlkin, bir süreliğine güzel ve hareketli geçen düğünü düşündüm, sonra uyuyakalmışım…

(Yazan: Slawomir Mirozek – Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi