Vatan Haini Karafatmalar!..

V

       “Baykuşlar, kargalar uğursuzdur; yarasalar, bitler, keneler kan emicidir derler. Benim öyle batıl inançlarım yoktur; hatta zavallı hayvanları bazen haklı bulduğum bile olur. Ama karafatmalar öyle değil; onların hainliği, hem de vatan hainliği tescilli!.. Nerede bir karafatma görsem, yakalayıp yargısız infaz ediyorum. İpin ucunda öyle güzel sallanıyorlar ki!.. Neden diyeceksiniz; var bir kuyruk acısı elbet!..”

       Hasretle beklediğimiz misafirimiz sonunda geldi ve kentin tek ote­line yerleşti.
       Aman Allah’ım! Ne gelişti o? Kendisi için özel olarak oluştu­rulan güvenlik konvoyunun eşliğinde, büyük bir tantana ile yüzlerce ki­lometre yol kat ederek, onlarca kritik bölgenin içinden geçerek gelmişti.
       Araçta bulunan arkadaşlardan biri;
       “Hem de özel konvoy yapılmış,” diyerek bu konudaki haklı tep­kisini ortaya koydu.
       Genellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinin birçok yerinde, belirli noktalar arasından yapılacak karayolu geçişlerinde, küçük büyük araç­ların hepsi, bazen saatlerce süren bekletilmenin sonunda, askeri bir birliğin refakatinde konvoy halinde hareket ettiriliyor ve böylece gide­ceği yere güvenle gitmesi sağlanıyordu. Aslında bir saat kadar süre­cek bir yol, bu şekilde üç dört saat süren sıkıntılı bir yolculuğun sonun­da tamamlanıyordu. Anlaşılan misafirimiz, bu sıkıntıları hiç çekmemiş görünüyordu.
       Sen tut, kaç saattir konvoy oluşturmak üzere sıralanan arabaların içinde hasta olanları, ihtiyarları, belki de doğum yapacak kadınları, ilaç, ticari malzeme veya gıda maddesi taşıyan bu insanları, yani kendi vatandaşlarını bekletirken, al bu adamı tek başına getir!
       Yabancı uyruklu olmasının dışında nedir bu adamın özelliği? An­ladık, resmi statüsü elçilik kâtibi… Ama birinci değil… İkinci kâtiplik!
       Bizim kadar hoşgörülü, iyi niyetli ve bu özelliklerinden dolayı da sürekli istismar edilen bir başka toplum var mıdır, bilmiyorum!
       Koruyormuşuz… Kimi kime karşı koruyorsun? Onlara bir şeycikler olmaz! Ülkemizin yirmi-yirmi beş yıllık geçmişinde, yabancı diplomat­lara yönelik doğrudan eylemlerin sayısı ikiyi üçü geçmez. Biz yurtdışın­da şimdiye kadar kaç diplomat kaybettik, kaç şehit verdik –ki hâlâ da ve­riyoruz– siz ona bakın!
       Neyse, misafirimiz herhalde uzun yol yorgunluğundan olacak, başka hiçbir yere uğramaksızın, resmi programının başlayacağı ertesi günün sabahına kadar dinlenmek üzere, indiği otelin 303 no.lu dairesi­ne çekilmişti. Bizim 304 no.lu daireye yerleştiğimizi tabii bilmeden!
       Otele yaklaştığımızda bekleyen arkadaşlara;
       “Her şey yolunda mı?” diye sordum.
       “Evet, hazırız,” cevabını alınca, ben de yukarıya çıktım.
       Birkaç gün önce, gezi ile ilgili telsiz mesajını aldığımızda, gereken planları hemen yapmış ve her zaman olduğu gibi, yabancı uyruklulara karşı bize yardımcı olmayı nedense hep seve seve kabul eden otel yetkililerinden birinin refakatinde, her iki yanındaki daireyle birlikte, 303 no.lu daireyi de şöyle bir dolaşıvermiş, ardından, içlerinde en uygun gördüğümüz 304 no.lu odaya yerleşmiştik. Bundan sonrasını hiçbir kimse­nin bilmesi gerekmiyordu. Çünkü dinleme yapmayı planlamıştık. Evet! Misafirimizi teknik olarak dinleyecektik.
       Vakit kaybetmek istemiyorduk… Yirmi dakika içerisinde, zaten bir hayli eskimiş olan süpürgeliğin bir bölümünü sökmüş, alt tarafları yer yer kabarmış duvar kâğıdının ufak bir kısmını kaldırmış, gerekli ince aletleri kullanarak duvarda mümkün olduğu kadar tabana yakın bir yerde ufak bir delik açmış, sağ yanımıza düşen 303 no.lu dairenin sü­pürgeliğinin uygun bir yerinden çok küçük bir çıkış alarak –ki bunların hepsini önceden belirlemiştik– dinleme cihazının mercimek büyüklü­ğündeki mikrofonunu oraya monte etmiştik.
       Gerçi yapılan iş çok dikkatli ve hassas bir çalışmayı gerektiriyor­du, ama bizim için pek de zor olmamıştı. Otelin eskiliği, tahtaların ve briketle örülü duvarın çürüklüğü, süpürgeliğin arasındaki boşluklar, bu­dak delikleri ve kalın duvar kâğıdının altında kalan alaca renkli kireç sıvanın bakımsızlığı, işimizi oldukça kolaylaştırmıştı.
       Gerekli tesisat çekildikten sonra, bütün her şey, geçici de olsa eski haline getirilmişti. Odadaki işimizi bitirdikten ve gergedan dostumuzu yolcu ettikten sonra, yine bu malzemeleri bir duvar ustasının itinasıyla tekrar yerli yerine koyacak ve odadaki eski görünümü sağlayacaktık.
       O gün, cihaz da iyi çalışıyordu hani… Odadan yansıyan bütün sesleri gayet iyi duyuyor, adamın hareketlerine yorum getirerek, he­men hepsini kısa notlar halinde bir kâğıda yazıyorduk.
       “Oturduğu iskemleden kalktı… Pencereye doğru yürüyor… Perdele­ri üç çekişte kapattı… Şimdi kapıyı kilitledi,” vesaire gibi, her ses din­leniyor ve yorumlandıktan sonra yazı haline getirilerek kâğıda dökülü­yordu.
       Misafirimiz, bu arada kıyafetini değiştirdi ve otel restoranında ye­meğini yedikten sonra yine odasına çıktı. Tabii biz de arkasından… O ana kadar hareketlerinde şüphe çekici herhangi bir sakıncalı davranı­şını tespit edememiştik.
       Dinlememiz ise; “Elbisesini çıkarıyor… Gardırobun kapısını açtı… Kapadı… Şimdi banyonun kapısını açtı,” şeklinde kesintisiz devam ediyordu.
       İşte tam bu sırada, kulaklıktan gayet kuvvetli ve acayip sesler du­yulmaya başlamıştı. Ooo… Kâtibim meydanı boş bulduğundan, si-bemol, do-diyez demeden farklı farklı tellerde gezinmeye çalışıyordu. Akşam yemeğinde kuru fasulye falan da yememişti, ama vardı bir sı­kıntısı herhalde!
       Arkadaşım;
       “Bunları da kâğıda dökecek miyiz?” diye, gayet safiyane sordu.
       “Gerek yok! Buraları boş bırak ya da nokta nokta koy; anlarız! Tuvalette kaval çalınmaz ya,” diyerek onu yanıtladım.
       Ben zaten, yabancıların bu huylarını oldum olası anlayamamışımdır. Affedersiniz, ama toplum içerisinde şöyle bir burnunuzu çekecek olsanız, herkes dönüp size bakar da, tam tazyik yellenmeye kalksanız, kimse kafasını çevirip de bakma zahmetine katlanmaz…
       Aynı şekilde, sesli bir tarzda hapşırmış olsanız, cümle âlem sizi ayıplar da, üç oktavlık geğirseniz, oralı bile olmazlar… Tuhaf insanlar doğrusu! Demek ki onlara göre, medeni insan olmanın ya da adabı muaşeretin yolları buradan geçmiyor.
       ‘Tuvaletten çıktı… Karyolasına oturuyor… Çakmağını çaktı… Si­garasını yakıyor… Gazete veya dergi karıştırmaya başladı…”
       Bu dinlemeler de güzel oluyordu hani! Sanki hepimiz aynı oda­nın içerisinde yaşıyor gibiydik. Her şey apaçık ortadaydı.
       Gerçi, tuvalette yaptıklarından başka ortalıkta ilgi çekici hiçbir şey yoktu. Sadece, sigara içme alışkanlığı olduğunu tespit etmiştik o ka­dar! Henüz telefonla konuşmamış, odasına bir misafir kabul etme­mişti. Şimdi ise alabildiğine horluyordu ki, bu da not alınması gerekli bir davranıştı.
       Ertesi gün, olağan bir sabah kahvaltısı sonrasında saat 10.00’da programını uygulamaya başladı.
       Gezisinin tek hedefi, en büyük mülki makam yani şehrin valisini ziyaret etmekti. Özel kalem müdürü tarafından hükümet konağının merdivenlerinde karşılanan misafir, valinin odasında yirmi dakika kadar kalmış, bu arada kendisine ikram edilen bir fincan Türk kahvesini içmiş ve bir iki hoş-beşten sonra, vali beye şu ilginç soruları yöneltmişti:
       “Anarşik baskı ve şiddet hareketlerinden rahatsız olan, bilhassa küçük köy ve mezralarda yerleşik bölge halkının Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı tepkisini ortaya koyacak ve onları güvenlik güçleriyle karşı karşıya getirecek herhangi bir hareketi oldu mu? Böyle bir tep­kinin oluşmasını ihtimal dahilinde görüyor musunuz?”
       Bak şu kâtibin sorduğu soruya… Adam, açık açık bölgesel isyan ihtimalini kurcalıyor!
       Sana ne be kardeşim! Var desek, üzülecek… Yok desek, sevi­necek misin? Ya da “Böyle bir ihtimal olanaksız,” desek elinde tut­tuğun fitili biraz daha mı ateşleyeceksin?
       İkinci soru, birinciden daha beter çıktı:
       “Yapımı sürdürülen baraj ve tünel inşaatlarında, bölge halkından yararlanılmadığı konusunda basına intikal etmiş beyanatlar var. Sizin bu konudaki görüşleriniz haberleri doğrular mahiyette mi? Bir tedbir al­mayı düşünüyor musunuz?”
       Tövbe tövbe! Hani, insanın soracağı geliyor, “İşsizlerin derdi, seni mi gerdi?” diye!
       Siz şimdi böyle bir soruya muhatap olsanız, ne yaparsınız? Vali bey ne yapsın? Bu adamın işleri karıştıran sinir biri olduğu artık anla­şıldı. Tam gergedan mübarek!
       Neyse ki konuşma daha fazla uzamadı ve benzer türde birkaç soruya verilen cevaplarla, bölgenin en yetkili mülki amiri tarafından aydınlatılan(!) misafirimiz, tekrar oteline döndü.
       Onun, valiye sorduğu sorular canımızı sıkmıştı. Bundan sonra ne yapacak diye heyecan içerisinde bekliyorduk. Dinleme ise, aynı hızla devam ediyordu:
       “Banyoya girdi… Duş alıyor… Yine nokta nokta… Dışarı çıktı… İskemlesine oturdu… Telefon ahizesini kaldırdı…”
       Hah! İşte şimdi işin en heyecanlı bölümü başlamış bulunuyordu.
       Kime telefon ediyordu henüz bilmiyorduk, ama konuşmalarını hem teybe alabilecek, hem de dahili hoparlörden rahatlıkla dinleyebilecek­tik.
       “Hello! I want to call Ankara please… Oh, yes! One… three… seven… tırk… tıırrk…”
       Allah Allah! Neler oluyordu? Adamın sesi birdenbire kesilmiş ve o hassas mikrofondan, anlayamadığımız dolayısıyla da yorumlayamadığımız birtakım yabancı sesler duyulmaya başlamıştı.
       Gördün mü sen aksiliği? Sesler bir geliyor, bir gidiyordu:
       “Then ! hope… hırs… hıırrş…”
       Kâtibim, yaptığı görüşme hakkında birilerine ön raporunu veriyor olacaktı. Ne de olsa işi buydu, ama biz henüz kavrayamadığımız bir aksilikten dolayı istediğimiz dinlemeyi yapamıyorduk.
       “Kırt… kıırrt… You’ll wait him… tıırrk…”
       Bu kadar hazırlık boşa mı gidecekti yani? Hemen arkadaşıma dönerek;
       “Süpürgeliği kaldırın da içine bir bakalım… Temassızlık var galiba,” dedim.
       Kısa süre içerisinde ince çıta sessizce kaldırıldı, kâğıt açıldı, yere eğilerek ufak delikten içeriye doğru bakıldı… Ve sonunda, o anlamsız gürültüleri çıkaranlar tespit ve teşhis edildi.
       Mikrofonun başına toplanmış bir sürü karafatma, –herhalde yiye­cek bir şey sandıklarından olacak– sayısız bacak ve antenleriyle ciha­zı zorlayıp duruyorlardı…
       İnanın o anda ne yapacağımızı, nasıl hareket edeceğimizi bilemedik! Arkadaşım da heyecanlanmış, bir taraftan, belki kaçarlar diye içeriye doğru üflüyor, bir taraftan da sözde sessiz bir şekilde “Kışş… kışş…” diye sesleniyordu.
       Bu cins böceklerin kuş kovalar gibi, “Kışş… kışş…” yaparak kova­lanması gerektiğini, gördüğümüz kurslarda bize öğretmemişlerdi, ama ne yapsın çocuk? Belki faydası olur düşüncesiyle seslenmeye devam ediyor, doğal olarak yakın mesafeden mikrofona ulaşan sesi, cami ho­parlöründen yayın yaparcasına odanın içerisinde yankılanıyordu…
       “Tırk… tıırrk… See you… tık…”
       Al işte! Konuşma bitmiş ve telefon kapanmıştı! Otelin alçak ka­rafatmaları gergedan dostu çıkmış, bizim dinlememizi sabote etmişler­di…
       Yapılacak bir şey olmadığından, bir süre sonra tesisatı kaldırdık ve her şeyi yine yerli yerine koyduk. Tabii bu arada, vatan haini böcek­lere de planlı bir taraf değiştirme operasyonu düzenlendi ve onlar da servis bünyesine kazandırıldı.
       Misafirimiz, hazırlıklarını tamamlamış ve yarım saat içerisinde tekrar dönüş yoluna koyulmuştu. Bu sefer değişik bir güzergâhtan gidiyor ve herhalde yolu üzerinde birkaç yere daha uğramayı düşünüyordu. Onu, il hudutlarından selametledik ve başka bir gruba teslim ettik.
       Dönüş yolunda, hep birlikte sesli düşünüyorduk:
       “Hani, bu gibi çalışmalarda elde edilen tek bir kelimenin bile çok önemli rolü olduğu inkâr edilemez, ama sen tut sekiz yüz kilometre öteden gel, Vali bey ile yirmi dakika görüş ve yine aynı mesafeyi aşa­rak geri dön! Akıl alacak gibi değil…
       “Doğru yaa… Be adam, mademki geldin… Biraz sağa sola bak! Her yabancının yaptığı gibi hâtıra bir şeyler al… Hiçbir şey yapamadın, bari Balıklı Göl’deki balıklara hayrına üç kuruşluk yem at!”
       “Adamlar fır dönüyor… Peki, bizimkiler ne yapıyor? Avrupa’daki bir ülkede büyükelçi konumundaki şahsın, bırakın böyle üst düzey çalışmaları, elçilik binasındaki odasından dışarı çıkmadığı, hatta iki sene süreyle, nezaketen de olsa diğer elçilik çalışanlarını odalarında ziyaret etmediği rapor edilmiş, pes doğrusu!”
       “Şimdi bizim Washington’daki diplomatlarımızdan biri, arabasına atlayıp üç bin kilometre uzaklıktaki Utah eyaletine kadar gitse ve valiyi makamından ziyaret ederek ona, ‘Eyaletinizdeki Mormon(*) topluluğunun çok eşlilik durumunun Amerikan halkı üzerindeki olumsuz etkilerine karşılık ne gibi tedbirler almayı düşünüyorsunuz?’ diye sorsa…”
       “Bırak şimdi Mormon’u! Sağda solda laf edersin… Bakarsın bir tahkikat yazısı falan geliverir; başına kalır, yanarsın valla! Burada bütün yöre halkı Mormon oğlum… Hepsinin ikişer üçer karısı var!”
       İşte, gergedanların dünyasında bu ve buna benzer nice ilginç olaylar yaşanmaktadır kim bilir? O zamanlar birer “Sabotör” olarak gö­rev yapan böceklerin, şimdilerde gerçek birer dinleme aracı olarak kullanıldığını pek çok kişi belki de bilmiyordur…
       Yer, iklim ve bölge şartlarına göre değişik cins ve boyutlarda imal edilme zorunluluğu olan bu küçük, akıllı ve yapay böcekler, bugünler­de oldukça başarılı hizmetler görmekte…
       Yine de benden size tavsiye; öyle otel odanızda, evinizde veya bahçenizin bir köşesinde, birdenbire karşınıza çıkıveren karafatmaları, hamamböceklerini falan görecek olursanız, iyice bir tetkik edin! Ne olur, ne olmaz… Dinleniyor olabilirsiniz!
       Geçtiğimiz yıl bu vakitler, nedense bizim evde de önemli sayıda karafatma peyda oldu. Neyse ki, görmüş geçirmiş, tecrübeli hanım ta­rafından derhal icabına bakıldı ve cesetlerin üzerinde yapılan morfolo­jik tetkikler temiz çıktığından dolayı rahat bir nefes aldık.
       Aslında, bu dünyanın isimlerinin afişe edilmesi olağan işlerden değil­dir ve pek de yakışık almaz. Onun karafatmalarla olan dostluğundan ve tuvalette çıkardığı birtakım gürültülü seslerden dolayı, yüreğimin bir köşe­sinde kalmış ufak bir eziklik var. Bana ismini ısrarla sorsanız dahi, asla açıklamam mümkün değil! Hem, ne yapacaksınız ki ismini? Dünyanın her tarafına yayılmış en büyük gergedan sürüsünün bir bireyi…
       Ancak, ona ve onun gibi hâlâ oralarda otlamaya çalışan gerge­danlara bir mesajım var; bundan sonra daha dikkatli olsunlar ve otel böceklerinin artık bizden yana olduklarını bilsinler! Yoksa, üç tane hamamböceği ile iki tane karafatmayı talimatlandırıp, başına da bir ta­ne sivrisinek diktik miydi, feleklerini şaşırırlar alimallah!

(*) Birden fazla kadınla evlenebilme prensibini kabul eden Mormonlar’ın yaşadığı yer, Utah eyaletinin Ogden şehridir. Mormon âdeti, kadın cinsinin bekar kalmasını hiçbir suretle kabul etmemektedir. Kiliseleri, ilginç evleri ve Peygamberler Evi görülmesi gereken yerlerdendir.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz