Hareketli Bir Gün!..

H

       “İstihbaratçının işi zordur, çok zordur… Şaka değil, bazen yirmi dört saat bile yetmez. Bir keresinde tam üç buçuk gün uyumadığımı bilirim; sonradan dört gün uyuyarak farkı lehime çevirmiştim ya her neyse! İstihbaratçı sürekli hareket halindedir; miting var derler sokağa fırlar, bayram var derler yine sokağa fırlar. Sonunda takdir de edilirsin, tekdir de yersin!..”

       “Önder-1… Önder-1… Merkez!”
       “Önder-1 dinlemede!”
       “Durum nasıl?”
       “Kalabalığın bir kısmı dağılarak yan sokaklara kaçtı… Emniyet müdürü ile birlikteyim… Tamam!”
       “Önder-2 ile temas kurdun mu?”
       “Henüz kurmadım Merkez! Fakat arayacağım… Tamam!”
       ……………
       “Önder-2… Önder-1!”
       “Temiz bir kanala gel Önder-1… Tamam!”
       “Hastaneden ne haber? Bir gelişme var mı?”
       “Haber yok Önder-1… Bekliyoruz… Tamam!”
       “Anlaşıldı… Bir gelişme olursa haber ver!”
       …………….
       “Önder-1… Önder-2… Önder-3!”
       “Ne var Önder-3?”
       “Biriniz beni alsın!”
       “Ne oldu ki? Araçlar bize gerekli… Merkez’e söyle… Tamam!”
       ………………
       “Merkez… Merkez… Önder-3!”
       “Seni duydum Önder-3… Devam et!.”
       “Merkez… Birinci Şube’nin arabası zaten küçük… Beş kişiler…”
       “Eee… Ne olmuş?”
       “Bir de ben, altı… Çok sıkışıyoruz, olmuyor Merkez!”
       “Tamam, tamam… Bildiri ve afiş örnekleriyle tutanak suretlerini aldıktan sonra ayrıl!”
       …………….
       “Önder-1… Önder-2… Önder-3!”
       “Yine ne var Önder-3?”
       “Merkezi duydunuz… Beni almayı unutmayın haa!”
       “Anlaşıldı Önder-3… Benzinlik kavşağına doğru gel!”
       …………….
       “Önder-1… Önder-2…”
       “Dinliyorum Önder-2… Ne oldu?”
       “Her üçü de kaybedildi… Kurtaramadılar!”
       “Jandarma ne yapıyor… Çevirmediler mi?”
       “Henüz değil! Birlikler yetersizmiş… Tugaydan yardım istemeyi düşünüyorlar… Merkez’e ilettim!”
       “Merkez ne dedi?”
       “Ne diyecek… Kurmay Başkanı ile bir görüşeyim dedi…”
       “Anlaşıldı… Anlaşıldı Önder-2… Tamam!”
       ………………
       Günün yarıdan fazlası bu şekildeki telsiz konuşmalarıyla geçmişti. Şimdi ise hepimiz merkeze dönüyorduk. Çok geçmeden dış kapıdan içeriye girmiş ve Merkez’in odasında toplanmıştık.
       O sırada, yan bahçeye bakan pencerenin kenarında duran iki ufak begonyayı sulamakla meşguldü. Çiçekleri seviyordu…
       Ancak, kahrolası çiçekler bir türlü istediği gibi büyümüyorlardı. Gerçi, sularını aksatmadan veriyor, ilaçlarını hiç eksik etmiyor, hatta daha çabuk büyüsünler diye zaman zaman yapraklarını dahi çekiyor­du, ama çiçekler bir türlü büyümüyordu.
       İşini bitirdiğinde, kafasını çevirerek, sorgu dolu gözlerle bize bakarak;
       “Geçmiş olsun… Bitti değil mi?” diye sordu.
       Tam o anda, servis yapmakta olan görevli içeriye girerek;
       “Çay getirdim,” dedi.
       Ona;
       “Sağ olasın!” diye yanıt verdi.
       Hepimiz sessizce onu izliyorduk. Yokluğumuzda, bizim için bir şeyler hazırladığı belliydi. Masasına oturdu. Bir taraftan çayını yudumluyor, bir taraftan da özel defterini hızlı hızlı karıştırıyordu.
       Sonunda aradığını buldu. Bardaktan son yudumunu da aldıktan sonra, koltuğuna yaslandı ve yüksek sesle okumaya başladı. Zaman zaman defterden başını kaldırıyor ve tek tek yüzümüze bakıyordu.
       “Arkadaşlar! Sizin de bildiğiniz gibi, 5 Ocak 1978 tarihinde, De­mokrat Parti’nin desteğiyle kurulmuş olan Üçüncü Bülent Ecevit Hü­kümeti, devrini tamamladı ve yerini, 12 Mart 1971’den sonra vücut bul­muş on birinci hükümete yani altıncı Süleyman Demirel hükümetine bıraktı…”
       Birden gülümsedi ve hafif bir sesle;
       “Osmanlı saltanatı gibi! Biri gidiyor, öteki geliyor; değişen hiçbir şey yok! Eski tas, eski hamam, tellaklar da aynı,” diye söylendi.
       Sonra okumasına devam etti:
       “Dokuz yılda, tam on bir T.C. hükümeti… Oysaki ülke; sağ ve sol aşırılık, bölücülük, gericilik, silahlı şiddet eylemleri, mezhep çatışmala­rı, siyasal terörizm, devletin içinde kutuplaşma hareketleri, gençlik bunalımları, genel asayiş sorunları…”
       Şöyle bir durdu. Geniş bir nefes alarak tekrar devam etti:
       “İç düşmanlar, dış düşmanlar… vs. ile öyle bir yüklenmiş ki, gerçekten iyi niyetli devlet adamlarının bile ellerinden bir şey gelme­mesi normal.”
       Boyuna uygun bir oturak temin edemediği için, uzun süre yumuşak koltukta oturması belini ağrıtıyordu. Onun için ayağa kalktı ve defter elinde odanın içerisinde yürümeye koyuldu.
       Bir taraftan da okumasını ve konuşmasını sürdürüyordu:
       “Anarşi beş binin üzerinde can almış! Trafik anarşisi veya kan davası falan değil. Bu canları alan sadece anarşi! Ünlü eşkıya Hamido’lar, Hekimo’lar dağları terk etmek zorunda kaldılar. Artık yerle­rinde, şu veya bu görüşün genç militanları kol gezmekte…”
       Okudukça dertlendiği ve canının sıkıldığı, çıkardığı “Off… off!” ses­lerinden ve giderek aralarındaki mesafenin daraldığı kaşlarının hareketinden belli oluyordu.
       Sanki ezberlemek istiyormuş gibi bir süre kitaba takılı kaldı:
       “Sadece 1979 yılında; yüz on iki öğrenci yürüyüşü ve mitingi, yüz on sekiz işgal ve boykot olayı gerçekleşti. Aynı şekilde işçiler de boş durmadılar ve bir o kadar grev ve işgal olayını gerçekleştirip, yirmi beş civarında da yürüyüş ve miting tertiplediler. Tabii ki, bunların büyük çoğunluğu, kanunsuz ve izin alınmadan yapılmış eylemler…”
       Küçük odanın içinde, dolap beygiri gibi tekdüze dönmekten sıkıl­dı, tekrar masasına oturarak okumasını sürdürdü:
       “Bir milyonun üzerinde silah yakalandı! Peki, bu silahlar içeriye nasıl girdi, hangi parayla satın alındı? Sağ ve sol uçlarda boy gösteren legal ve illegal örgütlerin, partilerin, sendikaların, derneklerin sayısı binleri geçti. Hele hele, bütün bunlar yetmezmiş gibi, görüşülmek üze­re Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk edilen dosyaların sayısı dur­madan kabarıyor. Hepsinin içlerinde, karanlık işler yazılı, ama yüzler hep tanıdık! Her çeşit kaçakçılık, rüşvet, yolsuzluk, suiistimal, parti­zanlık, nüfuz ticareti… vesaireden oluşan tam yüz iki, yok yok yüz üç dosya, siyasilerimizin emir ve görüşlerine hazır bekliyor. Daha doğru­su bekletiliyor. Bugüne kadar bunların hiçbirisi ele alınıp da görüşül­medi. Tozlu raflarda öylece kalakaldı…”
       Sonra birden, yanı başındaki duvarda asılı olan Saatli Maarif Takvimi’ne doğru dönerek;
       “Bu da, ‘1 Mayıs-Bahar Bayramı’ diyor. Bunun neresi bayram? Bahar Bayramı mı, yoksa…”
       Altından iyice kaymış olan minderini düzelttikten sonra;
       “Bugün, bölge sorumluluk sahamızda tam on yedi olay meydana geldi ve bu arada üç kişi de canından oldu. Kırılanların, yakılanların, devrilenlerin, taşlananların haddi hesabı yok! Ne acı bir tablo değil mi?”
       Aklından, artık unutulmaya yüz tutan, seneler öncesinin bahar bayramlarını geçirdiği anlaşılıyordu:
       “Güzel olurdu,” diye mırıldandı. “Gerçekten güzel olurdu! Emeklisi çalışanı, işçisi memuru, yaşlısı genciyle bu bayramı kutlamak… Öz­gürce, içtenlikle, tadını kaçırmadan…”
       Ardından, saatine baktı ve mesaisinin bitmiş olduğunu fark etti. Eve geçmeden önce fırına uğrayıp ekmek alacağını söyledi. Masasını sessizce topladı. Oda kapısından çıkarken, geriye döndü, baktı:
       “Raporlarınızı yazdıktan sonra masama koyun. Ben yarın sabah bakarım,” dedi ve “Merkez” olmanın rahatlığı içinde, duyduğumuz yor­gunluğun kollarına bizi terk ederek gitti; acı bir kahve bile ısmarlama­dı!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz