Prens Nıelson İle Dişi Tilki
Prens Nıelson İle Dişi Tilki

Prens Nıelson İle Dişi Tilki

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Çok eski çağlarda, kuzey ülkelerinden İsveç’te büyük bir kral yaşıyormuş. Kralın üç yetişkin oğlu varmış. Ülkesi zenginmiş. Bütün ülke halkı ve saraydaki asilzadeler mutlu yaşıyorlarmış. Ama bu durum böyle devam etmemiş; bir gün kralın gözleri kör olmuş.
       Komşu ülkelerden, hatta daha uzak ülkelerden çok sayıda doktor gelmiş. Kralın gözlerini muayene etmiş ve birtakım ilaçlar vermişler. Ama ne yazık ki, hiç birinin bir faydası olmamış. Kralın dünyası karanlık kalmış. Artık bütün ümitlerin kesildiği bir sırada, bir gün, çok yaşlı bir adam gelip kralın gözlerini muayene etmiş ve demiş ki:
       “Haşmetli Kralım, sizin gözleriniz açılabilir, ama tatlı sesli Beyaz Kuş’u bulmanız ve sesini dinlemeniz şart…”
       Kral ve yanında duran üç prens hemen sormuşlar:
       “Nerede yaşar bu tatlı sesli Beyaz Kuş?”
       Yaşlı adam karşılık vermiş:
       “Bu kentten bir aylık mesafede, bir derebeyinin sarayında… Ancak derebeyi çok zalim ve kötü kalpli bir adamdır. Kuşu kimseye vermez. Ancak çok yiğit bir genç gidip kuşu habersizce çalabilirse ona bir şey diyemem!”
       Bu sözler üzerine kralın büyük oğlu hemen atılmış:
       “Gidip Beyaz Kuş’u getirecek ve babamın gözlerini açacağım.”
       Ertesi gün, büyük prens zırhlarını kuşanmış; kuvvetli bir ata binmiş; yanına bir torba dolusu altın almış ve yola çıkmış. Tam on beş gün, bıkmadan usanmadan at sürmüş. Dağ başlarındaki eski evlerde, ıssız kulübelerde kalmış. Bazen günlerce yiyecek bir şey bulamamış. Ama yılmadan yoluna devam etmiş. On beşinci gün, ormanlar içinde kurulmuş büyük bir ev görmüş. Kapıyı çalmış. Meğer o ev kumarbazların, sarhoşların ve kötü insanların yatağıymış. Genç prens içeri girince, ancak bir ocak başı, bol yiyecek ve eğlence bulmuş. Hemen oturup yemek yemiş, şarap içmiş. Biraz sarhoş olunca da, ne amaçla yola çıktığını unutmuş. Oradaki kumarbazlarla zar atmış, kâğıt oynamış. Oynadıkça hırsı artmış; hırsı arttıkça oynamış. Acıktıkça tuzlu etler yemiş, yedikçe susamış, susadıkça şarap içmiş. Kendisinin bir prens olduğunu, görevinin babasına yardım olduğunu unutmuş; ormandaki evde kalmış.
       Büyük prensin gidip geri gelmediğini görünce, ortanca prens de babasından izin alıp yola çıkmış. On beş gün süreyle yoluna devam etmiş. Çeşitli yokluklara, açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa katlanmış. Ama on beş gün sonra, o da aynı eve gelip ağabeyini görmüş ve onun gibi kumara, içkiye dalmış; babasına karşı yüklendiği sorumluluğu unutmuş.
       Ortanca kardeşin de gidip geri dönmediğini görünce, genç Prens Nielson babasından izin istemiş. Kral, üç oğlu arasından en çok Nielson’u severmiş. Ağabeylerinin başına gelenlerin ne olduğunu bilmediğine göre, gitmemesi gerektiğini sevgili oğluna anlatmaya çalışmış. Ama Nielson diretmiş; babasına yalvarmış. Sonunda babası onun da gitmesine izin vermiş.
       Nielson da, on beş günlük zor bir yolculuktan sonra, ağabeylerinin kalmakta olduğu orman evine varmış. Her iki prensi de orada görüp kendileri ile konuşmuş. Demiş ki:
       “Babamız iki gözü kör olduğu halde size güvenip Beyaz Kuş’u bulmaya gönderdi. Siz ise gelmiş burada kumar oynuyor, sarhoş oluyorsunuz. Yazıklar olsun size. Haydi, zarları ve şarap testilerini bırakın da, birlikte gidip Beyaz Kuş’u bulalım.”
       Ağabeyleri Nielson’un sözlerine gücenmişler. Sert sözlerle onu başlarından savmışlar. Orman evinin sahibi, genç prense yaklaşıp demiş ki:
       “Dağlarda dolaşıp olmayacak bir işin peşinde koşmanın ne faydası var? Buyurun evimde kalın, istediğiniz kadar şarap için, kumar oynayın; keyfinize bakın…”
       Bu sözler Nielson’a hiç etki etmemiş. Genç adam ev sahibini azarlamış. Ardından dışarı çıkıp atına binmiş ve yeniden yola koyulmuş.
       O gün de gece yarısına kadar atını sürüp yol almış. Gece yarısı bir ağacın altına uzanıp uyumuş. Sabahın ilk ışıkları ile uyanıp tekrar yola koyulmuş. Biraz ilerledikten sonra, kulağına bir ağlama sesi gelmiş. Bir de bakmış ki, dişi bir tilki, bir avcının tuzağına yakalanmış can acısıyla ağlıyormuş.
       Nielson tilkiye acımış. Hemen atından inip hayvancağızın bacağını tuzaktan kurtarmış.
       “Haydi, gidip yavrularına süt ver,” diye onu serbest bırakmış.
       Dişi tilki genç prensin bu davranışından çok memnun kalmış. Demiş ki:
       “Prens Nielson, senin kim olduğunu ve nereye gittiğini biliyorum. Yavrularıma süt verir vermez gelip sana yardım edeceğim.”
       Bu sözlerden sonra tilki, kuyruğunu dikip kaçmış gitmiş…
       Nielson o gün akşama kadar yoluna devam etmiş. Akşamüstü Beyaz Kuş’un saklı olduğu şato uzaktan görünmüş. Aynı anda tuzaktan kurtardığı tilki de ortaya çıkmış. Prense yaklaşıp demiş ki:
       “Tatlı sesli Beyaz Kuş işte bu şatodaki bir odada yaşıyor. Ama içeriye girmek istersen kapıdaki nöbetçiler seni asla bırakmazlar. Şu üç buğday tanesini al. Şatonun kapısından girer girmez, nöbetçilerin oturduğu odaya bir tanesini at. Bütün askerler uykuya dalacaklar. O zaman merdivenlerden tırmanıp şatonun batı yöndeki kulesine çık. En üst kattaki odada, Beyaz Kuş’un yanında da beş asker vardır. İkinci buğdayı o odaya at. Sonra içeri girip üçüncü buğdayı kuşun kafesine at. Kafesi açıp kuşu çıkar. Hiç okşamadan aşağı indir. Atına atla ve hemen buradan uzaklaş. Çünkü buğdayların etkisi ancak altı saat sürer. Askerler uyanınca peşine düşeceklerdir. Eğer yakalarlarsa seni öldürürler…”
       Prens, tilkiye teşekkür edip yola çıkacağı sırada, tilki arkasından bir daha seslenmiş:
       “Unutma Prens Nielson… Kuşu okşamayacaksın…”
       Nielson şatoya sokulmuş. Ayaklarının ucuna basarak nöbetçilerin odasına bir buğday tanesi atmış. Askerlerin hepsi uykuya dalmışlar. Hemen merdivenlere tırmanıp en üst kata çıkmış. Orada, Beyaz Kuş’un olduğu odaya da bir buğday tanesi atmış. Beş asker de derin bir uykuya dalmışlar. Prens içeri girip son buğday tanesini de kuşun kafesine atmış. Kuş da uyuyup kalmış. Usulca hayvanı kafesinden çıkarıp almış ve merdivenlere doğru yürümüş. Ama kuşun tüyleri o kadar güzelmiş ki, kendini tutamamış; beyaz, ipek gibi parıltılı kanatlarını okşayıvermiş.
       O anda kuş, gözlerini açıp bağırmaya başlamış. Kuşun sesini duyan bütün askerler de uyanmışlar. Nielson Beyaz Kuş’u alıp kaçmak istemiş ama hemen yakalanmış ve zindana atılmış.
       Karanlık, rutubetli mahzende ümitsiz bir halde beklerken, birden bire mahzenin penceresinden tilkinin sesini duymuş:
       “Prens Nielson… Sen hiç de akıllı bir genç değilmişsin… Sana ne söylemiştim? Kuşu sakın okşama dememiş miydim? İşte bak, başına neler geldi. Neyse, şimdi beni iyi dinle; canını kurtarman için bir tek yol var. Yarın seni derebeyinin karşısına çıkaracaklar. Sana ne sorulursa sorulsun, ‘evet’ cevabını ver… Sonra yine buluşuruz…”
       Tilki bunları söyleyip kaybolmuş. Sabah olunca muhafızlar gelip Nielson’u derebeyinin karşısına çıkarmışlar. Nielson sorulan her soruya ‘evet’ diye karşılık vermiş.
       Derebeyi sormuş:
       “Şatoma Beyaz Kuş’u çalmak için mi geldin?”
       “Evet.”
       “Askerlerime görünmeden kuşun bulunduğu odaya kadar girip onu kafesten çıkarabildiğine göre, sen dünyanın en usta hırsızı olmalısın?”
       “Evet.”
       “Öyleyse seni astıracağım. Ama eğer komşu derebeylikte esir olan dünyanın en güzel prensesini çalıp bana getirirsen seni affederim. Nasıl bu şartı kabul ediyor musun?”
       “Evet.”
       Bu sözler üzerine Nielson serbest bırakılmış. Atına binip yola çıkmış. Tam komşu derebeyinin şatosuna yaklaştığı sırada, tilki yeniden görünmüş. Prense demiş ki:
       “Şimdi sana üç tane daha buğday vereceğim. Birini şatonun nöbetçi odasına, ikincisini doğu kulesinde, en üst kattaki odaya, üçüncüsünü de prensesin yatağına atacaksın. Hepsi uyuyunca prensesi kucaklayıp aşağıya indirecek ve hemen kaçacaksın. Ama sakın prensesi öpeyim deme…”
       Nielson anladığını söyleyip uzaklaşırken, tilki yine arkasından seslenmiş:
       “Sakın prensesi öpeyim deme Prens Nielson…”
       Prens, tilkinin söylediği şeylerin hepsini yapmış, güzel prensesi kucağına alıp odadan çıkacağı sırada dayanamayıp da onu öpmese her şey yolunda gidecekmiş. Ama öper öpmez kız uyanıp bağırmaya başlamış. Onun sesini duyan bütün hizmetçiler ve askerler de uyanmış ve Nielson’u yakalayıvermişler.
       Bir saat sonra, şatonun zemin katındaki bir mahzende düşünüp yaptığı hatalardan dolayı kendi kendine kızarken, genç prens, tilkinin sesini duymuş. Başını pencereye çevirmiş.
       Tilki bu kez daha hiddetli bir sesle Nielson’u azarlamış:
       “Sen çok dikkatsiz bir gençsin,” demiş. “Böyle yaparsan babanı körlükten kurtaramayacaksın. Neyse, şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle: Yarın derebeyinin karşısına çıkınca, sorulan soruların hepsine yine aynı yanıtı ver. Sonra yine görüşürüz…”
       Ertesi gün, muhafızlar gelip genç prensi derebeyinin karşısına çıkarmışlar. Zalim derebeyi sormuş:
       “Şatoma güzel kızımı çalmak için geldin değil mi?”
       “Evet.”
       “Hiç kimse duymadan onun odasına kadar sokulabildiğine göre, sen dünyadaki hırsızların en beceriklisi olmalısın?”
       “Evet.”
       “O halde seni astıracağım. Ama eğer bana komşu derebeyinin altın nallı atını çalıp getirirsen canını bağışlarım. Nasıl… Bu şarta razı mısın?”
       “Evet.”
       Bu söz üzerine Nielson’u serbest bırakmışlar. O da hemen atına atlayıp yola çıkmış. Komşu derebeyliğin şatosunu gördüğü anda, tilki ortaya çıkmış ve genç prense üç buğday daha vermiş. Sonra demiş ki:
       “Bak Prens Nielson… Bu sefer çok dikkatli olmalısın. Altın nallı at, şatonun güney kulesinin en alt katındaki ahırdadır. Atın yanı başında altından yapılmış, çok süslü bir eyer göreceksin. Eğer o eyeri de almak istersen, at kişneyecek ve bütün şato halkını uyandıracaktır. O zaman artık babanın gözlerini kurtarmak için hiçbir şey yapamazsın. Çünkü bir daha sana yardım etmem!”
       Nielson tilkinin haklı azarlamalarına karşılık vermeden yoluna devam etmiş. Şatonun kapısından gizlice içeri süzülüp nöbetçilerin odasına bir buğday tanesi atmış. Askerler uykuya dalınca, güney kulesine gidip ahır kapısından içeriye bir buğday tanesi daha atarak seyisleri uyutmuş. Sonra altın nallı atın bulunduğu ahır kısmına da üçüncü buğdayı atmış. Atın yularını çözmüş. Tam dışarı çıkacağı sırada, gözü altın eyere ilişmiş. Nielson o zamana kadar böyle değerli bir sanat eseri görmemiş olduğu için, ister istemez elini eyere doğru uzatmış. Ancak tam ona dokunacağı sırada, kendisinden yardım bekleyen babasını ve tilkinin sözlerini hatırlamış. Hemen elini geri çekmiş. Atı arkasından çekerek dışarı çıkarmış.
       Tilki onu şatonun dış kapısında bekliyormuş. Prensin atla birlikte çıktığını görünce;
       “Bravo Prens Nielson!” demiş. “Artık büyük amaçlar peşinde koşarken küçük çıkarları düşünmemeyi öğrendin. Olgun bir insan oldun sayılır. Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?”
       Nielson karşılık vermiş:
       “Hemen Beyaz Kuş’un bulunduğu şatoya gidip kuşu alacak ve babama götüreceğim.”
       Tilki, genç prense üç tane buğday vermiş ve demiş ki:
       “Aferin… Asıl amacın bu… Her şeyden önce Beyaz Kuş’u alman gerekir. Ama yolunun üzerindeki şatodan dünyanın en güzel kızını almak istemiyor musun?”
       “Hayır… Zaman kaybederim…”
       “Çok haklısın… Ama o kız, seni gördüğü günden beri senden başkası ile evlenmemeye yemin etti. Kızcağızı zorba derebeyinin elinden kurtarman gerek.”
       Bu sözlerden sonra tilki, genç prense üç buğday tanesi daha vermiş. Mutlaka güzel kızı kurtarmasını istemiş.
       Beraberce önce kızın esir tutulduğu şatoya gitmişler. Nielson üç buğdayla içeri girip askerleri uyutmuş; kızı kurtarmış. Hemen altın nallı ata binip yıldırım gibi oradan uzaklaşmışlar.
       Beyaz Kuş’un bulunduğu şatoya gelince, Prens Nielson üç buğdayla birlikte içeri girmiş ve aynı yöntemle kuşu kaçırmış. Altın nallı ata binip hemen oradan da uzaklaşmışlar.
       Büyük ormanın kenarına varınca, tilki demiş ki:
       “Burada yollarımız ayrılıyor. Size mutluluklar dilerim. Bundan sonra da başınıza bir felâket gelirse, ‘Dişi tilki yardıma koş’ diye bağırın, hemen gelirim. Ama eğer sözümü iyi dinlerseniz her işiniz yolunda gider.”
       Prens Nielson, tilkiye çok teşekkür etmiş. Sonra sormuş:
       “Her işimizin yolunda gitmesi için ne yapmamız lazım?”
       Tilki karşılık vermiş:
       “Hiç kimsenin kumar borcunu ödeyip hayatını kurtarmayacaksın.”
       Bu sözleri söyler söylemez tilki ortadan kaybolmuş.
       Nielson, tilkinin sözlerinden bir anlam çıkaramamış ve az sonra da unutmuş. Çünkü yavaş yavaş kardeşlerinin kaldığı orman kumarhanesine yaklaşıyormuş.
       Güzel kız ve Nielson, altın nallı atın üstünde orman evine yaklaşmışlar. Beyaz Kuş, Nielson’un omzunda oturuyor ve tatlı bir sesle ötüyormuş.
       Büyük kumarhanede onları hiç kimse karşılamamış. Herkesin suratı asıkmış. Bu neşesizliğin sebebini sorunca, Nielson şu karşılığı almış:
       “Kumarhanenin sahibi, bugün iki genç prensi astıracak…”
       Nielson’un içi sızlamış. Sözü edilen prenslerin kendi ağabeyleri olduğunu anlamış.
       “Neden?” diye sormuş.
       “Çünkü prensler kumar borçlarını ödeyemiyorlarmış. Paramız bitti, diyorlarmış…”
       Bu sözleri duyunca, Nielson hemen kumarhane sahibine koşmuş ve istediği parayı vererek kardeşlerini kurtarmış. Onları bir kenara çekip şu sözleri söylemiş:
       “Ayıp size… Büyük bir kralın oğlu olduğunuz halde, bu haydut yatağına gelip vaktinizi boşuna harcadınız. Babamız gözleri için ilaç beklerken, siz burada keyif sürdünüz. Olup bitenleri hiç kimse duymasın; aramızda bir sır olarak kalsın. Haydi, şimdi gelin sizi evleneceğim kız ile tanıştırayım.”
       İki ağabey içlerinden Nielson’a çok kızmışlar, ama hiç karşılık vermemişler. Birlikte dünyanın en güzel kızının yanına gitmişler. Nielson onlara başından geçenleri anlatmış. İki ağabey Nielson’u çok kıskanmışlar. İkisinin de gözü bir güzel kıza, bir altın nallı ata, bir de Beyaz Kuş’a kayıyormuş. Sonunda aralarında konuşup bir tuzak kurmuşlar. Bir gece yol yorgunluğunu gidermek için uyumakta olan Nielson’un üstüne çullanmışlar ve sıkıca bağlamışlar; ölüme terk etmişler. Güzel kıza da demişler ki:
       “Eğer burada olup bitenleri kimseye anlatırsan, seni hemen öldürürüz. Hiç sesini çıkarmayacaksın.”
       Zavallı kız ağlamaya başlamış, ama karşı da koyamamış.
       Böylelikle yola devam eden iki prens, durup dinlenmeden aralarında da tartışıyorlarmış. Çünkü hangisinin güzel kızı, hangisinin altın nallı atı alacaklarına bir türlü karar veremiyorlarmış.
       Sonunda ülkenin başkentine varmışlar. Babalarına Beyaz Kuş’u getirdiklerini söylemişler. İhtiyar kral oğullarını sevinçle karşılamış. Ama Beyaz Kuş, Nielson’dan ayrıldığından beri hiç ötmüyormuş. Onun için ihtiyar kralın gözleri açılmamış; yine kör kalmış. Altın nallı at ise, yanına hiç kimseyi yaklaştırmıyormuş. Önden gelenleri ısırıyor, arkadan yanaşanları tekmeliyormuş. Güzel kıza gelince, o da durup dinlenmeden ağlıyor, fakat hiç konuşmuyor, yemiyor, içmiyormuş.
       Kral oğullarına, Nielson’u görüp görmediklerini sormuş. İki prens, ağız birliği ile yalan
söylemişler:
       “Büyük bir ağacın dalında sallanırken gördük. Ormandaki kumarhanenin sahibine borçlanmış. Borcunu ödemeyince de kumarhanenin sahibi onu astırarak öldürmüş…”
       Kral, çok sevdiği küçük oğlunun başına gelenleri öğrenince daha çok üzülmüş. Hastalanıp yatağa düşmüş.
       İki prens, bu kez kafa kafaya verip tahta kimin geçeceğini tartışmaya başlamışlar. Çünkü kral çok yaşayacak gibi görünmüyormuş.
       Tüm bu olaylar olup biterken, Nielson elleri ve kolları sıkı sıkıya bağlı olduğu halde, kuzey ormanının karlı buzlu bir köşesinde yatıyormuş. Bir ara, iki korkunç beyaz ayı gen prensin yanına kadar sokulmuşlar. Neredeyse Nielson’u parçalayıp yutacaklarmış. Zaten genç prensin ağabeyleri de, onun sonunun böyle olmasını istiyorlarmış. Ama işte tam o anda, Nielson tilkiyi hatırlamış ve “Dişi tilki, yardımıma koş…” diye bağırmış.
       Birden ağaçların altından tilkinin sesi duyulmuş:
       “Ayı kardeşlerim, ona dokunmayın… O bütün hayvanların ve zavallı insanların dostu Prens Nielson’dur. Hain kardeşleri genç prensi bağlayıp kaçtılar…” demiş.
       Her iki ayı da bu sözleri duyunca, prensin daha da yakınına gelip, keskin dişleriyle onu bağlayan ipleri kesip koparmışlar. Tilki demiş ki:
       “Başına bunların geleceğini biliyordum. Onun için hiç peşini bırakmadım. Ağabeylerini kurtarman hata değil. Ben de olsam senin yaptığını yapardım. Ama bütün bu olup bitenleri baban duyunca ağabeylerine vereceği cezayı önlemeye kalkma sakın! O zaman seni hiç kimse kurtaramaz.”
       Bu sözlerden sonra tilki ve ayılar oradan uzaklaşmışlar.
       Nielson da yaya olarak başkente doğru yola çıkmış. Saraya yaklaşınca, bir eskiciden eski bir elbise almış, üzerine geçirmiş. Bir de çekiç bulup beline takmış. Doğru sarayın ahırlarına girmiş. Seyis başına demiş ki:
       “Ben at bakıcısı ve nalbandım. Karnımı doyuracak kadar yemek verirseniz, sarayın ahırlarında çalışırım.”
       Seyis başı bu genç adamdan ilk bakışta hoşlanmış:
       “Gel bakalım,” demiş. “Eğer iyi bir at bakıcısı isen, altın nallı atın huysuzluğunun neden ileri geldiğini hemen anlarsın…”
       Nielson, nalbant kılığında ata yaklaşmış.
       O zamana kadar yanına hiçbir insanı yaklaştırmayan altın nallı at, sevinçle kişnemeye ve yerinde tepinmeye başlamış. Gelip Nielson’un göğsüne başını sürmüş; oyunlar yapmış. Genç prensin verdiği her şeyi yemiş.
       Bütün saray halkı olup bitenleri ilgiyle ve hayretle seyretmişler. Nielson orada duran seyis başını yanına çağırmış. Onu altın nallı ata göstererek demiş ki:
       “Şimdiden sonra senin bakımını bu adam yapacak… Ona iyi davranmalısın!”
       At hemen seyis başına yaklaşmış. Başını göğsüne sürerek, bundan sonra dost olduklarını göstermiş.
       Saray halkı şaşkınlıktan küçük dillerini yutacak hale gelmişler. Genç nalbanda sormuşlar:
       “Bunu nasıl yapabildin? Yoksa sen büyücü müsün?”
       “Hayır,” diye Nielson karşılık vermiş. “Ben bütün hayvanların dilinden anlarım…”
       Sarayın baş muhafızı da o sırada orada bulunuyormuş. Bu sözleri duyunca sormuş:
       “Kuşların dilinden de anlar mısın?”
       “Elbette,” diye Nielson karşılık vermiş.
       Hemen genç nalbandı alıp kralın odasına götürmüşler. Beyaz Kuş, ötmediği halde, geldiğinden beri kralın tahtının yanında duruyormuş. O sırada güzel kız da oradaymış.
       Nielson, taht salonundan içeriye adımını atar atmaz, Beyaz Kuş ve güzel kız onu görüp tanımışlar. Kızcağız günlerden beri ilk kez gözlerinin yaşını silmiş. Beyaz Kuş da bir kanat çırpışıyla uçup onun omzuna konuvermiş.
       Nielson, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi sormuş:
       “Bu kuşun nesi var? Hiç hasta gibi görünmüyor bana…”
       Kral, bu sesi duyunca irkilmiş. Çünkü oğlu Nielson’un sesini hemen tanımış. Ama hiç ses çıkarmamış. Çünkü oğlunun öldüğünü sanıyormuş. Gözleri de görmediği için, odasına girenin bir nalbant olduğunu sanıyormuş.
       Baş muhafız demiş ki:
       “Kralımızın gözleri görmüyor. Eğer bu kuş tatlı sesi ile biraz ötse, kralımızın gözleri açılacak. Ama kuşu getiren prensler, onun nasıl öteceğini bilmiyorlar…”
       Nielson, karşılık vermeden önce kralın yanına sokulmuş. Babasının hâlâ kör olduğunu anlayınca içi sızlamış. Ağabeylerine kızmış. Sonra demiş ki:
       “Bütün sorun bu ise çok kolay… Ben hemen şimdi kuşun ötmesi için gerekeni yaparım. Ama önce kuşu getiren prensler buraya gelmeli.”
       Kral emir verip hemen prensleri çağırmış. Nielson’un iki ağabeyi koşa koşa gelmişler. Ancak nalbant kılığındaki kardeşlerini tanıyamamışlar. Zaten onun şimdiye kadar çoktan kurtlar ve ayılar tarafından parçalanmış olduğunu sanıyorlarmış.
       Nielson onlara demiş ki:
       “Sayın prenslerim, bu kuşu nerede buldunuz?”
       Prensler, kardeşlerinden dinlemiş oldukları hikâyeyi ve kuşu nerede bulduklarını anlatmışlar. Ancak genç nalbant onların sözünü kesmiş:
       “Kuş şimdi benim kulağıma fısıldadı,” demiş. “Anlattıklarınız doğru değilmiş. İşin doğrusunu dünyanın en güzel kızı biliyormuş…”
       Daha ilk gördüğü andan itibaren sevgili prensini tanımış olan güzel kız bu sözlere hiç karşılık vermemiş. Ama iki ağabey, hiddetlenip bağırmışlar ve nalbandı dışarı atmak istemişler. Kral hemen söze karışıp güzel kıza sormuş:
       “Nalbant’ın söyledikleri doğru mu kızım? Gerçeği biliyorsan anlat…”
       Bunu duyunca güzel kız tüm olup bitenleri baştan sona anlatmış. İki hain kardeş kaçmak istemişler. Ama kralın muhafızları onları bırakmamış.
       Kız sözlerini bitirince, bu kez kral nalbanda sormuş:
       “Peki, sen kimsin? Adın nedir? Nereden gelir nereye gidersin?”
       Nalbant karşılık vermiş:
       “Beyaz Kuş ötünce gözleriniz açılacak kralım… O zaman belki de benim kim olduğumu siz anlayacaksınız…”
       Bunları söyledikten sonra kuşun pırıl pırıl kanatlarını okşamış. Tatlı sesli Beyaz Kuş birden bire cıvıltılı bir sesle ötmeye başlamış. Onun sesi havaya dağıldıkça, kralın gözlerindeki kara perde de yavaş yavaş açılmaya başlamış. Önce ışıklı çizgiler, sonra renkli ışıklar kralın gözleri önünde dans etmeye başlamışlar. Sonunda, uzun zamandan beri görmeyen gözleri tamamen açılmış. Kral karşısında duran nalbandı hemen tanımış.
       “Sevgili oğlum, demek hayattasın!” diye bağırmış.
       Baba ile oğul kucaklaşmışlar.
       Ertesi gün yapılan büyük bir düğünle Nielson, dünyanın en güzel kızı ile evlenmiş. Aynı gün kral, hain oğullarını yurtdışına attırmış.
       Beyaz Kuş, yıllar boyunca krala neşeli şarkılar söyleyip onu eğlendirmiş. Altın nallı at da yıllarca Nielson ve güzel eşine hizmet etmiş. Hep birlikte mutlu yaşamışlar…

(İsveç Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir