Şans mı… Şanssızlık mı?..

Ş

       “Gurbete çıkmak bir olay, dönmekse bambaşka bir olaydır. Giderken eller sallanır, dönüşte kollar açılır. Giderken üzüntüden akan gözyaşları, dönüşte sevincin simgesidir. Yıllar sonra tekrar Ankara’ya dönmenin sevincine, bir de uzmanlık kursuna çağırılmış olmanızın heyecanı da eklenirse… Değmeyin keyfinize!..”

       Yok kardeşim, yok… Şansımız bir başka bahara, daha doğrusu yaza kaldı. Bölge Daire Başkanlığı’ndan bu hafta gelen bir sürü evra­kın arasından bana ait bir yazı çıktı çıkmasına, ama bu yazı, benim ne zamandır dört gözle beklediğim ve içimden dışımdan ettiğim dualarla iki kere hatim indirdiğim beklentimle ilgili herhangi bir konuyu içermi­yordu.
       Şimdi siz, beklentimin ne olduğunu öğrenmek isteyeceksiniz değil mi? Daha fazla meraklandırmadan hemen söyleyeyim:
       Efendim, her devlet memuru gibi ben de, sırası gelen az şanslı ki­şilere ya da sürekli olarak o şansı yakalamış çok şanslı kişilere tahsis edilmekte olan lojmana geçmek için müracaat etmiştim.
       Dışarılarda bir yerde oturmak, kendimi, aileden ayrı yaşayan üvey evlat gibi hissetmeme neden oluyordu. Lojmanda bir daire boşalmıştı ve ben kısa bir süre sonra mutlaka oraya taşınacaktım. Olmadı… Şans işte!
       Her neyse, lojman anılarını bir başka bölüme bırakalım da, esas konumuza dönelim…
       Bu gelen yazı; daha öğreneceklerimin, görüp duyacaklarımın kâfi gelmediğini anlatırcasına, benim bir kapı daha açmama ve daha deği­şik, daha ileri bir boyuta geçmeme, sonuçta yeni yeni yetenekler ka­zanmama imkân sağlayacak bir kurs emrini içeriyordu. Belki de şansı, bu şekilde yakalamış oluyordum.
       Bilineceği üzere, her devlet dairesinde olduğu gibi, bizim teşkilât­ta da; servisin takibi ile yükümlü olduğu konuların geniş yelpazesi altında ve bilhassa, haber değerlendirmekten ziyade toplamakla gö­revli bulunan taşra personelinin, daha verimli çalışmasının temini, so­rumluluğunu yüklendikleri konulara göre uzmanlaşma durumunda olan­ların ayırımı ve onlardan ileride idareci olarak istihdam edebilmek dü­şüncesi ile alt ve temel kadroların oluşturulması… vesaire gibi bir sürü nedenlerden ötürü sürekli kurslar tertipleniyor ve bu kurslara, hemen her bölgeden özellikle seçilmiş ya da sırası gelmiş şahıslar katılıyordu.
       Bu kurslardan geçmek demek; bazı kademelere tepeden inme yerine, çalışarak, öğrenerek, sıkıntılarını bizzat yerinde çekerek yük­selme şansını yaratmak demekti. Hiç olmazsa böylelikle, astlarına ve üstlerine mahcup olma ihtimali ortadan kalkar ve şahıs, edindiği bilgi­lere tecrübesini de katarak daha bir verimli hale gelirdi. İdareci sıfatıyla bir yere oturduğu zaman da masasının hakkını verirdi.
       Bu konudaki yazılı emri alır almaz;
       “Hadi hazırlanın bakalım,” dedim. “Ankara’ya gidiyoruz!”
       Hanımın sevinci, görülecek gibiydi. Sanki kendisine cennetler bahşedilmişçesine mutluluktan havalara uçuyordu.
       Kolay değildi! Anadolu’nun en uzak ve en yoksul bölgelerinde, sev­diklerinden ayrı uzun yıllar geçirmişti. Bu zaman zarfında; gerek ufak tefek bazı özel kurslar, gerekse çocuğun doğumu da dahil olmak üzere, birta­kım farklı nedenlerle Ankara’ya gitmiş ve ailesiyle birkaç defa görüşme imkânını bulmuşsa da, yine de ona hak vermek gerekiyordu.
       Benimle birlikte kalkmış, sabah olana kadar gözleri pencerede dönüşümü beklemiş, yoklukları, tedirginlikleri, korkuları benimle birlikte yaşamıştı. Balkona çıktığında, gökyüzünü dolduran ay ve yıldızları sey­redeceği yerde, çoğu zaman, havada uçuşan rengârenk mermileri iz­lemiş, çocuğunu, sırf silah seslerini bastırmak amacıyla yüksek sesle söylediği ninnilerle büyütmeye çalışmıştı.
       Her neyse, ben de bizimkileri çok özlemiştim. Annem, babam, kar­deşlerim… Hele hele de küçük kardeşim… Şimdi büyümüş, neredeyse genç bir kız olmuştu.
       Evde gerekli bütün tedbirleri almış, özellikle taze gıdaları tıka ba­sa, acele acele yiyerek kısa sürede tüketmiş, bakıma muhtaç üç beş çiçeğimizi komşuya bırakmış ve sonra bir sabah, kapıyı vurup çıkıp gitmiştik.
       Ankara’ya uçakla gitmemiz gerekiyordu. Gerçi, o güne kadar hiç uçağa binmemiştim ve bana kalırsa karayolunu tercih ederdim, ama “Emir, demiri keser,” misali hem emre uyacak, hem de şansıma lanet ederek, gökyüzüne yükselmenin tarif edilmez heyecanını(!) ilk defa tadacaktım.
       En yakın havaalanına ulaşmak üzere, otobüsle, o çorak ve taşlı ara­ziden geçerken, çevrenin yabancısı olmadığımız manzarası, artık bize hüzün vermiyordu.
       Onlara;
       “Sakın fazla sevinmeyin, bu işin bir de dönüşü var,” demek ne­dense hiç içimden gelmemişti. Mutluluklarını bozmak istememiştim… Ne yapalım, bir günlük beylik, beylikti!
       Her tarafı kaplayan o simsiyah taşlardan oluşmuş araziden geçer­ken, şoför Hıdır’ın hanıma söylediği, “Yokdir baci… Yok-dir! Allah ka­famıza taş yağdirmişdir,” sözünü aklıma getirdiğim anda, dudakları­mın kenarında, hüzün dolu bir gülümseme peyda olmuştu.
       Zaman hızla geçiyordu. Kilometrelerce süren yol yavaş yavaş tü­kendikçe, nedense duyumsadığım mutluluk hissi azalıyor, yüreğimin ve beynimin içini bir başka tuhaf his kaplıyordu.
       Kendimi ne kadar zorlasam, içinde bulunduğum bu durumu tahlil edemiyor, tanımlayamıyordum. Bana neler oluyordu böyle?
       Hanım da işin farkına varmış;
       “Neyin var, yoksa rahatsız mısın? Yüzün sapsarı olmuş, bak şu şansa,” diye söyleniyor ve son anda bende oluşan bu değişikliği an­lamaya çalışıyordu.
       Uçağın merdivenlerine adımımı attığım anda, daha sonraki yıllar­da peşimi bırakmayarak hep karşıma çıkacak ve bana kâbus dolu saatler geçirtecek olan o hisle artık resmen tanışma vaktim gelmişti.
       Zaten, o da orada, yirmi basamak yukarıda durmuş beni bekli­yordu!

Yazar hakkında

Yorum Ekle