Havada Panik!..

H

       “Herkesin bir hobisi olduğu gibi, bir fobisi de vardır; yok diyen de yalan söyler!.. Kimi fobiler batıl inançtan kaynaklanır, kiminin genlerinden intikal etmiştir. İstihbaratçının da fobisi bir başka olur; hani şüphe kanımıza işlemiştir ya… ondan!.. Biraz fazla panik oluruz. Tamam, tamam… Ben kendi hesabıma konuşuyorum; bana ne sizin hobinizden, fobinizden canım!..”

       En cesur insanlar bile, zaman zaman korku hissine kapılmışlar ve bu korkuyu şöyle ya da böyle yenmeye çalışmışlar, belki de bunda muvaffak olamamışlardır.
       Korku, sadece cahilliğin bir eseri değildir! Çok şey bilmenin, aynı zamanda, gelecek tehlikeleri de bilmek olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
       Biz insanlar, bildiğimiz şeylerden korktuğumuz gibi, bilmediğimiz şeylerden de aynı derecede korkarız. Hiç tanımadığı, bilmediği bir bi­naya, örneğin bir mezbahaya kesilmeye giden bir koyunun, doğal ola­rak içini saran korku misali, bizler de bilmediğimiz bir yere giderken ya da tahmin edemeyeceğimiz tehlikeli durumlara atılırken, aynı korku hissini duyarız.
       Korkunun ecele faydası yoktur, ama manevi hayatı düzenlediğine ilişkin yaygın bir kanaat vardır. Örneğin; suçluları yola getirmek için, hepsi ayrı ayrı birer korku unsuru olan hapishaneler, işkenceler, çeşit çeşit cezalar icat edip, tarih boyunca milyonlarca kişiyi bu korku un­surlarıyla karşı karşıyla getirmişizdir.
       Ne zaman ki, suç işlemenin bizzat kendisinin korku olduğunu kavramaya başladığımızda, bu korkuyu yine korku vasıtalarıyla ceza­landırmanın belki de boş ve yararsız bir çaba olduğunu inşallah an­layacağız!
       Dinler tarihini incelediğimizde; bütün dinlerin temel unsur olarak korkuyu işlediklerini görürüz. İnsanoğlu, Tanrı hakkında çok az şey bil­diği devirlerde, ondan çok daha fazla korkmuştur.
       Günümüzün insanında, Tanrı korkusunu daha az görüyorsak, bu, onu anlamak ve ona yaklaşmak anlamında eskiye göre çok daha faz­la yol aldığımızı göstermez mi?
       Bir zamanların ev ve iş hayatı da, korku temelleri üzerine kurul­muştur. Köle edinme, köle çalıştırma ve köle üzerinde her türlü hakkın kullanılması gibi gelenekler, eski çağların en önemli belirleyici göster­geleri arasında yer almıştır.
       Bugün dahi, farklı tarzlarda süregelen bu gelenekler; efendi tabiri yerine kimi ikame edeceğimizi ve modern kölelik kavramı üzerinde tesis edilen korku vasıtalarının neler olduğunu açıkça gözler önüne sermek­tedir.
       Şu anda bizim için büyük ve kütlesel olanlarını incelemek yerine, sadece şahıslara özel bazı küçük korku örneklerini ele almak, belki de daha eğlenceli olacaktır.
       Örneğin aramızda; merdivenin altından geçmeye yanaşmayan, ne bileyim, cuma günü seyahate çıkmaktan kaçınan ya da benim gibi uçağa binmekten korkan –şimdi korkmuyorum, artık alıştım– insanlar yok mudur?
       Neden öyle hemen yüzüme bakıyorsunuz? Evelallah, haftanın her günü seyahate de çıkarım, bir düzine merdivenin altından da geçe­rim. Yalnız, uçağa binmekten biraz çekinirim.
       Bu çekintiyi duymamın temelinde, işte bu benim ilk uçağa binme korkumun yattığını da itiraf etmekten çekinmem.
       Bir insanın hayatında, önemli izler bırakan mutlak bir-iki “ilk”i ol­muştur, değil mi? İlk defa kopya çekmesi, ilk defa milli olması… Ya da yumuşak bir yolculuk hayali ile ilk defa bir tanka binmesi gibi… Ve eğer, bundan dolayı zarar görmüşse, bu “ilk’leri bir sır gibi saklaması gerekmez mi?
       Öyle, üstüme falan da gelmeyin. Böyle bir konuda, yıllardır sırrı­nı saklamaya çalışan “ilk” ben değilim herhalde? Hem, herkesin gizli kapaklı özel dünyasında, başkalarından saklamak istediği veya sakla­mak zorunda kaldığı birtakım sırları olamaz mı?
       Olur değil mi? Ama madem bu kadar açık ettik, gerisini de anlatmamız artık farz oldu! Hem, benim duygu ve düşüncelerimi öğren­mek sizin de hakkınız. Ne de olsa demokratik bir ülkede yaşıyoruz…
       Doğrusunu söylemek gerekirse, ben bir havaalanında, saatlerce süren formaliteleri bırakarak uçağa binmekten ve birkaç ÇÜK’ün(*) geç kalması nedeniyle onun rötarlı olarak hareket etmesini falan beklemektense, ağzımdaki çürük bir dişle, dişçi koltuğunda beklemeyi tercih ederim. Bunu, haklı ve uygun bir benzetiş olarak kabul etmenizi de sizden isteyemem. Bana göre, biraz sonra dişçi gelecek ve iki-üç dakika içerisinde, sizin çektiğiniz acılara, sıkıntılara bir son verecektir. Uçak ise öyle mi?
       Sizin aynı düşüncelere sahip olmanız ve tedirginlik hissetmeniz de gerekmez. Hem, aynı şeyleri duyumsayabilmenizi sizden istemem de hiç doğru olmaz. Ancak anlatacaklarım, benim ilk uçuşumdan ge­riye kalan, kaynağında az da olsa korku bulunan ve her seferinde ay­nen tekrarlanan bir öykünün anımsanmasından ibarettir.
       Bir kere, terminal binasından içeriye adımımı attığım anda, benim için gerçekten sıkıntılı dakikalar başlıyor demektir.
       Önce, muhtemel bir kaza anında birlikte ölmek ve öteki dünyaya birlikte yolculuk etmekten memnun kalacağım, şöyle sevimli ve güler yüzlü birini seçmek amacıyla, uzun bir süre banko kenarında bekler ve ona yakın bir mesafeye oturabilmek için, yer numarası almaya gayret ederim.
       Kalkışa geçmeden önce mutlak surette, pilotu bir kenara çeke­rek, ona, uçağı en ufak parçasına varıncaya kadar gözden geçirip geçirmediğini, onu kaç kilometre hızla kullanmak istediğini, deminki yal­pasının içkiyi fazla kaçırmaktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını, fazla yükseğe çıkmanın kendisinde bir baş dönmesi yaratıp yaratmadığını ya da gönderilen telsiz konuşmalarını daha iyi duyabilmek için kulak­larını kaç haftada bir yıkatmak zorunda kaldığını içeren bazı önemli soruları sormak isterim. İsterim de, bir türlü fırsat bulamam. Çünkü o, benden çok evvel gelip kabinine yerleşmiştir bile… Hem, herkesin sa­ğa döndüğü bir sırada, benim sola dönmemin doğru olmayacağını siz de takdir edersiniz.
       Yanından geçerken selamladığım başhostese de “Eğer bir arıza falan olursa, diğer yolculardan önce bana haber verir misiniz?” diye sormayı arzu ederim de, aniden bu arzumdan, diğer yolculara haksız­lık olacağı gerekçesiyle hep vazgeçerim.
       Yer numarası almadığım zamanlar; baş tarafına otursam, bir de uçağın diklemesine düşeceği tutarsa “Ne yaparım?” diye düşünür, kıç üstü sürüklenmesi halinde ise kuyruğunun kopması ihtimali bulundu­ğundan, arka tarafa oturmayı da reddederim.
       Tam orta yere oturmayı düşünsem, bu sefer de pencere kenarına oturmak hakkımdan, herkes gibi ben de doğrusu vazgeçmek istemem.
       Havalandıktan ancak on beş dakika sonra, parmaklarımı teker te­ker koltuğun derisinden ayırır, nefesimi kesecek kadar sıkılamış oldu­ğum emniyet kemerini çözerim.
       Artık arkama yaslanarak bulutların o hoş manzarasını seyretmek ve bulamayacağımı bile bile, onların arasında birkaç göçer leylek sü­rüsünü aramak hakkımı da kullanmak isterim.
       Tam huzuru seyrederken, birden pilot kabininin açıldığını ve pilo­tun dışarıya çıktığını görür gibi olurum. Hemen telaşlanmaya başlar; kendi kendime, “Bu ne kayıtsızlık, bu ne sorumsuzluk,” diye söylenir dururum.
       İdareyi, belki de acemi birine bırakıp dolaşmaya çıkmış… Olacak iş değil doğrusu… Pilot yürür ve ben onun durup bir yolcuyla konuşma­sını dehşet içinde seyrederim.
       Tamam… Ya kanatlardan biri kopmuş ya da iki motordan biri dur­muştur. Pilot da bu durumu, soğukkanlılığını kaybetmemesi için, o yolcuya söylemektedir. Hani, aynen benim başhostesten rica edece­ğim gibi…
       Pilot, ona dik dik baktığımı görünce, yanımdan geçerken gülüm­ser ve bana “Nasıl, yolculuğunuzdan memnun musunuz?” diye sorar. Ben de o anda, bütün aklımdan geçenleri ve ona soracağım soruları unutur, sadece “Evet!” anlamında başımı sallamakla yetinirim.
       Bu rahat tavrım bir süre daha devam eder. Ancak yapılan anonsu duymadığımdan, birdenbire uçağın alçalmaya başladığını hissettiğim­de, “Eyvah, mahvolduk, düşüyoruz,” diye bağırırım.
       Aşağıya bakarım… Demiryolları, kırmızı kiremitli evler, fabrika ba­caları, direkler hızla yükselmeye başlar. Bunların arasına zorunlu iniş yaptığımızı düşünür, paniklerim.
       Tırnaklarımı yine koltuğun kenarına geçirmiş vaziyette, gözlerimi sıkıca kaparım. Çünkü ilk temas, benim için çok önemlidir.
       Önce bir zıplama, sonra da motordan çıkan uğultulu fren sesini duyarım. Ortalığı sanki bir ölüm sessizliği kaplamış gibidir. Neden son­ra, halen sağ olduğumu duyumsarım.
       Gözlerimi araladığımda, uçağın kapısı çoktan açılmıştır bile!
       İşi sağlama almak için, yine de ilk yolcu olarak çıkmak ister, şöyle hafiften göğsümü şişirerek ve kollarımı kabartarak yürür –bu âdeti yıl­başı gecesi vefat eden bir baba hindiden edindim– ve camlı bölmenin ardından bizleri tek tek süzen insanlara doğru dönerim. Onlara, benim gibi cesur bir adamı görüp tanımaları için fırsat veririm.
       İşte size, hemen her şeyi anlattım. Yıllar önce de böyle olmuş, ilk defa havalandığım sırada, bu duyguları hissetmiş ve üzerimde yoğun­laşan korku bulutlarını biraz olsun dağıtmak için, artık üzerinde yürü­mekte olduğum şehrin Ankara olduğunu tekrar ede ede, başımda hafif bir ağrı, karnımda şiddetli bir sancı, hanımın kolunda yürüyüp gitmiş­tim…

(*) VIP karşılığı, “Çok Ünlü Kişiler” anlamında öz Türkçe bir kısaltma olduğundan kullanılmasında bence hiçbir mahzur yoktur.

Yazar hakkında

Yorum Ekle