Küçük Denizkızı

K

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Denizin gök mavisi suları altında, harika bitkiler ve yosunlar arasında mercandan bir saray varmış. Bu sarayın duvarları hayvan kabukları ve incilerle süslüymüş.
       Denizler kralı, karısı öldükten sonra, annesi ve altı kızı ile bu sarayda yaşıyormuş. En küçük kızı, kızların en güzeliymiş; teni bir gonca gül kadar taze, gözleri derin bir göl kadar mavi imiş. Kızların bacakları yokmuş. Bunun yerine, tıpkı balıklar gibi pullarla örtülü kuyrukları varmış.
       Denizler kralı, sarayında sakin sakin oturuyormuş. Denizkızları, sarayın çevresindeki kumlar içinde, her zaman açık bulunan kapı ve pencerelerden durmadan girip çıkan balıklar arasında oynamayı seviyorlarmış. Ama en küçükleri daima durgun ve düşünceliymiş. Büyükannesinin, su üstünden geçen gemileri, üzerinde yaşayan insanları, hayvanları ve bitkileri anlatışını merakla dinliyormuş.
       Küçük denizkızı on beş yaşına gelince, bir akşam suyun üstüne çıkmak için babasından izin almış. Güneş daha yeni batmış. Büyük bir gemi, hafif bir rüzgârla ağır ağır ilerliyormuş. Gemide bulunanlar güvertede geziniyorlarmış. Gemi yaklaşınca denizkızı, içinde tertemiz ve güzel giyinmiş bir grup insan görmüş. Bunlar, harika işlemelerle süslü elbiseler giyinmiş bir gencin etrafında toplanmışlarmış.
       Gemide genç prensin doğum günü kutlanıyormuş. Hava tamamen kararınca fener alayları ve top atışlarıyla birlikte kutlama töreni başlamış. Denizkızı, bir hayli geç kalmasına rağmen, geminin güvertesinde gördüğü, onun için yepyeni olan bu manzarayı bırakıp gitmek istememiş. Bir süre sonra, gürültüler yavaş yavaş kesilmiş, fenerler birer birer sönmüş.
       Denizkızı, denizin dibindeki denizler kralının sarayına gitmeye hazırlanırken birdenbire rüzgâr şiddetlenmiş, dalgalar yükselmiş, devleşmiş. Geminin yelkenleri kopmuş, direkleri parçalanmış ve güverteyi sular basmış. Sonunda gemi paramparça olup batmaya başlamış.
       Denizkızı bu durumu görünce tehlikeyi anlamış, geminin parçalarını takip etmiş. Bir süre sonra, genç prensi korkunç dalgalarla boğuşurken baygın düşmüş ve gemiden kopan bir parçaya takılı halde bulmuş. Sabaha dek baygın prensin başını dikkatle suyun dışında tutmuş.
       Sonunda güneş doğmuş, fırtına dinmiş. Genç prens hâlâ solgun ve baygınmış. Yalnız, güneşin ışınlarıyla yanaklarına biraz renk gelmiş. Denizkızı, yüzmüş yüzmüş ve prensi bir manastırın yakınında kıyıya çıkarmış. Bu sırada manastırın çanı çalmış, içeriden bir kız grubu koşarak çıkmış. Denizkızı, kıyıdaki bir kayanın arkasına saklanmak için güçlükle zaman bulabilmiş. Kızlardan biri ilerlemiş, kıyıda yatan baygın prensi görünce, acı bir çığlık koparmış. O anda prens gözlerini açmış, yavaş yavaş doğrulmuş. Buraya kendisini kimin getirdiğini bilmiyormuş. Kızlar onu manastıra götürmüşler.
       Küçük denizkızı, üzgün üzgün su altındaki sarayına dönmüş. Her zamanki gibi yine dalgın, yine düşünceli günlerini geçirmeye başlamış.
       Sonraki günler, genç prensin oturduğu yeri öğrenmeye çalışmış. Burayı öğrenince, büyüsünün tesirine güvendiği bir cadıya gitmiş. Tam gelişinin sebebini anlatacakmış ki, cadı sözünü keserek;
       “Hiçbir şey söyleme, gelişinin nedenini biliyorum. Ama düşündüğün şey doğru değil, sonunda mutluluğunu yitireceksin. Ah! Ah! Anlıyorum, hem de iyi anlıyorum. Kuyruğunun yerine, insanlar gibi bacakların olsun istiyorsun, böylelikle genç prensin seni seveceğini umuyorsun!” demiş.
       Cadı bir süre durmuş, kahkaha ile gülmüş, sonra tekrar konuşmuş:
       “Sana acıyorum, ama mademki çok istiyorsun, istediğini yapacağım. Sana bir hap hazırlayacağım; kıyıya çıkınca bu hapı içeceksin. Güneş doğunca kuyruğunun yerine iki bacağın olacak. Bu bacaklar, her adım atışında ağrı ve sızı verecek sana. Yalnız, şunu da haber vereyim; bir daha istesen de denizkızı olamayacaksın. Babanın sarayını hiçbir zaman göremeyeceksin. Genç prens seni sevmezse, başka biriyle evlendiği gün ölecek ve kaybolup gideceksin. Sana vereceğim şeye karşılık, senden sadece sesini istiyorum. Yüzün, güzelliğin ve gözlerinle prensin sevgisini kazanabilirsin.”
       Denizkızı bunların hepsini kabul etmiş. Ertesi sabah hapını yutmuş ve gün doğunca, kuyruğunun yerine iki bacağının bulunduğunu fark etmiş.
       Hiç zaman kaybetmeden, prensin sarayına varmış. Prens onunla konuşmak istemiş, birçok soru sormuş. Denizkızı bu sorulara cevap verememiş, sadece tatlı tatlı gülümsemiş. Çünkü sesini cadıya vermiş bulunuyormuş.
       Akşam olunca, sarayda verilen baloda denizkızı dans etmiş. O kadar güzel dans ediyormuş ki, salonda bulunanlar hayran kalmışlar ve onu alkışlamışlar. Genç prens de hayranlığını gizlememiş. O günden sonra onu yanından hiç ayırmamış.
       Kız, prensi her yerde takip etmiş. Söylemek istediklerini sadece bakışları ile ifade edebiliyormuş. Bunları sözle ifade edemediği için çok ama çok üzülüyormuş.
       Çoğu zaman, prens onu çok sevimli bulduğunu söylüyormuş. Ama o, prensin kendisini bir kız kardeş gibi sevdiğini hissediyormuş.
       Bazı akşamlar, her an ağrıyan bacaklarını ılık suda yıkamağa gidiyor ve genç prensin kendisi ile hiçbir zaman evlenmeyeceğini düşünerek ağlayıp duruyormuş.
       Bir gün, prens ona kendisini genç bir kızın kurtardığını, belki onu hiçbir zaman göremeyeceğini, ama her şeyden çok sevdiğini anlatmış.
       Annesi ve babası prense komşu ülkelerin birinden bir prenses beğenmişler. Prens bu ülkeyi ziyarete gitmeye karar vermiş. Giderken, denizkızına yolculuğun nedenini anlattı ve bu prensesle evlenmeyeceğini ona gizlice bildirmiş.
       Her zaman olduğu gibi, denizkızı da prensle birlikte bu geziye katılmış. Prensin şerefine yapılan bütün kabul törenlerinde hazır bulunmuş. Bir akşam, baloda, prens genç ve güzel bir kız görmüş. Bu kız harika giysiler içindeymiş. Prens hemen ona doğru koşmuş ve demiş ki:
       “Hayatımı kurtaran sizsiniz! Sizinle evlenmek benim için bir şeref, hatta bir ödevdir!”
       Prensin bu heyecanı karşısında, denizkızı cesaretini yitirmemiş, istemeye istemeye gülümsemiş. Ama üzüntüsünden buz gibi olduğunu hissediyormuş. Cadının sözlerini hatırlamış ve öleceğini anlamış.
       Bir süre sonra düğün yapılmış. Yeni evliler, prensin ülkesine dönmek için törenle gemiye binmişler.
       Gece olunca, prens karısı ile birlikte geminin arkasındaki çadırına çekilmiş.
       Ölümüne çok az bir zaman kaldığını anlayan denizkızı, küpeşteye dayanarak denizin derinliklerindeki mutlu anılarına dalmış.
       Birdenbire, kız kardeşlerinin sessizce gemiye doğru yaklaştıklarını görmüş, onlara işaret etmiş. Kardeşlerinden biri ona bir hançer uzatarak şöyle söylemiş:
       “Biliyoruz, güneş doğar doğmaz öleceksin, ama yine de kendini kurtarabilirsin. Cadıya gittik, seni kurtarması için yalvardık, yakardık. Bize bu hançeri verdi. Al bunu, seni anlamayan ve sevmeyen o prensi öldür. O zaman tekrar denizkızı olacak ve aramıza katılacaksın.”
       Denizkızı hançeri almış ve yavaş yavaş çadıra doğru ilerlemiş. Kapıyı aralamış. Genç evliler uyuyorlarmış. Hançeri sıkıca kavrayarak içeri girmiş ve uyuyanlara yaklaşmış.
       Prens uykusunda karısının ismini sayıklıyormuş. O zaman, denizkızı heyecandan titremiş, ürpermiş, eğilmiş ve prensin saçlarını hafifçe öperek çadırdan çıkmış.
       Ufuk kızıl bir renk almış; çünkü güneş doğmak üzereymiş. Denizkızı bunu görünce, hançeri denize fırlatmış, sonra da dalgalar arasına atılarak gözden kaybolmuş…

(Hans Christian Andersen Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi