Çiçekler Sulanmak İster!..

Ç

       “Daha önceki bölümlerin birinde, PKK’nın gerçek yüzünü, şahit olduğumuz bir olayla anlatmaya çalışmıştım. Aşağıda verdiğim örnek de aynı türden. Ancak iki farkla: Birincisi, yöre halkının davranışlarını daha iyi anlayabilmeniz bakımından, ikincisi olay faillerinin aradan yıllar geçse dahi cezalarını bulmaları bakımından. Unutmayın; suçun işlendiği andan itibaren, ceza da suçluyu takibe başlar!..”

       Soğuk bir kış gecesi… Gökyüzünü kaplamış olan kara bulutlar, tek bir yıldızın bile kendini göstermesine engel oluyor. Hafif bir rüz­gârın koluna girmiş bulunan soğuk ise, toprağı dondurmuş. Ama yine de, ortalıkta kar görülmüyor.
       İlin doğusuna düşen Viranşehir ilçe hudutları içerisinde, Ceylanpınar yol ayrımına yakın bir yerlerde, yıkık dökük taşlardan oluşmuş virane bir köyün mezarlığına, biri uzun öteki kısa boylu iki kişi giriyor. Mezarlığın manzarası, köyden daha beter durumda…
       Uzun boylusu önden gidiyor ve sık sık durup etrafı gözetliyor. Ar­kadan gelen ve kazma kürek taşıyan diğeri, sağa sola bakmaksızın onu takip ediyor. Köy tarafından gelen köpek seslerine karşı aldırmasız davranıyorlar.
       Bir süre sonra, sağ yanına doğru devrilmiş eski bir mezar taşının yanında duruyorlar. Acele acele açtıkları mezar toprağının altından, önce paçavralara sarıldıktan sonra bir çuvalın içine konulmuş iki kaleş’i, yedek şarjörleriyle birlikte dışarı çıkarıyorlar. Toprak soğuk… Elleri donacak gibi hissizleşiyor… Aldırmıyorlar!
       Kısa boylusu;
       “Yetişecek miyiz?” diye, fısıltıyla soruyor. Ardından, verilecek ya­nıtı beklemeksizin açılan çukuru yine toprakla kapatıyor, düzeltiyor!
       Güneşin doğmasına daha üç saat var. Ortalık zifir karanlık… Gel­dikleri gibi yine sessizce oradan uzaklaşıyorlar…
       Köyün minibüsü, eski bir Ford… Anlaşılan, soğuk hava ona hiç yaramamış, hıçkıra hıçkıra gidiyor. Ne olur ne olmaz hesabı, erken yo­la çıkmış. Gideceği bir hayli yol var!
       Şehir merkezine gidiyor, ama işleri kesat! Fazla yolcusu yok… Hepsi hepsi, ikisi çocuk, biri kadın, yedi kişi… Şoför ise, gençten biri… As­kerden yeni dönmüş… Karısının karnı burnunda… Bugün yarın bir be­besi olacak… Ancak bebe, mutlaka erkek olmalı!
       Şoför, bütün dikkatini yola vermiş… Sekiz on kilometrelik şu top­rak yolu geçse, ana yola çıkacak… Bir bakıma tenhalıktan kurtulacak! Issızlık, her şeyi tutsak almış…
       Birdenbire yola bir kişi atlıyor. Elinde silahı, üzerinde asker elbi­sesi var! Elini kaldırıp, dur işareti yapıyor…
       Şoför, durmakla durmamak arasında tereddüt ediyor. Durmama­nın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini çok iyi biliyor; duruyor…
       Hemen yan tarafa kayan asker, silahını ona doğrultmuş… Bir taraftan da “Arabadan inin,” diye bağırıyor… İnmek gerek…
       Bu sırada, yola yakın bir ağacın arkasından, kısa boylu, etine dol­gun, sakin görünüşlü biri daha beliriyor. Onun da elinde silahı var! Hemen öteki tarafa geçiyor…
       İki korkunç silahın namlularına hedef olan yolcular için yapacak hiçbir şey yok. Emre boyun eğiyorlar. Şoför, öne çıkıp birkaç cümle söylemeye çalışıyor, ama nafile… Onu dinlemiyorlar bile!
       Uzun boylusu;
       “Ağacın yanına yürüyün. Başlarınızı aşağı indirin. Etrafa bakmak yok… Yalnız yere bakacaksınız,” diye tekrar bağırıyor.
       O an, yolculardan biri, çığlığı basıyor. Çığlıkla birlikte sessizlik kayboluyor. Kadın yalvarmaya, erkekler söylenmeye başlıyor, çocuklar ise donmuş gibi! Yaşı yetmişin üzerinde olan bir ihtiyar, daha fazla dayanamıyor, düşüyor!
       Birden gözler kamaşıyor, kulaklar tıkanıyor. Sekiz kişinin vücudu, seri titreyişlerle sarsılıyor. Birbiri ardından yere düşüyorlar. Titreyişler yerde de uzun süre devam ediyor. Ortalığı keskin bir barut kokusu kaplıyor; yere düşenler, bu kokuyu hiç duymuyor!
       Ertesi gün yapılan, ilin genel asayiş sorunları ile ilgili toplantıda; jandarma komutanı tarafından anlatılan bu olayı, ağzımız bir karış açık, yüzümüz ve yüreğimiz buruk bir halde dinliyorduk. Emniyet mü­dürü sessizliğini muhafaza ediyor, vali bey ise, “Bu ne canavarlık, bu ne vahşet böyle? Minibüste köyün muhtarı da varmış… Onu da öldür­müşler,” diyerek, hissiyatını dile getiriyordu.
       Hiçbir suçu günahı olmayan sekiz masum vatandaş, hiçbir nede­ne dayanmaksızın yolu kesilmiş ve öldürülmüştü. Gerçi bölgede, PKK’nın gerçekleştirdiği buna benzer cinayetler sık sık işleniyordu, ama bu ancak bir veya iki kişinin öldürülmesiyle sınırlı kalıyordu. Ör­güt, ilk defa bu ölçüde bir katliamı gerçekleştiriyordu.
       İki kişi oldukları tahmin edilen faillerin mutlaka yakalanması gere­kiyordu. Eğer bu yapılmazsa, PKK’nın, bu tarz eylemlerle bölge halkı üzerinde kurmak istediği baskı ve sindirme politikasına izin ve geçiş veril­miş olacaktı. Ondan sonra, kan ve etin kokusunu alan vahşi bir hayvanın yaptığı gibi, bu caniler de tekrar tekrar aynı şeyi deneyeceklerdi.
       Ortada, olayla ilgili hiçbir iz yoktu; tek bir delil bulunamamıştı. Toplantının bitiminde, vali bey “… Sizin de yardımınız gerekiyor,” de­mişti. Tabii ki elimizden geleni yapacak ve istedikleri yardımı esirge­meyecektik.
       Gerekli hazırlıkları tamamlayıp olay yerine geldiğimizde, diğerleri­ni bilmem, ama benim kalbim acayip çarpıyordu. Demek burada, bu ağacın altında, tam sekiz kişi can vermişti. Toprağa karışmış olan kan­lar gözükmesin diye de üzerlerine kum dökülmüştü.
       Geçen yaz, Ceylanpınar’daki Devlet Üretme Çiftliği’nde meydana gelen ve yine aynı örgüt tarafından akıl almaz bir tarzda gerçekleştiri­len tarım ve iş makinelerinin, birçok traktörün ve o yılın ekin hasadının büyük bir bölümünün yakılması olayının aydınlatılmasında başarılı ça­lışmalar yaparak, otuz kadar militanın yakalanmasını sağlamış olan il­çe jandarma komutanının, ne yazık ki bu sefer bize vereceği olumlu bir haberi yoktu. Yine de bizimle birlikte, minibüsün ait olduğu köye kadar geldi. Bir grup asker bize eşlik ediyordu.
       Köylüler, henüz izin verilmediği için devlet hastanesi morgunda bulunan ölülerini alıp köye getirmemişlerse de, mezar yerlerini hazırlamışlardı. Ağızları bıçak açmıyordu, büyük bir suskunluk içerisindey­diler.
       Bu durum, dikkatimizi çekmişti. Bildiğimiz kadarıyla; böyle bir du­rumda ölü evinin sakinleri, büyük yaygaralar koparır, hele kadınları, saçlarını başlarını yolar, yüzlerini göğüslerini tırmıklar, parçalarlardı. Ardından yaktıkları ağıtlar, günler boyu o ıssız ve boş ovada yankılanır dururdu.
       Bu işte bir tuhaflık olduğu kesindi. Daha önceki tecrübelerimiz, sus­kunluğa bürünen köylünün, mutlaka bir şeyler sakladığını bize öğret­mişti. İçlerinden birkaçının sıkıştırılması, belki de işe yarayabilirdi…
       İçlerinden seçip sorguya aldığımız köylüler, her nedense hep ay­nı tarzda cevaplar veriyorlardı:
       “Adın ne?”
       “Muso…”
       “Musa… Peki, babanın adı ne?”
       “Memo…”
       “Mehmet… Ya ananın ki?”
       “Fato…”
       “Fatma… Öyle değil mi?”
       “He…”
       “Kaç yaşındasın?”
       “Otiz iki…”
       “Otuz iki… Bu köyde mi doğdun?”
       “He…”
       “Ne iş yaparsın?”
       “Marabayın…”
       “Öldürülenleri tanıyor musun?”
       “He… Tanırem… Oyy oyy… Ciğerim yaniy…”
       “Peki, öldürenleri biliyor musun?”
       “Yok vallah… Bilmirem!”
       Yok, yok… Bu suskunlukta mutlaka bir iş vardı. Sabırla sorguya devam ediyorduk, ama netice alacağımızdan, artık biz de emin değildik. Yüzbaşı ise patlamak üzereydi. Odadan her çıkan köylünün arkasın­dan, o da “Bilmirem… Tanımirem… Görmemişem!” diye sesleniyor­du.
       On birinci köylüyü içeri aldığımızda, umudu iyice kesmiştik. Bun­dan da bir şey çıkmayacağı kesindi. Gerçekten çıkmadı da…
       Sonunda, hep beraber mezarlığa geçtik. Yeni kazılmış mezarlar, sahiplerini bekliyor, ne de olsa taze topraktan yayılan bir nevi mezar kokusu, burnumuza kadar geliyordu.
       Aralarında bir süre dolaştık, tek tek hepsini inceledik. Daha önce muhtelif vesilelerle sık sık görüştüğümüz elemanlar, bize hep “… Su kuyularının içine ve bir de mezarlara iyi bakın. Köylü, saklamak iste­diklerini genellikle buralara saklar ya da açık arazide, sadece kendisinin bildiği bir yerde toprağa gömer,” demişlerdi. Dedikleri de hep çık­mıştı.
       Bir ara, dikkatimi çektiğinden, yüzbaşıyı kolundan tutarak;
       “Yüzbaşım,” dedim. “Burada sekiz yeni mezar kazılmış olması gerek. Ama şu mezarın da toprağı taze, yeni aktarılmış gibi… Bence, buraya bir baksınlar!”
       İki Mehmetçik, hemen işe girişerek toprağı kaldırdılar. Çok geçme­den, sonradan olayda kullanıldığı tespit edilen iki silah ortaya çıktı. İşin ilginci; zaten kızgın olan yüzbaşının emriyle diğer mezarları da kaz­maya başlayan erler, tam on yedi otomatik tüfek, iki tabanca ve üç binin üzerinde mermi ele geçirdi.
       O suskun köylülerin artık konuşması şart olmuştu. Konuştular da!
       PKK’lı caniler aynı köydendi. İki aydır köylüye kan kusturmuşlardı. Bir süre ortadan kayboluyorlar, sonra yine tekrar köye dönüyorlar­dı. Muhtarın artık kendilerini ihbar edeceğini düşünmüş olacaklar ki, o gün minibüse pusu kurmuşlardı.
       Olayın en kötü tarafı; karanlıkta fark edemedikleri, heyecan ve telaştan göremedikleri yolculardan ikisinin kendi yakınları olmalarıydı. Gözü dönmüş katillerden birisi kendi öz kardeşini, diğeri de öz amca­sını öldürmüştü!
       Bu olay ve ortaya çıkan bu tablo, aslında yükselen tehlikenin bü­yüklüğünü, ta o zamandan gösteriyordu. Geçen zaman bunu ispat­ladı ve bu eli kanlı çetenin elemanları, otuz beş bin vatan evladının kanına girdi. Çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek demeden binlerce kişiyi öldürdüler. Öldürülenlerin bir kısmı, bu olayda olduğu gibi uzak yakın kendi akrabaları ya da kendi köylüleriydi.
       Eşkâli belirlenen katillerden kısa boylusu, Kızıltepe’de yerleşik bir aşiretin himayesine girmek üzereyken ele geçirildi. Diğerinden uzun süre haber alınamadı. Seneler sonra o da, Tunceli’nin Bali Deresi’nden başlayıp Kutu Deresi’nde bitirilen sıkı bir kovalamaca sırasında vuruldu. Nereden nereye değil mi?
       Bakın! Böyle bir olayı anlatmaktan amacım; kesinlikle sizi ürküt­mek ve üzüntüye boğmak değil! Ne kadar acı da verse, düşünürken gülümsemenizi sağlamak!
       Düşündüğünüze, hem de kara kara düşündüğünüze eminim! Öy­leyse sıra, gülümsemenize geldi. Şimdi gelin, hep birlikte gülümseyelim.
       Efendim, Tunceli deyince, birden çağrışım yaptı. Siz, Tunceli’yi bilir misiniz? Hani şu, dört tarafı yüksek dağlarla çevrili Tunceli’yi?
       Peki, siz Tunceli’nin Ali Deresi’ni, Bali Deresi’ni, Kutu Deresi’ni bilir misiniz? Hele hele de Kutu Deresi’ni?
       Kutu Deresi’nde kar, bazen on iki ay boyunca hiç kalkmaz. Kalın­lığı genellikle yedi metreyi bulur. Orada göreve çıkan asker, dört-beş ay dağdan aşağıya inemez. Gördüğünüzde, onları eşkıya sanırsınız! Çünkü hepsinin sakalı bir karış uzamış, ciltleri iyice yanmıştır. Heli­kopterler onlara havadan yiyecek ve ekmek atarlar. Asker, sırtında kırk kiloluk çantasıyla eşkıya kovalar!
       Tunceli’nin dereleri işte böyledir. Bahar ve yaz gelip, karlar erimeye başladığında, bütün her tarafı rengârenk çiçekler kaplar. Çi­çekler mis kokar. Rüzgâr, kokularını uzak yerlere kadar taşır. Çiçekler, ne kadar çok kar suyu ile beslenirse, o kadar çok büyür, o kadar çok güzelleşirler.
       Bu yüzden, yörenin insanı çiçekleri çok sever, onlarla iç içe yaşa­maktan, onlarla dost olmaktan hoşlanır. Ve Türkiye’nin neresinde olurlarsa olsunlar, bu güzel alışkanlıktan ötürü, çiçeklere hep iyi ba­karlar, onların sularını eksik etmezler…
       Eee… Çiçekler de, takdir edersiniz ki, susuz yaşayamazlar! 

(*) Maraba: Toprak sahibinin namına, onun toprağında karın tokluğuna çalışan, işçi, köylü…

Yazar hakkında

Yorum Ekle