Hep Olur Böyle Şeyler!..

H

       “İnsanoğluyuz, her zaman yanlışlık yapabiliriz. Hatamızı anladığımızda da özür diler geçeriz. İngilizlerin bir sözü vardır; özür dileyen asildir, ama affeden daha da asildir, derler. Kurumlarda yapılan yanlışlıklarda kullanılan ve ‘özür dileriz’ sözüne denk gelen tek bir sözcük vardır. ‘Sehven’ kelimesi, yapılan yanlışlığın ikrarı olduğu gibi, aynı zamanda ‘özür dileriz’ demenin de resmî versiyonudur. Şimdi bana soracaksınız, bunları neden anlatıyorsun diye? Okuyun, anlarsınız!..”

       Kurslara katılan bütün arkadaşlar, servis içerisinde kaç yıllık olur­larsa olsunlar, kıdemlerini kapının dışında bırakıp içeri öyle girerler ve gerek konuşmaları gerekse şakalarıyla, sanki bir ilkokul öğrencisinin neşesini etrafa saçarlardı.
       Böyle davranmakta da haklıydılar. Çünkü onların hepsi, ülkenin dört bir tarafında, her türlü olumsuz şartların ve farklı bölgesel özelliklerin baskısı altında çalışan, ancak, sadece burada geçirecekleri otuz beş-kırk günlük süre zarfında, biraz olsun deşarj olmaktan başka bir şey düşünmeyen ve gerçekten buna da ihtiyaçları olan kimselerdi…
       Bu yüzden, kursların genel havaları hep böyle olur, kursiyerler arasında kurulan bu pozitif diyalog, bütün bir ömür boyu sürdürülürdü. Herkes birbirinin dilinden anlar, çektiği sıkıntıları bilir. Kurduğu hayalle­rine ise, ne olursa olsun mutlaka ortak olurdu…
       Beş hafta kadar süren bu kurs sırasında da böyle olmuştu. Kendi arasında bu şekilde sıkıca kaynaşmış bir grup oluşturmamızın, bü­yüklerimiz ve hocalarımız nezdinde çok olumlu izlenimlerin doğmasına neden olduğu da bir gerçekti.
       Ancak, hepimizin dışında kalan biri vardı… Tek bir kişi… Yüksek rüt­beli bir kurmay subay! Bilmem hangi memleketteki, bilmem hangi gö­reve atanmıştı ve görevine başlamadan önce, misafir kursiyer olarak bizimle birlikte derslere giriyordu.
       Onun, sohbetlerimize katılmak istediğinden adımız gibi emindik, ama birtakım şeylerin kendisini engellediğini de seziyorduk. Ne de ol­sa, yıllardır üzerinde taşıdığı üniformasını çıkarıp, bizim gibi kapının arkasındaki çengele öyle kolay kolay asamıyordu. Kendi açısından belki de haklı olabilirdi.
       Ona yönelttiğimiz;
       “Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?” tarzındaki davetkâr soru­larımıza hep;
       “Benim değil, asıl sizin ne düşündüğünüz önemli,” şeklinde ka­çamak cevaplar veriyordu. Ancak, bu cevapların bile çok akıllıca oldu­ğunu kabul etmemiz gerekiyordu.
       Notları da fena sayılmazdı. Kurs süresince yapılan çeşitli testler­den ve değişik deneme sınavlarından yüksek puanlar alıyordu.
       Amacının, bizim gibi ilk üçe girmek olduğunu zannetmiyorduk, ama yine de elinden gelen gayreti gösterdiğinin farkındaydık. Meraklı kursiyer arkadaşlarımız tarafından –ki, bu onların hem tabiatında var­dı, hem de meslekleri gereğiydi– tutulan çeteledeki sıralamada, hâlâ beşinciliği muhafaza ettiğini biliyorduk.
       Kursun son günü, artık her şey bitmişti. Bir sonraki gün, hem ye­mek yenilecek hem de sertifika töreni yapılacaktı. Dereceye girenler, haklı olarak heyecan içerisindeydiler.
       Çünkü gördükleri kurslarda aldıkları sonuçlarla ilgili belgeler, onların şahsi dosyalarına konulacak, bundan sonraki tayin ve terfilerinde göz önünde tutulacaktı.
       Bu arada laf aramızda, ben de –hani yanlış anlaşılmasın– üçüncü sıradaydım ve 96,3’lük yüksek bir ortalamayı tutturmuştum.
       O gün, yemekler yenilmiş ve sıra sertifika dağıtımına gelmişti. Kürsüdeki görevli;
       “Bu dönemin kurs birincisini, ikincisini ve üçüncüsünü kürsüye da­vet ediyorum,” dedikten sonra, hemen ardından eklemişti:
       “Ayrıca, misafir kursiyer olarak aramızda bulunan silahlı kuvvetler mensubu arkadaşımıza da, Müsteşarlık talimatıyla, başarısından ötürü özel bir sertifika verilecektir…”
       Olur muydu? Olurdu… Neden olmasındı? Bunda hiçbir terslik yok­tu. Bir kursiyer olarak, o da bizim gibi dersleri aksatmadan takip etmiş, eşit şartlarda uğraşmış, çalışmış, çabalamış, elinden geleni yapmış, ama bir türlü beşincilikten öteye atlama yapamamıştı. Tabii ki bu du­rum, onun özel olarak bir sertifika almasına engel teşkil etmiyordu, edemezdi de!
       Tepsi içerisinde getirilen, kırmızı küçük kurdelelerle bağlanmış ve bizzat Müsteşarımız tarafından imzalanmış sertifikalar, merakla kendi­lerini bekleyen sahiplerine teker teker dağıtılmış ve tören sona erdiril­mişti. Başkalarını bilmem, ama gurur yüklüydüm ve bölgeye başım dik, alnım pak olarak dönecektim. Tam bu sırada, subay arkadaşımı­zın, meraklı bir şekilde sertifikasına baktığını, gözlerinde oluşan hayret ifadesini ve yüzünün kızardığını hepimiz görmüştük. Bir şeyler olduğu muhakkaktı. Bizden kaçmazdı… Boşuna mı uzman olmuştuk?
       Biraz sonra, hepimiz onun çevresindeydik. O, heyecanlı ve kızgın bir ifadeyle;
       “Bakın şu sertifikaya,” diyordu. “Beni, dönemin kurs birincisi ola­rak yazmışlar… Bir yanlışlık olacak herhalde? İki tane birinci olmaz ve o birinci de ben değilim!”
       Evet… Bir yanlışlık vardı ve o yanlışlık da ne yazık ki bizden kay­naklanıyordu. Ne amaçla olduğunu bilemiyorduk, ama yurtdışında önemli bir göreve tayini çıkmış yüksek rütbeli kurmay subaya, mükerrer bir birincilik sertifikası tanzim edilmişti…
       Acaba bu değerli subayımız, beşinci olarak kursu bitirseydi, sanki de­ğerinden bir şey mi kaybedecekti de böyle bir harekete tevessül edilmişti?
       O zaten asker olarak kendini kanıtlamış ve bulunduğu mevkilere bileğinin ve de en önemlisi, kurmay olmasının hasebiyle, kafasının hak­kıyla gelmişti. Şimdi de yurtdışında, şerefi ile bilgi ve yetenekleri ile ül­kesini temsil edecekti. Devlet ona bu görevi verirken, mutlaka birtakım kriterlere göre hareket etmişti… Etmesi de gerekliydi…
       Peki, ona böyle bir jest yapmanın ne manası vardı? Acaba sertifikasında; “Beşinci olmuştur,” diye yazılmış olsaydı, rütbe tenziline(*) mi uğrayacak, yoksa tayini iptal mi edilecekti?
       Çok geçmemiş, sertifika, bizzat sahibi tarafından, düzeltilmek kaydı şartıyla kurs müdürlüğüne iade edilmişti. Sertifika üzerinde ne gibi iş­lem yapıldığını –hani sırf merakımızdan, yoksa bize ne!– kendisine sorduğumuz kurs müdürümüz;
       “Olur böyle şeyler çocuklar… Yanlışlıklar hep olur! Önemli değil, sehven yazılmış, düzeltilir! Üstünde durmayın… Unutun gitsin,” der­ken, ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın, duyduğu sıkıntıyı yüzün­den okuyabiliyorduk.
       Kaçar mıydı bizden canım? Bir kere, uzman olmuştuk… Uzman!

(*) Tenzil etmek: İndirmek, aşağı düşürmek.

Yazar hakkında

Yorum Ekle