Bir Küçücük Fıçıcık!..

       “Evet, aynen öyle; bir küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk… Yok canım, bilmece sormuyorum… Bizim eski lojmanlardan, lojman yaşamından söz ediyorum. Lojmanda oturmak bir şans mıdır, yoksa şanssızlık mıdır, önceden bilemezsiniz. Ancak, şunu da söylemeden geçemeyeceğim; şimdiki lojmanlar bir harika, beş yıldızlı otelleri aratmıyor. Ne diyeyim, hele bir oturun görürsünüz… En azından öteki yüzünü!..”

       Sonunda o da oldu… Lojmana girdik! Sevincimiz gerçekten bü­yük… Gözümüze öyle de güzel görünüyor ki! Gerçi, elime metreyi alıp ölçmedim, ama brüt seksen metrekare kadar var. İki oda bir salon, geri kalanı da teferruat!
       Hanım;
       “Merak ettiysen söyleyeyim; ben ölçtüm, tam altmış üç metre­kare,” diyor. “Biraz sıkışacağız, ama yine de bana sevimli geldi!”
       Kısa sürede eşyaları yerleştirmeyi başardık. Bazıları birbirlerinden ayrı düştüler, ama şimdi onların sızlanışlarını dinleyecek halde değilim. Hem ne olmuş yani; misafir koltuğunun teki, elbise dolabı ile birlikte oturma odasına gittiyse! İki sandalye de mutfağa… Bir de, koridoru tercih eden çamaşır makinesi var. Onun da, gelip geçerken takılma­sın diye, merdane kolunu söktüm; kullanacağımız zaman takacağım.
       Arka taraftaki mutfağa bakan balkon, sanki hayvanat bahçesi… Büyük bir güvercin kolonisi orada yaşıyor. Aralarında, iki de kara kar­ga var! Daha ilk günden, bizim hanımla pek sıkı fıkı dost oldular. Ne­redeyse, yiyip içtiklerinin ayrı gitmediğini söylemek mümkün…
       Onlardan şüpheleniyorum! İleriki günlerde, haklarında sıkı bir tah­kikat yapmayı düşünüyorum, neme lâzım… İki kara kuru karga deyip geçmemek gerek!
       Hanım, her gün eline küreği alıp kuş pisliklerini kazıyor, torbaya koyuyor, ben de sabah götürüp çöp bidonuna atıyorum. Balkondan aşağı atsak, kısa sürede aşağısı mandıranın gübrehanesine dönecek!
       Bir ara, biriktirip satmayı da düşünmedim değil. Hani, iyi gelir ge­tirebilir diye… Sonra bu fikrimden vazgeçtim. Şimdi yüzbaşı, çiçekleri için isteyecek, para da vermez… Ona vermektense, çöpe atarım daha iyi!
       Lojman hayatı pek güzel, pek neşeli! İnsan, oturduğu yerden bir­kaç dalda uzman olup çıkıyor. Bir kere, komşu evlerden gelen gürül­tüleri, kavgaları, çok rahat bir şekilde not edip kişilerin psişik davra­nışları hakkında fikir yürütmeniz mümkün. Bu arada, bir sürü kavram da yerli yerine oturuyor… Kılıbıklık, kazaklık nedir, öğreniyorsunuz!
       Ayrıca, apartman içine yayılan yemek kokularını takip ederek, ki­şisel zevkler ve yetenekler hakkında kanaat sahibi olmanın tadına va­rıyorsunuz. Durup dururken, birden iştahınız kabarıyor. Laf aramızda, yalnız, alt kattan iki günde bir gelen lahana kokusu dayanılacak gibi değil!
       Bir gün, “Lahanayı çok seviyorsunuz galiba?” diye kibarca laf aça­cak oldum, aksine o gün de karnabahar kokuyordu. İkisi arasındaki farkı ayırt edemeyen bir kişi pozisyonuna düşmek istemediğimden vazgeçtim, ama kararlıyım. En kısa zamanda mutlaka söyleyece­ğim!
       Yemek vaktinin geldiğini ise, rahmetli Rex’in yerine atanan Joe’nun lojman kapılarını dolaşmaya başlamasıyla anlıyoruz. Biliyorsunuz, Joe bizim kadrolu köpeğimiz… Yani, resmen devletin malı! Onun için, ba­ğırmak, kovalamak mümkün değil; hem, devlete bağırılır mı hiç?
       Onun, yaklaşık dört parmak yüksekliğindeki kapı altından, yarısı­na kadar burnunu sokup da sızlanmasına alıştık artık. Üç öğün, he­men hemen her kapıyı ziyaret ediyor; bir tek alt kattaki lahanacı hariç!
       Yine de şikâyet etmemek gerek! Her ne kadar, yakınımızdaki Emlak Bankası’nın sosyal konutlarına bakıp iç geçirsek dahi, bizim lojmanın üstün tarafları da var…
       Bir kere, manzarası korkunç müthiş! Ön balkona iki sandalye attın mıydı, sabaha kadar havai fişek gösterisini izlemek mümkün… Ren­gârenk mermilerin, bir o yandan, bir bu yandan geçişleri öyle güzel ki! Tabii ki bu güzellik, görünmez bir orkestranın çıkardığı o lanet ‘Tak… Tak…” sesleri ile daha iyi bir uyum kazanıyor. Ailece oturup seyredi­yoruz.
       Bazen hanım;
       “Bu akşam, filan beyler çay içmeye geleceklermiş,” diyor.
       Ne güzel değil mi? Boşuna “Ev alma, komşu al,” dememişler…
       Derhal banyolar, tıraşlar… Takım elbise… Kravat da elbiseye uyum­lu olmalı… Ardından;
       “Buyrun, buyrun… Şöyle geçin…”
       “Gel hanım, gel! Yılmaz Abiler yabancı değil… Rahat otur, ra­hat… Biraz çekingendir de!”
       Sonra, altı-üstü eşofmanlı beyle, bir sohbet bir sohbet… Üçlü kol­tuğun tam ortasına bağdaş kurup oturmuş, hanımı da çekingenliğini çabucak üzerinden attı, ohh!
       Bazen de, aksi tesadüf… Hani olmuyor değil… Şöyle biz bize otu­ralım, sohbet edelim, iki tek de atarız. Canım, benim kırk yıllık sami­mi arkadaşım! Hem, fazla da kalmayacaklarmış, birkaç saat falan!
       Kapı çalınır… Karşımda grand tuvalet bir adam. Hanımı da sanki baloya gidiyor mübarek, ne gerek var?
       Bizimkisinden, kocaman bir çimdik;
       “Çabuk git giyin bakayım!”
       En güzeli ise, yani bana göre en güzel; samimi, dedikodudan uzak konuşmalar…
       “İnsan subay karısı olmalıymış, şekerim! Görmüyor musun, her gece tugay gazinosuna gidiyorlar!”
       “Abi ya! Filana başkan yardımcılığı teklif etmişler de, kabul et­memiş… Önce beni yurtdışına göndersinler, diyormuş!”
       “Joe gelmiş… Kapıyı tırmıkladığından belli!”
       “Joe dedin de… Ay, valla içimiz dışımız lahana oldu kardeş! Geçen gün, bir tepsi lahana dolmasıyla geldi. Hani, içinde yüz gram kıyma olsa neyse. Joe’ya dökeyim, dedim… Baktım ki, apartmandan çıkıp gitmiş!”
       “Oğlum! (Devriye gezen nöbetçi ere balkondan sesleniş) Kalori­ferin bugün hızı mı yok ne… İki kürek kömür daha atıver! Hay sağ olasın!”
       “Falanın hanımı, geçen gün Cinci Hoca’ya bakınmaya gitmiş. Biz de gitsek mi kız?”
       İşte böyle! Büyükler başka, küçükler başka, bizim ufaklık ise da­ha başka bir âlem!
       Haftada bir uğradığı Kaçakçı Kerim’in dükkânından kendisine he­diye edilen ufak tefek oyuncakları, çevre duvarının üzerinden yakın­larda oynayan yabancı çocuklara pazarlıyor. Gerçi, şimdilik her birin­den yüzde üç yüz zarar etse de yine de ticareti öğreniyor. Biraz daha büyüse, kâra geçeceği gün gibi aşikâr!
       Anlayacağınız, lojman hayatı çok hareketli geçiyor. Sanki bambaş­ka, küçük bir dünya! İnsanın durup durup –nereden takıldıysa dilime– “Bir küçücük fıçıcık,…..“ diyesi geliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir