Cinayet Suçlusu

C

       Bütün gazeteler bu noktada hemfikirdi. Jüri önüne çıkan kötü kişi, bütün iyi kişilerin kaçınması gereken biriydi. Çünkü bu vicdansız adam, durup dururken cinayet işlemiş bulunuyordu. Şimdi geleceğe katlanmış gibi bir hali vardı. Hatta asılacağını kendi itiraf ediyordu ve yargılama sırasında kuşku uyandıracak birtakım şakalar yapıyor, ipten sanki kurtulmuş gibi eğleniyordu. Örneğin savcıya nasıl olsa onun da bir gün asılacağını söylüyordu. Sonra, onu asacakları ipi mahkeme başkanına armağan ettiğini, pantolonu düşmemesi için beline sarmasını söylüyordu. Bu şakalar elbette jüridekiler üstünde son derece kötü etki yapıyordu. Bundan dolayı da savcıyla sanığın avukatı arasında bir tartışma yer almış bulunuyordu. Çünkü sanığın avukatı, kanunun hoşgörülüğünün bütün sanıkların mahkemede elinden geldiği gibi kendisini ifade edebileceğine izin verdiğini ileri sürüyordu. Sanık, sayın mahkeme başkanının pantolonuna atıfta bulunuyorsa bu, suyun yüzündeki son saman çöpüne bile tutunmak isteğini ifade eden bir şey olup, jüri heyetinin sempatisini kazanmak için bir mizahtı. Zaten pantolonlar… Tam bu sırada savcı, avukatın sözünü kesti ve karşısındakinin varmış olduğu sonuçlara cevap olarak bu tartışmaya başkanın pantolonunu karıştıranın uygun olmayacağını söyledi. Bunun üzerine avukat esprili bir ifadeyle, sayın başkanın pantolonunun uygunsuz bir şey olmayacağını, yoksa sadece o pantolonu giyen değil, hapishane gardiyanından tutun da cellâda kadar herkesin ahlaksız olacağını ileri sürdü.
       Bu sözlerden sonra avukata konuşma hakkı verilmedi ve mahkeme başkanının tükürebilmesi için bir tükürük hokkası getirildi. Başkan tükürdüğünde salonda büyük bir heyecanlanma oldu. Birçok kadın bayıldı. Bir seyirci de yanlışlıkla elini yanındakinin cebine sokup bir çikolata parçası çıkardı ve bu küçük hırsızlığın kurbanının gözleri önünde sinirli sinirli ısırmaya başladı. Oturuma biraz ara verildi ama sanık bundan faydalanarak savcıya bazı müstehcen hareketler yaptı.
       Oturum arası sona erdiğinde tartışmalar yeniden başladı. Cinayet failinin, suçunu rastlanmadık bir hoyratlıkla işlemiş olduğunun doğrulanması gerekiyordu. Bu suçu işlemeden üç gün ağzına bir şey koymamıştı ki, bugün söz konusu ekmeği aç olduğundan çaldığını ispat edebilsin. Yapmış olduğu şey akla hayale gelmeyecek derecede müthişti. Bu saldırının kurbanı olan tüccar onu, ekmeği çalarken görmüştü ve ateş etmişti. İki adam birbirine girmiş ve kavga sonunda da tüccar boğazlanarak ölmüştü. Katil kaçmıştı fakat çok geçmeden yıkılıvermişti yere. Çünkü çok kan kaybediyordu. Jandarmalar da gelip sımsıkı bağlamışlardı. Kendini savunurken öldürmüş olduğunu iddia etmenin bir faydası yoktu. Hay şeytan! Niçin bırakmamıştı adamı, tabancasını boşaltsın üstüne diye? Gerekirse öldürsün diye? Soruşturmada, suçu daha işlemeden çok önce intiharı düşünmüş olduğunu söylememiş miydi? Öldürülmüş tüccarın karısıyla olan karşılaşma yürekler acısı olmuştu. Karısı, sesi ağlar gibi, bu suçun hayvanlı tarafından söz etmişti:
       “Onu öyle çok sıkıyordu ki, zavallının gözleri yerinden dışarı fırlamıştı.”
       Basit bir kadın tarafından söylenen bu söz, odadaki herkesi son derece şaşırttı ve heyecanlandırdı. Gazetecinin biri de yazacağı yazı için not aldı: “Gözleri yerinden fırlamıştı!” Bu dava ile ilgili hukuki makalesi, bu başlık altında çıkacaktı.
       Sanığın kendisi de insanda bir suçlu duygusu uyandırıyordu. Tanrıya inanmadığını söylüyordu. Tanrının ona hiçbir şey vermemiş olduğunu, büyükbabasının açlıktan ölmüş olduğunu, büyükannesinin bir yüzbaşının saldırısına uğradığını söylüyordu. Savcı dine ve orduya karşı hakaret edildiği için yeni bir itham tutanağının tutulmasını istedi.
       “Şimdilik bana öyle geliyor ki” dedi savcı, “Bu yüzbaşı, bunun gibi bir torunu olacağını bilseydi hiçbir zaman büyükannesine saldırmazdı.”
       Bu söz, dinleyicilerde büyük heyecan uyandırdı. Bazı kadınlar da, sanki jandarma yüzbaşısının saldırısına uğrayan kendileriymiş gibi hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Bu sırada tartışmaların harfi harfine tutulmuş olan tutanağında dendiği gibi, suçlu gülümsüyordu. Memnun bir hava ile gülümsüyordu; böylece halk ve mahkemeyle alay ettiğini açıkça belli ediyordu. Soruşturma sırasında iğrenç sözler kullanmıştı. Örneğin; “Herhalde beni öldürmesine izin vereceğimi söyleyecek değilsiniz! Ben de ne yaptım, biraz sıkıverdim serserinin boğazını. Elimin altında donuverdiyse benim suçum mu?” Bunun gibi şeyler…
       Avukat, sanık hakkında bazı açıklamalarda bulunarak, jüri üyelerini defalarca kendi taraflarına kazanmaya çalıştı, merhametlerine sığınıldığı belirtildi. Fakat ha onlara söylenmişti bu sözler, ha duvara… Çünkü bütün jüri üyeleri katile ters gözlerle bakıyorlardı. Aralarından biri yiyecekmiş gibi bakıyordu. Şakaları gittikçe bayağılaşan serserinin tek sözünü kaçırmıyordu. Yargıçlar kurulunun üyesiydi; bu suçu işleyen kişiyi, sanki gözleriyle yıldırım gibi çarpıyordu. Sonunda kendini tutamayıp bağırmaya başladı:
       “Sanki asılmak pek hoşuna gidecekmiş gibi davranıyorsun, değil mi?”
       Bu, tuzağa düşürücü soruya katil durgun bir şekilde cevap verdi:
       “Herhalde benden çok siz memnun olacaksınız bundan.”
       Bu beyandan sonra savcı ayağa kalktı ve bir ölüm sessizliği içinde, ellerini yıkamaya gideceğini söyledi. Oturuma ara verildiğinde tuzlu balık yemişti. Ama bu bir bahaneydi. İşemeye gitmesi için bir bahaneydi… Yüzü parıldar bir hava içinde geri geldi. Sanığa karşı tutumunun daha iyi olacağı sanıldı çünkü eskisi gibi suçluya her baktığında cep mendiline tükürmüyordu artık.
       Tanıkların soruşturması suçu her bakımdan doğruladı. Açıkça ortaya çıktı ki, sanık daha suçu işlemeden herkes üzerinde kötü bir izlenim bırakmıştı. Babasız olduğu ve ispirto içtiği duyulunca durum daha da kötüleşti onun için.
       “Konyak içecek durumda değildim ki!” dedi sanık.
       Bu sözden sonra mahkeme başkanı, sanığın alıp götürülmesi emrini verdi fakat avukatının müdahalesi üzerine geri getirildi. Bu olaya heyecanlı bir sahne katıldı. Götürürlerken suçlu bir kere daha bağırmıştı:
       “Konyak içecek param yok ki!”
       Üyeler arasında büyük bir kaynaşma oldu.
       “Parası olsa içecekmiş!” dedi aralarından biri. Halk bunu alkışladı ve haykırışlarıyla destekledi.
       “Sarhoş herif! Müsaade ederseniz…” diye gürledi üye.
       Genel bir kaynaşma oldu. Gardiyanlar oyunbozanı getiriyorlardı.
       “Tiyatroda mı sanıyorsunuz kendinizi?” diye gürledi mahkeme başkanı.
       Sanığı yeniden getirdiklerinde, çalmış olduğu ekmekle karşılaştırıldı. Bir de kurbanın resmi vardı.
       “Çalınan ekmek bu ekmek mi?” diye sordu mahkeme başkanı.
       “Evet” diye cevapladı suçlu.
       “Kurbanınızı tanıyor musunuz?”
       “Kendisiyle dövüştüğüm ve boğduğum adam daha yaşlı gibiydi.”
       Bu cevap bütün dinleyicileri şaşırttı. Jüri üyelerinin en bıkkınları bile şaşırdılar. Sonradan çıkan tanıklar, suçluya çullandılar. Avukat itirazda bulunup duruyordu. Mahkeme başkanı onu yerine oturtarak tanıkların, eğlenilsin diye orada bulunduklarını belirtti. Tanıklar sayesinde, katilin uyuyacak yer bulamadığı doğrulandı. Bu durumun nedenlerini araştırmak için daha ileri gidilmedi. Fakat başını sokacak evi olmasa bile kilisenin bahçesinden başka bir yede yatabileceği kanısına varıldı. Başka bir tanık, suçlunun takma yaka kullanmadığını söyledi. Başka biri, gömleğinin olmadığını doğruladı. Başka bir tanık da yemin ederek, suçlunun sabun nedir bilmediğini söyledi. Suçlu için daha da beter olan, doğduğu şehrin valisinin tanıklığı oldu. Haydut çorap nedir bilmiyordu, burnunu ta küçüklüğünden beri koluna siliyordu. Ayin alayının afişlerine müstehcen resimler yapıyordu. Yirmi yıl önce annesine domuz gibi davranmıştı. Üstelik valiye hâlâ yirmi Kreuzer borcu vardı.
       Tartışmalar sona erince;
       “Beyler!” dedi üyelerden biri. “Burada sanığın kaderini tayin etmek için toplanmış bulunuyoruz. Bütün şehirde iyi bir kırmızıbiber bulmanın imkânı yok. Sanık, işe yaramayan haylazın teki. Dvorak’da kırmızıbiberli bir gulâş istedim, yenecek gibi değildi. Daha gençliğinden beri yalana dolana alışmış biri. Sonunda da katil oldu çıktı. İşte o gulâş içinde bir sinek buldum! Danadan danaya fark vardır. Bu kopuk, namuslu ve çalışkan bir adam öldürmüştür. Bütün ömrünü hemşerilerinin iyiliğine adamış bir kimse; namuslu bir tüccar; Dvorak’ların soslarına kattıkları kırmızıbiber gibi kırmızıbiber kullanamayacak olan bir adam. Kasap olsaydı, Dvorak’larda bu öğle vakti yediğim gibi gulâşta kullanılan kokmuş eti hiçbir zaman satmaya yüzü tutmayacak bir adam. Asılsın serseri! İpte sallansın! Son titreyişlerini ipin ucunda yapsın! Böyle bir yemek için 35 Kreuzer istemek olur şey değil! Karşınızda bulunan ve yargılamakta olduğunuz kimseden beteri olamaz. Dvorak lokantasına sakın gitmeyin, beyler! Ben oyumu kullanıyorum ve evet diyorum. Suçlu mu? Evet! Ya siz beyler?”
       “Evet!”
       “Evet!”
       “Evet!”
       “Evet!”
       “Evet!”
       “Evet!”
       “Evet!”
       “Evet!”
       “Asılarak öldürülecektir!” dedi mahkeme başkanı kararı okurken.
       “Kral adına, asılmayla ölecek!” diye tekrarladı.
       Mahkemedeki kadınlar jüri üyelerine öpücük gönderirken, sanık, mitolojide sözü edilmeyen ve yüksek sosyetenin görgü kurallarıyla da ilgisi olmayan bir ses çıkardı.
       Bu gürültüden sonra sanığı alıp götüren gardiyanın yüzü buruştu; gaz haliydi yüzünü buruşturan, yani yellenme… 

(Yazan: Jaroslav Haşek – Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi