Küskün Adam!..

K

       “Ele geçen tarihi bir fırsat, en basiretli devlet adamı olarak bildiklerimizden birinin duyarsız kalışıyla kaçırılırsa ne yaparsınız? Biz küstük… Evet, yanlış duymadınız, küstük!.. Neden küstüğümüzü de aşağıda anlattığımız gibi, değişik basın yayın organlarına da yansıttık. Onlar da yazdı, çizdi, ama değişen bir şey olmadı; küsen küstüğüyle kaldı!..”

       Ne zaman İstanbul’a yolum düşecek olsa, onun buram buram nos­talji kokan eski sokaklarında, Beyoğlu’nda, Karaköy’de bir süre dolaş­tıktan sonra, ya yürüyerek Sarayburnu’na gelir ya da bir otobüse atla­yarak Sarıyer’e giderim.
       Buralardaki parklarda dilediğim kadar oturur, denizin hırçın çırpı­nışlarını seyreder, havada sürekli dönüp duran martıların tiz çığlıkları­na kulak kabartır ve birbirlerine bağırdıkları esnada ne dediklerini an­lamaya çalışırım.
       Bir sene kadar önceydi ve ben yine Sarıyer’de, deniz kenarındaki o küçük parkta oturmuş, bir taraftan denizi seyrediyor bir taraftan da yeni sefere çıkmak üzere manevra yapmaya çalışan birkaç küçük ba­lıkçı teknesine bakıyordum.
       Bu sefer, bir arkadaşımla, seneler önce birlikte görev yaptığım bir arkadaşımla buluşacaktım. Telefonda randevu yerini tespit ederken Tarabya’da oturduğunu söyleyince, ben de alışkanlığımı bozmamış ve ona Sarıyer’de, her zaman oturduğum parkta randevu vermiştim.
       Dalıp gitmişim! Birden, yanımdaki boş yere onun oturduğunu gördüm. Gerçekten, hiç ses çıkarmadan gelmiş ve yine sessizce yanıma oturuvermişti.
       Benden daha yaşlı görünüyordu. Geride bıraktığı uzun yılları doğrularcasına, bıyık ve saçlarına düşmüş olan beyazlık, ona çok değişik bir hava veriyor, hayli uzun olmasına rağmen hâlâ bükülmemiş olan vücudu ve geniş omuzları üzerinde yine dimdik duran başı, ilerlemiş yaşına karşın, herhangi bir fiziksel sıkıntısının olmadığını açıkça belli ediyordu.
       Ama ya gözleri? Gözleri ise öyle değildi! O gözlerde insan ancak üzerinde fırtınalar kopan bir denizin dev dalgalarını göreceği yerde, sakin, yumuşak ve bir o kadar da ölgün… Evet, evet… Sadece ölgün dalgalarını görür gibi oluyordu. O gözler, sanki bir şeylere küsmüş gibi, perdelerini kapatmıştı.
       Birbirimize sarıldık ve bir süre öylece kaldık. Bu süreç içinde ge­çen saniyeler, bütün varlığımızın yekdiğerine aktarılmasına kâfi gelmiş ve bize anlatacak hiçbir şey bırakmamıştı… Onu gördüğüme, kucakla­dığıma çok memnundum. Oysa o, ruh haline tesir eden, davranışlarını baskı altına alan, sıkıştıran bir dalgınlığın esiri gibiydi!
       Ben konuşurken, o elindeki günlük gazeteyi karıştırıyordu. Gazete; hep dedim-dedik yazılarla doluydu. Sayfaları hızlı hızlı çevirmesinden, bu lafların hiçbirisinin ona cazip gelmediği, onu ilgilendirmediği anlaşılıyordu. Bu haliyle, sözlerimi dinlediğinden pek emin değildim.
       Bir yere geldiğinde ise… Durdu, gözleri açıldı. Ölgün dalgalar, sanki kabarmaya başlamıştı. Biraz sonra kopacak olan muhtemel bir fırtına­nın habercisi gibiydiler!
       Okudu… Okudu ve sonra birden;
       “İlgini çekeceğini biliyorum… Bir göz at,” diyerek gazeteyi bana uzattı.
       Bu, Ermeniler ve Ermeni faaliyetleri hakkında kaleme alınmış bir yazı dizişiydi. Büyük puntolarla atılmış olan başlıklar, yazıyı ilginç kılı­yor ve insanın merak duygularını ateşliyordu.
       O ise bu esnada, bir sigara yakmış ve gözlerini uzak, ama çok uzak ufuklara doğru çevirmişti.
       “Bildiğimiz şeyler mi?” diye sorarak gazeteyi aldım ve okumaya başladım:
       “…Bahara hazırlık yapan Avrupa’nın en büyük ve en güzel kentleri­nin başında gelen Paris’te, Türk Hava Yolları bürosunda görevli bulu­nan memurlardan biri, o gün postadan çıkan mektupları gözden ge­çiriyordu.
       Açmış olduğu bir zarfın arasına düzensizce katlanarak koyulmuş olan yazıya gözleri takılınca, irkilmekten kendini alamadı. Daktilo ile ya­zılmış bulunan yazıda aynen şu metin yer alıyordu:
       ‘4 Nisan 1973 günü, saat 11.30’da, bir örgütümüz tarafından bürolarınıza üç kova hayvan kanı dökülmüştür. Bu basit bir gösteriydi. Fakat ileride akıtacağımız kan, sizin kanınız olacaktır. Vatanımız bize iade edilmedikçe, sizler ve türk(*) milleti kâbus içinde yaşayacak ve bir bir imha edileceksiniz. Cinayetler işleyerek kötü bir ün yapmak istemiyoruz. Ancak, bu husus hükümetinizin icraatına bağlı olacaktır. Eğer Ankara’daki türk(*) hükümeti, dış temsilcilikler mensuplarının can emniyetlerini düşünüyorsa, Ermeni topraklarını hiç tereddüt etmeden Ermeni milletine iade etmelidir. Milletimizi memnun kılacak olan haklarımızın verilmesi hususunda çok beklemeyeceğiz. Zira bugüne kadar zaten fazlası ile beklemiş bulunuyoruz…’
       Nasıl bir mektuptu bu? Altına atılmış bulunan OTA-FPA imzası neyi ifade ediyordu? Hangi cesaretle kaleme alınmıştı?
       Evet!
       Bu, seneler önce tarihin karanlıklarına gömülmüş bulunan, ancak birtakım çevrelerce son güne kadar istismarına devam edilen hikâye­nin ilk sayfasıydı! OTA-FPA imzası ise, ‘Organisation Terroriste Armenienne-Fils du Peuple Assassine’… Yani, ‘Katledilmiş Milletin Oğulları-Ermeni Terör Örgütü’nü temsil ediyordu.
       İlk sayfa, işte bu şekilde açıldı ve o günlerden zamanımıza kadar geçen süre içerisinde iki yüz civarında eylem yapıldı. Bu arada, sırf Türk oldukları için onlarca masum insanın kanına girildi. Bunların acı­sı, yüreğimizin derinliklerinde oturdu kaldı…
       Lübnan’da, başkent Beyrut’a bir saatlik mesafedeki dağlık böl­gede ya da Kıbrıs Rum kesiminde, içlerine kin ve nefret duyguları enjekte edilmiş binlerce Ermeni genci, muhtelif eğitimlerden geçirildi. Bu sözde ordu; yıllar boyu PKK’lı teröristlerle, Filistinli Arap tedhişçilerle, Kıbrıslı Rum komandolarla ve THKO militanlarıyla ortak çalışmalar ve eylemler yaptı.
       Arkalarına birçok siyasi partiyi de alarak, hemen hemen dünya­nın her ülkesinde, her şehrinde faaliyet gösterecek, yüzlerce komite, dernek, birlik… vs. çatısı altında toplandılar.
       Başta uyuşturucu madde kaçakçılığı olmak üzere, her türlü silah, altın ve döviz kaçakçılığını, bu örgütler vasıtasıyla yaptılar.
       Kurdukları on civarında illegal örgüt tarafından da, işledikleri cina­yetlerin altına imzalarını attılar.
       Yine başta Rus gizli servisi KGB olmak üzere, Türkiye üzerinde çıkarları olan birçok ülkenin istihbarat servislerince yönlendirildiler. Bu husus, Interpol kayıtlarında bile yer aldı…”
       Şöyle bir soluklanmak için durduğumda, yan gözle ona baktım. Hatları keskinleşmeye başlamış olan yüzünden, ilk isyan bayrağını vü­cuduna sarıp ileri atılan tarihi bir kahramanın düşünce ve davranışları­nı okumak mümkün oluyordu. Gözleri nemlenmiş gibiydi. Bu yazı di­zisinin, onu nerelere götürdüğünü biliyordum.
       “Ne dersin… Bunlarla uğraşmaya değer miydi?” diye sordu.
       Birden ne diyeceğimi bilemedim ve bir süre suskun, sessiz kaldım. Onu, çıkmak üzere olduğu yolculuğunda yalnız bırakamazdım!
       Çok geçmeden, benim yerime yine kendisi cevap verdi:
       “Bu pislikler için değmezdi! Aslında bu iş, bu kadar da uzatılmaz ve çok çabuk bitirilebilirdi,” dedi.
       Kendi kendine konuşuyor gibiydi… Gazeteyi bir tarafa bıraktım ve ge­rektiğinde söze karışmak üzere, can kulağı ile onu dinlemeye başladım.
       “Ekim ayı ortalarındaydık… Değil mi? Hani o gün seninle birlikte bir dosya üzerinde çalışıyorduk. Bir adamın geldiğini ve kapıda bekle­diğini haber vermişlerdi. Söyleyecekleri çok önemliymiş, bekleyemeyecekmiş, hemen geri dönecekmiş, dediklerinde, meraklanmış ve he­men içeriye aldırmıştık…
       Üstü başı, yüzü gözü toz toprak içinde, kılık kıyafeti perişan bir adamdı. Yirmi beş otuz yaşlarında görünüyordu… Belki de daha genç­ti. Türkçeyi, Suriye sınırının öte tarafında oturmasına rağmen, aşiret ilişkileri nedeniyle Türkiye’ye bağlı kalmış insanlar gibi konuşuyordu.
       Bir köy düğününden geliyordu. Düğün evinin konuklarından biriy­di. Birkaç gün önce, aynı köye gelmiş olan bir Ermeni’nin varlığından söz ediyordu. Bizzat tanık olduğu konuşmalarında bu Ermeni;
       ‘12 Ekim tarihinde, Hollanda’nın Den Haag (Lahey) kentinde yer­leşik Türk Büyükelçisi Özdemir Benler ile oğlu Ahmet Benler’e kurşun yağdırdığını… Kendilerini seyreden on kişinin gözlerinin önünde gerçek­leştirdiği bu saldırıdan büyük zevk aldığını… Suikastı JCAG (Ermeni Soy­kırımı Adalet Komandoları) ile ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu) adına yaptığını ve olaydan hemen sonra yurtdı­şına çıkış yaparak kaçtığını ve buraya geldiğini…’ söylüyordu.
       Sorup soruşturmuş, bizim adresimizi bulmuş ve kalben inandığı ve güvendiği bir Türk kuruluşuna bunları anlatmaya, haber vermeye gelmişti.
Önce, hatırlarsın nasıl da şaşırmıştık! Böyle şeylere, insan ha­yatında pek sık rastlanmaz. Adam, üstüne üstlük bir de, ‘Üzerimize düşen bir husus varsa, o da başımız gözümüz üstüne,’ deyiverince, daha bir heyecanlanmıştık.
       Sözlerinin burasında araya girerek;
       “Adam, belli ki bir öneriyle gelmişti ve bunu açık açık söylemese bile, ihsas ettirmeye çalışmıştı,” dedim.
       “Evet,” diyerek, konuşmasına devam etti.
       “Adam, çok rahat bir tavırla, bulunduğu köyün yarısının kendi ak­rabası olduğunu; eli kanlı bu katilin, istenilirse kaçırılıp Türkiye’ye geti­rilebileceğini; üç-beş gencin sessiz sedasız bu işi başarabileceklerini; kimsenin ruhu bile duymadan sınırdan geçirebileceklerini; uygun göre­ceğimiz bir yerde bize teslim edebileceklerini; yok eğer istenilirse, he­men orada işini bitirip halledivereceklerini sakin sakin anlatmıştı.
       Nasıl renkten renge girdiğimizi hatırlıyor musun? Ona göre bu iş o kadar basitti ki, bizim neden böyle telaşlandığımızı herhalde yanlış anlamış olacak ki, ardından, ‘Bilesiniz ki, biz bu işi para karşılığında falan yapmıyoruz… Yeter ki, kan yerde kalmasın,’ diye ilave etmek gereğini duymuştu.
       Kendisine; bu işin o kadar basit olmadığını, durumu ilgililer kanalıyla üst makamlara ileteceğimizi ve neler yapılabileceğine ancak on­ların karar vermesi gerektiğini söylemiştik. Söylemiştik, ama bir taraftan da içimizden; ‘Nasıl istiyorsan öyle yap be kardeşim… Hele de bize sorarsan. Hemen oracıkta işini bitiriver!’ demeyi, nasıl da arzu et­miştik!
       Adamın, gerçekten hiç vakti yoktu ve hemen geri dönmesi gerek­tiğini söylemişti. Ancak, ertesi gün yine gelecek ve hâlâ oralarda ge­zinmekte olan Ermeni katil için ne yapılması gerektiğini tekrar sora­caktı.
       Hemen oturup bir yazı hazırladık, durumu özetledik ve ivedi yol­lardan ilgililere ulaştırmak üzere gönderdik. Artık, bu konuda yetkilile­rin ne karara varacaklarını bilemiyorduk.
       Bizim için zaman sanki durmuştu. Saatler bir türlü geçmek bil­miyordu. Seni bilmem, ama yirmi dört saati nasıl geçirdim, hiç farkında değilim. Sonunda beklediğimiz haber geldi…
       Çok iyi hatırlıyorum, nasıl da unuturum! Yarısından kesilmiş kü­çük bir mesaj kâğıdının üzerinde aynen şöyle yazıyordu:
       “… İLGİ (b) yazınız ile bildirilen husus, normal prosedürden geçiri­lerek ilgililere iletilmiştir. Bu kez İLGİ (a) yazı ile gönderilen Başbakan­lık emrinde; ‘Uluslararası ilişkilerimizi olumsuz yönde etkileyeceği ve Suriye ile olan komşuluk münasebetlerimizi zedeleyeceği…’ gerekçesiyle kabul görmemiş ve bu gibi işlere tevessül edilmemesi gerektiği özel­likle hatırlatılmıştır. Gereğini rica ederim.’
       Donup kalmıştık! Aynı şekilde, karşımızda bize bakıp söyledikle­rimizi dinleyen adamın, yakıcı çöl güneşinden iyice esmerleşmiş olan yüzünün yavaş yavaş karardığını açıkça görmüştük. Nasıl da bozulmuş, hayal kırıklığına uğramıştı?
       Dayanamayıp, arkadaşımın sözünü keserek;
       “Böyle bir milli meselede, böyle bir gerekçe,” diye söylendim.
       O, beni duymaksızın konuşmasına devam ediyordu:
       “Gerekçesi mi kalmış? Hadi biz neyse, devlet memuruyuz. Ken­di işimizi, bize verilen görevleri yaparız! Ama bunca kişinin kanını ilgilendiren böyle bir fırsat nasıl kaçırılır?
       Uluslararası ilişkilermiş! Hangi uluslararası ilişkiler? Memlekette kan gövdeyi götürüyor! Bu kanların dökülmesine çanak tutan devlet­lerle olan ilişkilerimiz mi bozulacak? Üç kuruşluk baldırı çıplak zibidile­rin!
       Hele hele Suriye; bilmem kaç yılından beri, komşu olarak bize hayrı mı dokundu da, münasebetlerimiz zedelenecek, ilişkilerimiz bo­zulacak? Hem, bozulursa bozulsun. Onlar düşünsün! Türkiye Cum­huriyeti devleti bu kadar aciz mi? Sıradan ve alâkasız bir insanın gös­terdiği hassasiyeti gösteremiyor!”
       Gözlerinin derinliklerinde kopan fırtınanın dalgaları, artık vücudu­na kadar inmiş, yüreğinin sessiz ve sakin sarayını yavaş yavaş istila etmeye başlamıştı.
       “Bak sana ne söyleyeceğim, iyi dinle,” diye devam etti. “1968 yıllarının kargaşa dolu günlerinde, Fransa’nın İçişleri Bakanlığı’nı yürü­ten Raymond Marcelline’in sözlerini aktaracağım sana: ‘Sadece önüne gelen raporları okumakla yetinmeyip, istihbarat hizmetlerinin etkin iş­lerliği ile gerçekten ilgilenen bir hükümet başkanı, ülkesinin ulusal gü­venliğinin korunmasına gerçekten çok büyük katkılarda bulunmuş olur. Bir sürü görevli de zor koşullar altında çalışırken, anlayış gördüklerine ve korunduklarına güvenirler ve bu da çabalarının verimini belirgin bir biçimde yükseltir…’ Ne manaya geldiğini anlıyorsun, değil mi?”
       Hiç sesimi çıkarmadan başımı aşağı yukarı salladım. Aynı lisanla konuşuyorduk. Aynı hisleri duyumsamamız gayet normaldi!
       “Sonra, adam geldiği gibi gitti… Evet, evet; aynen perişan, yıkıl­mış bir halde gitti! Bir daha da kendisini hiç görmedik. Onun, Türki­ye’ye getirilmesine müsaade edilmedi; bari kafasına birkaç kurşun sıkılmasına izin verilseydi ya!
       Yıllarca her gün, sınırlardan izinsiz geçen onlarca sırtçının, ha­malın, sırf büyük şehirlerde oturan kimlerle ortak oldukları malûm kaçakçı babalarının işkembeleri daha da genişleyecek diye, zaten pek bir değeri olmayan mallarını taşırken kurşunlandıklarını işittik durduk! Onlar, doğru iş mi yapıyorlardı? Tabii ki hayır! Ama bir Türkün kanına girmiş bu Ermeni katiline, tek kurşunu çok gördüler işte!”
       Ortalığı bir sessizlik kaplamıştı. Şimdi, her ikimiz de konuşmuyor­duk. O, önce saatine baktı, sonra derin ve sesli bir nefes aldı. Sanki o anda, yangın yerine dönmüş vücudunu soğutabilmek için, Karadeniz’den gelip Boğaza giren serin havanın tamamını içine çekmek ister gibiydi…
       Bir süre daha bekledi ve sözlerine devamla;
       “Bak, şimdi aklıma geldi,” dedi. “Abdullah Öcalan eşkıyasının Suriye’den çıkartılması ve onca ülke gezdikten sonra, ta bilmem nerelerden çuvallanarak getirilmesi kötü mü oldu? Aksine, Suriye ile olan ilişkilerimiz daha da güzelleşti. Bu arada, Yunanistan başta olmak üzere, birçok ülke de ağzının payını almış oldu!”
       “Bu izni vermeyen ise,” diye söze karışacak oldum. Tamamla­mama fırsat vermeden;
       “Devrin başbakanı,” dedi. “Gerçi, onu da anlayışla karşılamak gerekiyordu. O yıllarda bunalmıştı, yorgundu. Kafasından kim bilir ne gibi düşünceler geçiyordu?
       Bak! Siyasetçi olmak memleketimizde çok kolaydır. Vezneye yanaşır ve yatırdığın para oranında listede yerini alırsın. Devlet adamı olmak ise, öyle herkese has bir nimet değildir! Devlet adamlığı büyük özveri ister, sorumluluk ister!”
       Sonra yüzünü denize doğru dönerek;
       “Yine de bazı işler vardır ki, mutlaka halledilmesi gerekir. İzin verilmedi de ne oldu? İşte gazete bile açık açık yazıyor. Herkes biliyor! Bu iş, ülkücülere ihale edildi! Bir iki bomba… Ardından Agopyan’ın ortadan kaldırılması… İş tamam! ASALA da, Ermeni terörü de ortadan kalkıverdi! Demek ki, adamların bir kurşunluk canları varmış…”
       “Peki… Bu usul daha mı iyiydi?” diye sordum.
       Saatine tekrar baktı ve sonra ayağa kalktı. Gitmeye hazırlanıyor­du. Gözleri… Biraz önce içinde okyanus dalgalarının coştuğu, kabar­dığı o gözleri… Yine sönük ve ölgün bir hal almak üzereydi.
       “Kesinlikle hayır,” diye seslendi. “Zaten, o tarihten sonra başla­yan hatalar zinciri birbirini kovaladı. O zamanın elebaşları hâlen konuşuyor; ‘Biz devlete hizmet ettik!’ diye. Bu da bana çok dokunu­yor! O hizmeti, çok daha önce, öyle sıradan bir adam yapacaktı. Hem de para almadan! Olmadı… Olmadı!”
       Elimi sıkarken, bana tekrar sarılarak;
       “Yine görüşelim… Geldiğinde ara,” dedi ve yürüyüp gitti. Arka­sından bir müddet sessizce baktım.
       Konuştuklarımız, öyle basit konulardan değildi. Üzerinde düşü­nülmesi, ciddi tartışmalar, hatta suçlamalar yapılması gereken ağırlık­taydı. Ancak şu anda, tek bir şeyi düşünmem gerekiyordu. Bunu gayet açık olarak görebiliyor ve hissedebiliyordum; benim arkadaşım küs­kündü!
       Artık devlete mi yoksa özellikle devrin başbakanına mı küsmüştü bilemiyorum. Her ikisi de olabilir! Ama bana kalırsa arkadaşım, sadece ve sadece kendisine küsmüştü ve bu da beni üzen, kabul edilemeyecek bir durumdu.

(*)  Bu mektubun orijinalinde; Türk milletini aşağılamak kastıyla, Türk sözcüğü küçük yazılmıştır.
(**) Aslında bu Ermeni olayına kitabımda yer vermek istememiştim. Arkadaşımın küskün, kızgın, perişan olmuş halini gördükten sonra fikrimi değiştirdim. Eski idealist çizgisinden uzaklaşıp, herkesin takdir ettiği düşünce ve davranışlarını, sırf hükümet etmek gayesiyle terk edenler, ülkedeki küskünler ordusunun giderek büyümekte olduğunu fark ettiklerinde, inşallah iş işten geçmişolmaz!..

Yazar hakkında

Yorum Ekle