Çinli

Ç

       “Mercan kat kat giyinir, palmiye yaprak yaprak büyür, oysaki insanoğlu göçer gider!”
       (Tahiti atasözü)

       Ah-Cho, hiç Fransızca bilmezdi. Kalabalık mahkeme salonunda, öylesine bitkin, öylesine sıkkın bir tarzda oturuyordu ki. Sıkıntıdan, bir o görevlinin, bir bu görevlinin ağzından hiç durmamacasına dökülen gürültülü sözcükleri dinliyordu. Ah-Cho’ya göre, yaptıkları gevezelikten başka bir şey değildi. Şu Fransızlar ne aptal adamlardı; Chung-Ga’nın katilini bulma işini çok fazla uzatmışlardı. Üstelik bunca gevezelikten sonra henüz katil de bulunmuş değildi. Zengin konağında çalışan beş yüz işçinin beş yüzü de, öldürme işini Ah-San’ın yaptığını biliyorlardı. Biliyorlardı da, Ah-San tutuklanmamıştı bile. Gerçi, işçiler aralarında gizlice birbirlerine karşı tanıklık etmemeye karar vermişlerdi, ama yine de olan biten apaçık ortadaydı. Görevliler, aradıkları adamın Ah-San olduğunu bir türlü kavrayamamışlardı; çok aptal insanlardı Fransızlar doğrusu.
       Ah-Cho, korkulacak bir şey yapmamıştı. Öldürme işinde onun parmağı yoktu. Gerçi, adam öldürülürken o da oradaydı; üstelik konağın kâhyası Schemmer, cinayetin hemen ardından barakalara koşmuş ve onu orada, dört beş kişiyle birlikte otururken yakalamıştı. Evet, ama bundan ne çıkardı? Chung-Ga, sadece iki bıçak darbesi yemişti. Beş altı adamın birden iki bıçak yarası açmayacakları apaçık ortadaydı. Herkes bir bıçak saplasa, en fazla iki kişiyle hallolacak bir işti.
       İşte, dört arkadaşıyla birlikte mahkemede sorguya çekilen ve bu sorguda, olan biten hakkında karmakarışık konuşmalarıyla olayın önüne bir gizem perdesi çeken Ah-Cho böyle düşünüyordu. Öldürme esnasında sesler duymuş, Schemmer gibi koşmuş, olay yerine gitmişlerdi. Ne var ki, oraya Schemmer’den önce varmışlardı; hepsi bundan ibaretti.
       Schemmer, kavga seslerini oradan geçerken duyduğunu ve en az beş dakika süreyle barakanın dışında dikilip bu sesleri dinlediğini, ardından içeri girdiğinde bu adamları barakada gördüğünü anlatmış, bu adamların kendisinden az önce barakaya girmiş olamayacaklarını, çünkü barakanın tek kapısı olduğunu ve kendisinin de bu kapının önünde dikildiğini söylemişti. Ama bundan ne çıkardı?
       Ah-Cho ile dört tutuklu arkadaşı, Schemmer’in yanıldığını söylemişlerdi mahkeme huzurunda. Sonunda salıverileceklerdi. Hepsi de buna inanıyordu. İki bıçak darbesi için beş adamın kafası kesilecek değildi ya! Hem, tek bir Fransız şeytanı bile görmemişti öldürme olayını. Ama bu Fransızlar çok aptaldı. Çin’de olsa, yargıç, hepsine birden işkence edilmesini buyurur ve gerçeği öğreniverirdi. Gerçekler işkence altında çok kolay ortaya çıkardı. Ancak bu Fransızlar işkence etmeyi bilmiyorlardı; ne akılsız adamlardı bunlar! Böyle giderse Chung-Ga’nın katilini hiçbir zaman bulamayacaklardı.
       Ah-Cho, yine de birçok şeyi anlamıyordu. Arazinin sahibi olan İngiliz şirket, onca masraf etmiş ve bu beş yüz işçiyi Tahiti’ye getirmişti. Ortaklar kâr paylarını istiyorlar ve bu konuda büyük gürültü koparıyorlardı. Şirket ise henüz bir kuruş ödemiş değildi. Herhalde bu nedenle şirket, kendilerine pahalıya patlayan işçilerin birbirlerini öldürmeye kalkışmasını istemezdi. Hem, Fransızlar, Fransız yasalarının doğruluğu ve kusursuzluğuyla övünür, bu konuda Çinlilerin gözünü boyamak için sık sık ceza uygulamasına giderlerdi. Böylece ötekilerin gözünü korkutmak en iyi yöntemlerden biriydi. Ayrıca, Yeni Kaledonya Adaları, uysal ve insancıl olmalarının cezasını, sefalet ve acı içinde geçirecekleri günlerle ödeyecek adam yetiştirmekten başka ne işe yarardı?
       Ah-Cho, bunların hiç birini anlamıyordu. Mahkeme salonunda oturmuş, kendisini ve arkadaşlarını, konağa geri dönüp sözleşmenin gereğini yerine getirmek, yani çalışmak üzere serbest bırakacak kararın çıkmasını bekliyordu. Bu karar az sonra verilecekti; belliydi. İşlemler bitmek üzereydi; görüyordu bu kadarını. Artık tanık dinleme yoktu, ifade vermek yoktu, gevezelik bitmişti. Fransız şeytanları da yorulmuşlardı ve anlaşılan onlar da kararı bekliyorlardı. Beklerken, sözleşmeyi imzalayıp, Tahiti’ye giden bir gemiye bindiği günleri hatırladı. Deniz kıyısındaki küçük köyünde yaşamak hiç de kolay değildi; ekmek bulmak, karın doyurmak güçtü. Gündeliği elli Meksika sentine işgücünü sattığı, üzerinde, belirtilen süre dolmadan herhangi bir nedenle cayamayacağının yazılı olduğu sözleşmeyi imzaladığında, şanslı olduğunu düşünmüştü. Köyünde, bütün bir yıl boyunca on Meksika dolarına çalışan adamlar ve bütün gün ağ örüp yılda beş dolar alan kadınlar vardı. Diğer taraftan, dükkân sahiplerinin evlerinde, bir yıllık emek karşılığı dört dolar alan hizmetçiler de bulunuyordu. Ve kendisi; kendisi günde elli sent alacaktı. Bir günlük… Sadece bir günlük emek karşılığı temiz bir yarım dolar! İş ağır olsa da fark etmezdi. Sözleşmede yazılı olduğu gibi, beş yılın sonunda köyüne dönecek ve bir daha hiç çalışmayacaktı. Ömür boyu zengin bir adam olarak yaşayacaktı. Baştan aşağı kendi mülkü olan bir evi, bir karısı ve yaşlılığında ona bakacak çocukları olacaktı. Evet, evi olacaktı ve bu evin küçük bir bahçesi; bahçede, içinde kırmızı balıkların oynaştığı küçük bir havuz olacaktı… Birkaç ağaca, rüzgâr estikçe tatlı sesler çıkaran küçük çanlar asacaktı. Hayal kurup dinlenirken, kimse onu rahatsız etmesin diye de, yüksek bir duvar olacaktı bahçenin çevresinde.
       Eh, o beş yılın üç yılı geçmişti. Kendi köyündekilere oranla, daha şimdiden zengin sayılırdı. Tahiti’de çalıştığı pamuk tarlaları ile onu bekleyen hayal bahçesi arasında kala kala iki yıllık bir zaman kalmıştı. Ama şu anda, Chung-Ga’nın öldürülmesi olayına bir rastlantı eseri karıştı diye, para kaybediyordu. Tam üç hafta hapis yatmıştı ve bu üç haftanın her bir günü için elli sent kaybı vardı. Neyse ki her şey bitmişti. Kısa süre sonra karar verilecek ve o da işinin başına dönecekti.
       Ah-Cho, yirmi iki yaşındaydı. Neşeli, iyi huylu ve güleç yüzlüydü. Bedeni, Asyalı yapısına uygun olarak ince ve uzundu. Yüzü yuvarlaktı ve bu yüz, ayın on dördü gibi yuvarlaktı. Kendi soydaşları arasında pek sık görülmeyen tatlı bir kayıtsızlık ve neşe pırıltıları saçardı. Her halükârda hayatından memnundu Ah-Cho; kimsenin başına dert açmaz, hiçbir kavgaya karışmazdı. Kumarı yoktu. Daha da önemlisi, bir kumarbazda bulunması gereken katı yürek onda yoktu. Küçük şeyler, basit zevkler onu mutlu etmeye yetiyordu. Pamuk tarlasında, güneşin altında saatlerce çalıştıktan sonra, akşamın dingin serinliğini duymak, ona sonsuz mutluluk ve doygunluk veriyordu. Gözünü tek bir çiçeğe dikip saatlerce oturur, insanoğlunun bilinmeyen yanları ve yaşamın gizemi üzerine derin düşüncelere dalardı. Küçücük bir kumsala konan mavi bir balıkçıl, uçan bir balığın ardında gümüş parıltılar bırakarak sıçraması, ya da batan güneşin pembe beyaz ışınlarının ufak bir su birikintisinde oynaşması, ona, bütün bir günün öldürücü yorgunluğunu ve Schemmer’in ağır kamçısının şaklamalarını unuttururdu.
       Schemmer, yani Karl Schemmer, zalim, zalimlerin zalimi bir adamdı. Aldığı ücreti hak ediyordu. Beş yüz kölenin –çünkü anlaşma süreleri doluncaya kadar köle sayılırdı bu işçiler– gücünü son damlasına kadar harcatmasını bilen biriydi; bunun için yapamayacağı şey yoktu. Schemmer, kan ter içinde çalışan beş yüz gövdeden güç çıkarmak ve bu gücü, ihracata hazır kabarık pamuk balyalarına dönüştürmek için şeytanca yöntemler kullanırdı. Onun asık suratı, ilkel kabalığı, zalimliği, herkese hâkim tavrı, bu dönüştürme işinde hayli etkili olurdu. Bir de, üç inç(1) genişliğinde ve bir yarda(2) kalınlığında deri kamçıya iş düşerdi. Bu kamçıyı hiç elinden düşürmez, ara sıra, eğilmiş pamuk toplayan ya da çapa çapalayan işçilerin çıplak sırtında gezdirirdi. Kamçının çıkardığı ses, tüfek patlamasından farksızdı. Schemmer, sürülmüş tarlada atıyla dolaşırken bu ses sık sık duyulurdu.
       Bir keresinde, kiralanmış işgücünün ilk yılının başlarında, işçilerden birini attığı tek yumrukla öldürmüştü. Adamın kafasını yumurta gibi ezmemişti, ama yumruk, adamın beynini felç etmeye yetmiş ve adam bir hafta komada yattıktan sonra ölmüştü. Çinliler, Tahiti’yi yöneten Fransız şeytanlarına gidip Schemmer’i şikâyet etmediler; çünkü adam, onların adamıydı ve ne yapıp ne yapmadığı Fransızları ilgilendirirdi. Otların arasına gizlenen ya da yağışlı gecelerde yataklarına kadar tırmanan kırkayakların zehrinden nasıl sakınırlarsa, onu öfkelendirmemek için de öyle sakınırlardı. Çinliler –adanın esmer tenli tembel halkı onları böyle çağırırdı– Schemmer’in kafasını kızdırmanın yolunu bulmuşlardı. Bu yol, tam onun istediği gibi çalışmaktı. Schemmer’in o yumruğu şirkete binlerce dolara patlamıştı, ama yine de bir fiske olsun zarar görmemişti.
       Sömürgeleşme konusunda fazla gayretli gözükmeyen Fransızlar, adanın kaynaklarını geliştirme işini çocuk oyuncağına çevirmişlerdi. İngiliz şirketinin başarısını görmek hoşlarına gidiyordu. Schemmer’den ve onun o korkunç yumruğundan onlara neydi? Ya ölen Çinli? Eh, altı üstü bir Çinli değil mi, ne olurdu ki? Hem, doktorun verdiği resmî kâğıdın belgelediği gibi, güneş çarpmasından ölmüştü zavallı. Evet, Tahiti tarihi boyunca hiçbir insan güneş çarpmasından ölmemişti; ama Çinlinin ölümünü diğer ölümlerden ayıran nokta da buydu. Bir Çinli herkes gibi ölecek değildi ya! Doktor, raporunda bu kadarını söylüyordu. Çok dobra bir adamdı bu doktor doğrusu. Ortaklar kâr paylarını almalıydılar, yoksa Tahiti’nin uzun başarısızlık tarihine bir başarısızlık daha eklenecekti.
       Bu beyaz şeytanlar anlaşılmaz insanlardı. Ah-Cho, mahkeme salonunda oturmuş kararı beklerken, bu insanların çok esrarengiz yaratıklar olduğunu düşünüyordu. Kafalarının içinde ne olup bittiğini kestirmenin bir yolu yoktu. An-Cho, beyaz şeytanlardan birkaçını görmüştü; hepsi de birbirine benziyordu. Hepsinin de aklı, anlaşılmaz biçimde çalışıyordu. Hiç yoktan öfkeleniveriyorlardı ve öfkeleri hep tehlikeliydi. Böyle zamanlarda vahşi birer canavar kesilirlerdi. Küçük şeyleri dert edinirler; bir bakarsın, Çinlilerden bile daha dertli kesilirlerdi. Çinliler gibi öfkeleri burnunda değildi; çok oburdu bu insanlar, şaşılacak derecede fazla yer ve bunun iki katını da içerlerdi. Bir Çinli, davranışının onlarda öfke mi, yoksa hoşnutluk mu uyandıracağını asla kestiremezdi. Bilemezlerdi; bir keresinde hoşlandıkları bir olay, başka bir gün öfkeden deli ederdi onları. Beyaz şeytanların gözlerinin ardında bir perde geriliydi ve bu perde, akıllarından geçenleri bir Çinli gözünün görmesini önlemeye yarardı. Bir de, tüm bunlar yetmiyormuş gibi, son derece yetkindi bu şeytanlar. İşleri yürütmede, sorunları çözmede çok ustaydılar; yeryüzünde sürünen, emekleyen ne varsa, istedikleri anda diz çöktürürlerdi. Ne güçlü yaratıklardı bu beyaz şeytanlar. Evet, beyaz adamlar garipti, harikuladeydi ve de şeytandı… Schemmer’e bakın işte!
       Ah-Cho, karar verme işinin neden bu kadar uzun sürdüğünü anlayamadı. Mahkemede bulunanlardan hiçbiri, Chung-Ga’ya elini bile sürmemişti. Ah-San, tek başına öldürmüştü onu. Ah-San yapmıştı bu işi; bir elini saçına dolayıp başını arkaya çekmiş, diğer elini arkasından uzatarak bıçağı gövdesine saplamıştı. İki kez saplamıştı bıçağı. Burada, mahkeme salonunda, kapalı gözlerle görüyordu öldürme olayını Ah-Cho. O ağız kavgası, ileri geri söylenen sözler, sövgüler, saygıdeğer ataların, gelmiş geçmiş sülâlelerin yediği küfürler… Ah-San’ın atılması, Chung-Ga’nın saçına yapışması, etine iki kez gömülen bıçak, ansızın açılan kapı, Schemmer’in birden içeri girmesi, kapıya koşuş, Ah-San’ın kaçması, Schemmer’in geri kalanları köşeye sıkıştıran kamçısı ve yine Schemmer’in, adamlarını olay yerine çağıran tabancalarını patlatması!
       Ah-Cho, olayı yeniden yaşarken ürperiyordu; tüyleri diken diken olmuştu. Savrulan kamçılardan biri yanağına gelmiş, derin bir iz bırakmıştı. Schemmer, tanık sandalyesinde Ah-Cho’yu teşhis ederken, bu yarayı göstermişti. Şimdi artık yara kapanmıştı; öyle çok belli olmuyordu kamçı izi. Ucuz atlatmıştı; yüzünün ortasına doğru yarım inç daha kaymış olsaydı, gözü gidebilirdi Ah-Cho’nun. Derken, aklına memleketine dönünce alacağı ve içinde oturup hayal âlemine dalacağı bahçesi geldi; bütün olanları unutuverdi.
       Yargıç kararını açıklarken, kayıtsız bir tavırla oturuyordu Ah-Cho. Öteki dört arkadaşı da öyle, bana mısın demiyorlardı. Tercüman, Chung-Ga’nın öldürülmesi olayından beşinin de suçlu bulunduğunu, Ah-Chow’un idam edileceğini, Ah-Cho’nun Yeni Kaledonya’da yirmi yıl hapse, Wang-Li’nin on iki yıl ve Ah-Tong’un on yıl hapse mahkûm edildiğini söylerken de hiç oralı olmadılar. Heyecana kapılmanın ne yararı olacaktı ki? Kesilecek olan kafa, Ah-Chow’un kafasıydı; o bile, mumya gibi anlamsız bir yüzle oturuyordu.
       Yargıç birkaç laf daha etti. Tercüman bu sözleri, Ah-Chow’un yüzünde Schemmer’in kamçısının bıraktığı izin, diğerlerinin yüzündeki izlerden daha derin olduğu gerekçesiyle ve de nasılsa bir kişinin idam edileceğine göre, yarası en derin sanığın suçlu olmasına karar verildiği şeklinde tercüme etti. Ah-Cho’nun yüzündeki yara izinin de aynı şekilde derin olduğundan ve bu delil, onun cinayet mahallinde bulunduğunun ve de kuşkusuz cinayete katıldığının kanıtı kabul edildiğinden, yirmi yıl kürek cezasına çarptırılıyordu. Böylelikle, Ah-Tong’a verilen on yıl cezaya kadar tüm cezalara uygun gerekçeler birbiri ardınca sıralandı. Yargıç, son olarak, “Çinliler bundan ders alsınlar,” dedi. Çünkü yasalara uyulması gerektiğini, dünya alt üst olsa Tahiti yasalarının da yasa olduğunu öğrenmeliydiler.
       Beş Çinli hapishaneye götürüldü. Şaşkın ya da üzgün değildiler. Verilen kararların bekledikleri gibi çıkmaması, beyaz şeytanlarla olan ilişkilerinde zaten alışageldikleri bir durumdu. Bir Çinli, onlardan hep umulmadık şeyler beklerdi. İşlemedikleri bir cinayet nedeniyle aldıkları ağır ceza, beyaz şeytanların yaptığı sayısız garip işlerden biriydi. Kararı izleyen birkaç hafta süresince Ah-Cho, Ah-Chow’u düşünüp durdu. Konağın bahçesinde kurulmakta olan giyotin, kafasını kesecekti Ah-Chow’un. Onun için yaşlılık günleri yoktu; hayal bahçeleri yoktu. Ah-Cho, hayatı ve ölümü düşündü; hayatın gizemini, ölümün gizemini düşündü. Kendisi için tasalanmaya gerek yoktu. Altı üstü yirmi yıl… Yirmi yıl neydi ki? Hayal bahçesi yirmi yıl uzaklaştırılmıştı ondan, hepsi bu… Gençti ve Asya insanına özgü sonsuz bir sabra sahipti. Yirmi yıl beklerdi ve yirmi yıl sonra, kanının sıcaklığı daha da artar, huzur bahçesi o zaman tam istediği gibi olurdu. Bahçeye bir ad bulmak istedi; Sabah Huzuru Bahçesi diyecekti ona. Bu düşünce bütün gün mutlu etti onu; sabırlı olması gerekliydi o kadar. Sabır üzerine bir özdeyiş söylemeye çalıştı. Bu özdeyiş, onu ve arkadaşları Wong-Li ile Ah-Tong’u rahatlattı. Ama Ah-Chow’un özdeyişlere aldırdığı yoktu. Kafası gövdesinden koparılacaktı; hem de o kadar kısa süre sonra koparılacaktı ki, bu olayı beklemek için sabra ihtiyacı yoktu. Rahat sigara içiyor, güzel yemek yiyiyor ve bol bol uyuyordu. Zamanın yavaş ilerlemesini de umursadığı yoktu.
       Crucho bir jandarmaydı. Sömürge ülkelerinde geçirilmiş yirmi yıllık hizmeti vardı. Nijerya’dan Senegal’e, Cezayir’den Güney Pasifik’e kadar birçok sömürgede çalışmıştı ve bu yirmi yıl, onun durgun aklını gözle görülür biçimde cilalamıştı. Fransa’nın güneyinde geçirdiği köylülük günlerindeki kadar aptaldı; o günlerdeki kadar yavaş çalışırdı. Disiplinliydi, yetki korkusunun ne olduğunu bilirdi ve onun gözünde tanrı ile jandarma çavuşu arasındaki tek ayrılık, kölece itaatin ölçüsüydü ve kendisi bu itaatte kusur etmezdi. Hatta denebilir ki, bir jandarma çavuşu, onun gözünde tanrıdan daha iri, daha büyüktü; yalnız Pazar günleri, Tanrının Borazanları(3) nutuk atarken, tanrı bir günlüğüne büyürdü. Tanrı, genellikle çok uzaklardaydı, oysa çavuş yakında, hep oralardaydı.
       Başyargıcın, hapishane gardiyanına göndereceği talimatı teslim etmek üzere seçtiği kişi, işte bu Cruchot adlı jandarmaydı. Talimatta; Ah-Chow adındaki tutuklunun, Cruchot’ya teslim edilmesi bildiriliyordu. Kötü kadere bakın ki, başyargıç, bir gece önce, Fransız subay ve astsubaylarına bir yemek vermişti. Yemekte içilen içkinin haddi hesabı yoktu. O nedenle, talimatı yazarken elleri titriyordu. Başı çok fena ağrıyordu; gözleri bir pirinç tanesini seçemeyecek haldeydi. Yazdığı kâğıdı okumadı bile. Nasılsa, bir Çinli’nin ölümüne imza atıyordu. Bu yüzden, Ah-Chow’un adının son harfini yazmadığını fark etmedi. Talimatta Ah-Cho yazılıydı ve Cruchot talimatı götürdüğünde, gardiyan kendisine Ah-Cho’yu teslim etti. Cruchot da onu, iki katırın çektiği arabasında yanına oturttu ve sürdü gitti.
       Ah-Cho, gün ışığına çıktığına seviniyordu. Jandarma çavuşunun yanına oturmuş, ağzı kulaklarında, gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Katırların Atimaono’ya doğru güneye yöneldiğini görünce büsbütün coştu, sevinçten yerinde duramaz oldu. Şüphesiz Schemmer göndermişti jandarmayı, onu geri istiyordu. Schemmer çalışmasını istiyordu onun; o da iyi ve güzel çalışacaktı… Schemmer’in ağzını açmasına fırsat vermeden çalışacaktı.
       Sıcak bir gündü. Katırlar ter içinde kalmışlardı. Cruchot da ter içindeydi… Ah-Cho da ter içindeydi. Ama sıcağı umursamayan tek kişi Ah-Cho’ydu. Pamuk tarlalarında, güneşin altında tam üç yıl ter dökmüştü de bana mısın dememişti. Öyle gülümsedi, öyle gülümsedi ki, Cruchot’nun geri zekâsı bile tuhaf buldu bu gülümsemeyi.
       “Çok komiksin,” dedi sonunda.
       Ah-Cho, tasdik edercesine başını salladı ve daha da büyük bir coşkuyla güldü. Cruchot yargıç gibi değildi, onunla Kanada dilinde konuşuyordu ve bu dili, tüm Çinliler ve yabancı şeytanlar gibi, Ah-Cho da anlıyordu.
       “Çok gülüyorsun,” diye azarladı onu Cruchot. “Böyle bir günde insanın yüreği kan ağlar.”
       “Hapishaneden çıktığıma mutluyum.”
       “Bunun için mi?” diye omuz silkti jandarma.
       “Yetmez mi?”
       “Demek kafanın kesileceğine de seviniyorsun?”
       Ah-Cho ansızın silkindi, jandarmaya baktı:
       “Ama ben Atimaono’ya gidiyorum, tarlada Schemmer’in vereceği işleri yapmaya gidiyorum. Yoksa beni Atimaono’ya götürmüyor musun?”
       Cruchot, koca bıyıklarını uzun uzun çekiştirerek;
       “Demek öyle,” dedi sonunda. Ardından katıra bir kamçı yapıştırarak;
       “Demek bilmiyorsun?” diye sordu.
       “Neyi bilmiyorum?”
       Ah-Cho, yüreğinde garip bir sıcaklık duydu.
       “Schemmer beni çalıştırmayacak mı artık?”
       “Bugünden sonra hayır!” diye güldü Cruchot. Çok yerinde bir yanıt verdiğine emin olarak sırıttı.
       “Yani, bugünden sonra çalışmayacaksın sen. Kafası kesik bir adam çalışamaz değil mi?”
       Sonra, Çinlinin göğsünü dürttü ve kıkır kıkır güldü.
       Katırlar, kan ter içinde bir mil kadar gittiler ve bu süre zarfında Ah-Cho’dan çıt çıkmadı. Sonra sordu:
       “Schemmer benim kafamı mı kesecek?”
       Cruchot, sırıtarak kafasını salladı.
       “Bir yanlışlık var bu işte,” dedi Ah-Cho. “Kafası kesilecek olan Çinli ben değilim. Ah-Cho’yum ben. Sayın yargıç, benim yirmi yıl Yeni Kaledonya’da kalmama karar verdi.”
       Jandarma yine güldü. İyi bir yol tutturmuştu bu Çinli; giyotini kandırmaya çalışıyordu.
       Katırlar, hindistancevizi ağaçlarının altından ilerlemelerini sürdürüyorlardı. Işıl ışıl oynaşan denize paralel uzanan yolda, barım mil kadar daha suskun kaldı Ah-Cho. Sonra dayanamayıp;
       “Ben, Ah-Chow değilim diyorum sana,” dedi. “Sayın yargıç benim kafamın kesileceğini söylemedi.
       “Korkma,” dedi Cruchot. Tutukluya acır ve ona yardım etmek ister gibi bir tavır takındı. “Bu şekilde ölmek çok kolay… Şıp diye bitiverir. Bir ipin ucunda sallanıp, beş dakika boyunca kıvranıp tepinmeye benzemez bu. Küçük bir baltayla tavuk kesmek gibi bir şey! Kafasını kesersin olur biter. İnsan için de aynı. Tak! Bitti. Hiç acıtmaz, hiç acı duymazsın. Acıyacağını düşünemezsin bile. Düşünemezsin ki… Kafan gidince nasıl düşüneceksin ki? Çok iyidir; ben de böyle ölmek isterim. Çabucak… Şıp diye! Şansın var senin… Böyle ölmek herkese nasip olmaz. Cüzama yakalansan, parça parça dökülür etlerin. Bir parmak, sonra öteki parmak… Ardından ayak parmakları… Sıcak suyla haşlanmış bir adam tanıdım ben; iki gün sürdü can vermesi. Kilometrelerce uzaktan duyardım haykırışlarını. Ama sen… Ne kadar kolay! Tak! Gitti. Bıçak kafanı kesti. Bitti gitti! Bıçak gıdaklar belki de, kim bilir? Gidenlerden hiçbiri dönüp de anlatmadı ki.”
       Bu son söylediğinin müthiş bir şaka olduğunu düşündü ve kendisine yarım dakika kadar gülme hakkı tanıdı. Neşesi yerine gelmişti, Çinliyi neşelendirmek de ne de olsa insanlık göreviydi.
       “Ama anlamıyor musun, ben Ah-Cho’yum,” diye üsteledi diğeri. “Kafamın kesilmesini istemiyorum ben.”
       Cruchot kaşlarını çattı. Bu Çinli de fazla ileri gidiyordu. Bu kadar aptallık olmazdı.
       “Ben Ah-Chow değilim…” diye söze başladı yeniden Ah-Cho.
       “Yeter!” diyerek durdurdu onu jandarma. Yanaklarını şişirdi, öfkelendiğini belli edercesine ters ters baktı.
       “Ben değilim dedim…” diye tekrarladı gene Ah-Cho.
       “Kes sesini!” diye kükredi Cruchot.
       Daha sonra suskunluk içinde yollarına devam ettiler. Papeete’den Atimaono yirmi mil tutuyordu. Çinli tekrar konuşmaya başladığında, bu yolun yarıdan fazlasını kat edilmişti.
       “Sayın yargıç suçumuzu ortaya çıkarmaya çalışırken sen de mahkeme salonundaydın,” diye başladı söze. “Gözlerimle gördüm seni. Kafası kesilecek olanın Ah-Chow olduğunu hatırlamıyor musun? Ah-Chow… Uzun boyluydu o… bir de bana bak.”
       Ansızın ayağa kalktı ve Cruchot onun kısa boylu olduğunu gördü. Ve birden, Cruchot’nun gözlerinin önünde Ah-Chow’un görüntüsü canlandı. Ah-Chow’un bu görüntüsü uzun boyluydu. Jandarmaya göre bütün Çinliler birbirine benzerdi. Hepsinin yüzü birbirinin aynıydı. Ama uzun boyluluk ile kısa boyluluk arasında bir fark olduğunu görebiliyordu ve yanında oturan adamın, kafası kesilecek adam olmadığını anlamıştı. Katırların dizginini öyle bir çekti ki, arabanın oku ileri fırladı, hayvanların kafaları havaya dikildi.
       “Gördün mü bak, bir yanlışlık oldu,” dedi Ah-Cho gülümseyerek.
       Fakat Cruchot düşünüyordu. Arabayı durdurduğuna bin pişman olmuştu. Başyargıcın yaptığı yanlışlıktan haberi yoktu ve kendisi, bu işin nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Bildiği bir şey varsa, o da bu Çinlinin Atimaono’ya götürülmek üzere kendisine verildiğiydi. Atimaono’ya götürmek onun göreviydi. Kafası kesilecek olan o değilse, ne olacaktı peki? Üst tarafı bir Çinliydi ve bir Çinlinin hiçbir hükmü yoktu. Hem, belki de ortada yanlışlık falan yoktu. Üstlerinin bir bildiği, bir düşündüğü vardı elbet. Onlar yapacakları işi iyi bilirlerdi. O kim oluyordu ki üstlerinin yerine düşünsün? Bir keresinde, çok çok önceleri, onlar adına düşünmüştü. Çavuşu, “Cruchot, sen bir aptalsın!” demişti. “Bunu ne kadar çabuk öğrenirsen, senin için o kadar hayırlı olur. Düşünmek sana yasak; sen buyruklara uyacak ve düşünmeyi senden üstün olanlara bırakacaksın.” Bu olayı hatırlayınca aklı başına geldi. Hem, Papeete’ye geri dönseydi, Atimaono’daki idamı geciktirecekti ve eğer dönmemesi gerekiyorduysa, tutukluyu bekleyen üstünden azar işitecekti. Üstüne üstlük, bir de Papeete’de azar işitecekti.
       Katırları kamçılayarak arabayı hareket ettirdi. Saatine baktı; daha şimdiden yarım saat geç kalmıştı. Üstü, belki de bu yüzden azarlayacaktı onu. Katırları hızlandırdı. Ah-Cho, yapılan yanlışlığı açıklamak için ne kadar çaba harcıyorsa, Cruchot’nun inadı da o oranda artıyordu. Zaten yanlış adamı götürdüğünü bilmekte olması onu yeteri kadar öfkelendiriyordu. Diğer taraftan, bu yanlışın kendi yanlışı olmadığını düşünmek ve doğru olan şeyi yaptığına inanmak ona güç veriyordu. Üstlerinin canını sıkmaktansa, yanlış bir Çinliyi ölüme götürmeyi yeğ tutuyordu.
       Ah-Cho’ya gelince, jandarma, kafasına kamçının sapını indirip de çenesini kapamasını buyurunca, çenesini kapamaktan başka yapacak bir şeyi kalmamıştı. Uzun yolculuk, artık suskunluk içinde devam ediyordu. Ah-Cho, yabancı şeytanların tuhaf adamlar olduklarını düşünüyordu. Onları anlamanın yolu yoktu. Şu anda kendisine yaptıkları, her zamanki işlerinin bir parçasıydı.
Önce beş masum adamı suçlu ilan etmişler, sonra da, kendi karanlık cehaletlerinin bile yirmi yıl hapse lâyık gördüğü adamın kafasını kesiyorlardı.
       Yapabileceği pek bir şey yoktu Ah-Cho’nun. Orada öyle, hiçbir şey yapmadan oturup, beyaz şeytanların kendisine reva gördükleri sonu kabullenebilirdi. Yine de, bir an için paniğe kapıldı. Derisini kaplayan ter taneleri, birden sanki buza döndü. Neyse ki çabuk toparlandı. Yin-Chih-Wen’in ‘Suskun Yolun Duası’ şiirinden bölümler okumaya çalıştı; ama başaramadı. Çünkü gözünün önüne hep o hayal bahçesi geliyordu. Bu durum onu rahatsız etti; ama sonunda teslim oldu; hayal bahçesine kurulup, ağaçlara asmış olduğu çanların rüzgârda çıkardığı sesleri dinlemeye koyuldu. İşte şimdi, hayal bahçesinde otururken, ‘Suskun Yolun Duası’ndan bazı bölümler hatırlamayı başardı.
       Böylelikle, Atimaono’ya gelinceye ve katırlar, gölgesinde sabırsız bir rütbelinin dikildiği darağacının dibinde duruncaya kadar vaktin nasıl geçtiğini anlamadı Ah-Cho. Çabucak giyotinin bulunduğu sehpaya çıkarıldı. Sehpanın çevresinde, arazideki tüm işçilerin toplandığını gördü. Schemmer, olayın tam anlamıyla ders alınacak bir gösteri olmasını istemişti ve bu nedenle. Tarlalardaki tüm işçileri toplamış, idamda hazır bulunmalarını sağlamıştı.
       Adamlar, Ah-Cho’yu görür görmez, aralarında fısıldanmaya başladılar. Bir yanlışlık olduğunu görmüşlerdi; ama bildiklerini kendilerine sakladılar. Anlaşılmaz beyaz şeytanlar, düşüncelerini değiştirmişlerdi şüphesiz. Bir masum adamın canına kıymak yerine, başka bir masum adamın canını alıyorlardı. Ah-Chow olmuş, Ah-Cho olmuş, onlar için ne fark ederdi? Beyaz köpekler kendilerini nasıl anlayamazlarsa, onlar da beyaz köpekleri hiç ama hiç anlamazlardı. Ah-Cho’nun kafası kesilecekti, ama onlar, geride kalan iki yıllık hizmetleri tamamlanınca Çin’e geri döneceklerdi.
       Schemmer, giyotini kendi eliyle yapmıştı. Eli işe yatkındı. Daha önce hiç giyotin görmüş biri değildi, ama Fransız memurlar ona işin esasını anlatmışlardı. İdamın Papeete’de değil de, Atimaono’da yapılması fikri Schemmer’den çıkmıştı. Schemmer, cezanın cinayetin işlendiği yerde verilmesinin uygun olacağını ileri sürmüştü. Hem böylelikle, çalışan beş yüz Çinli’nin üzerinde ibret verici bir etkisi olacaktı. Schemmer, cellâtlığa da gönüllü olarak talip olmuştu ve şimdi, idam sehpasının üzerinde kendi eseri olan ölüm aletini deniyordu.
       Bir adam boynu kalınlığında bir muz ağacı gövdesini giyotinin altına uzatmıştı. Ah-Cho, şaşkın gözlerle izliyordu Schemmer’i. Alman kâhya, küçük bir vinci işleterek, bıçağı aletin tepe noktasına kadar çekti. Sonra, sağlam bir ipin ani hareketiyle bıçak tutunduğu yerden kurtuldu ve aşağıda kımıltısız duran muz ağacına küttedek indi.
       “Nasıl, iyi çalışıyor mu?” Sehpanın üzerine çıkmakta olan çavuştan geldi bu soru.
       “Hem de nasıl,” diye böbürlendi Schemmer. “Bak göstereyim.”
       Bıçağı kaldıran vinci gene çalıştırdı, ipi çekti. Bıçak yumuşak ağaca hızla indi. Ancak bu kez, ağacı tamamen ikiye ayırmadı. Kütüğün ortasına saplanıp kaldı.
       “Bu iş görmez,” diye seslendi çavuş.
       Schemmer, alnındaki teri silerek;
       “Daha fazla ağırlık gerek,” dedi.
       Darağacının yanına gelen demirciye, yirmi beş librelik bir demir parçası daha getirmesini emretti. Schemmer, demir parçasını bıçağın geniş tarafına takmak üzere eğildiğinde, Ah-Cho çavuşa baktı ve fırsat bu fırsattır diyerek;
       “Saygıdeğer yargıç, Ah-Chow’un kafasının kesileceğini söylemişti,” diye söze başladı.
       Çavuş, sabırsızca başını salladı. Öğleden sonra aşacağı on beş millik yolu düşünüyordu. Ve yolun sonunda kendisini bekleyen, inci tüccarı Lafier’in güzel melez kızı Berthe’i.
       “İyi ama ben Ah-Chow değilim. Ah-Cho’yum ben. Sayın gardiyan bir yanlışlık yaptı. Ah-Chow uzun boyludur. Görüyorsunuz… Ben kısa boyluyum.”
       Çavuş acele acele baktı Ah-Cho’ya ve yanlışlığı anladı.
       “Schemmer!” diye bağırdı. “Gel buraya!”
       Alman kâhya homurdandı, ama demir parçasını bağlama işini sürdürdü. Sonra, “Çinli hazır mı?” diye sordu.
       “Bak bakalım,” diye yanıt verdi çavuş. “Bu Çinli, o Çinli mi?”
       Schemmer de şaşırdı kaldı. Birkaç saniye sövdü dişlerinin arasından ve kendi elleriyle yaptığı, çalıştığını görmek için sabırsızlandığı alete hazin gözlerle baktı.
       “Bana bak,” dedi sonunda. “Bu işi erteleyemeyiz. Beş yüz Çinliyi buraya toplamak için göbeğim çatladı; üç saatlik iş kaybım var zaten. Bunu değil de ötekini gebertmek uğruna ikinci bir üç saati de kaybedemem. Gel biz bu işi bitirelim. Altı üstü bu da bir Çinli…”
       Çavuş, kendisini bekleyen uzun yolculuğu ve inci tüccarının kızını düşündü, kararsızdı.
       “Nasılsa Cruchot’yu suçlayacaklar,” dedi kâhya. “O da anlarlarsa. Ama nasılsa anlamayacaklar. Ah-Chow ihbar edecek değil ya.”
       “Suçu Cruchot’ya yükleyemezler,” dedi çavuş. “Bu olsa olsa gardiyanın yanlışıdır.”
       “Öyleyse haydi… Bitirelim şu işi. Bizi de suçlayamazlar. Çinlilerin birbirlerinden ne farkı var ki? Biz nereden bileceğiz hangi Çinli olduğunu? Bize teslim edilen Çinli ile ilgili verilen talimatı yerine getirdiğimizi söyleyeceğiz. Hem, gerçekten, ikinci bir kez işlerinin başından alıp da toplayamam.”
       Fransızca konuşuyorlardı ve tek bir kelime bile anlamayan Ah-Cho, bu iki adamın, kendi geleceği üzerine karar vermekte olduklarını biliyordu. Kararın çavuşa bağlı olduğunun da farkındaydı, bu nedenle gözlerini onun dudaklarından ayırmıyordu.
       “Pekâlâ,” dedi çavuş. “Haydi, devam et. Altı üstü bir Çinli işte.”
       “Bir kez daha deneyeceğim aleti, işi sağlama alalım,” diye karşılık verdi Schemmer ve muz ağacını bıçağın altına yerleştirdi.
       Ah-Cho, ‘Suskun Yolun Duası’ndan dizeler hatırlamaya çalıştı. “Barış içinde yaşa,” sözleri geldi aklına, ama bu sözler kendi içinde bulunduğu duruma uygun değildi. Yaşamayacaktı ki. Ölmek üzereydi. Yok yok, bu dize uygun değildi. Peki ya, ‘İhaneti, kötülüğü hoş gör…” Evet, ama ortada hoş görülecek bir ihanet yoktu. Schemmer ve diğerleri bu işi kötülük düşünerek yapmıyorlardı ki. Onlar için, yapılması gereken ufak bir işti bu, o kadar. Nasıl ormanı temizlemek, su oluğu açmak, pamuk ekmek birer iş ise, bu da öyle işlerden biriydi. Schemmer ipi çekti ve Ah-Cho, ‘Suskun Yolun Duası’nı unutuverdi. Bıçak, tek bir hareketle indi ve ağacı dümdüz ikiye ayırdı.
       “Çok güzel!” diye haykırdı çavuş. Sonra durdu, bir sigara yaktı. “Çok güzel dostum, çok güzel!”
       Schemmer, beğenildiğine sevindi.
       “Haydi, gel Ah-Chow,” dedi Tahiti dilinde.
       “Ama ben Ah Chow değilim…” diye başladı Ah-Cho.
       “Kapa çeneni!” yanıtını aldı. “Eğer bir daha ağzını açarsan, kafanı kıracağım.”
       Kâhya, yumruğunu sıkarak gözdağı verdi ona. Ah-Cho sustu, sesini kesti. Karşı koymanın ne yararı vardı ki? Bu yabancı şeytanların kendilerine özgü yöntemleri vardı. Bildikleri doğrultuda giderlerdi hep. Bir insan gövdesi uzunluğundaki yatay tahtaya bıraktı kendini bağlanmak için. Schemmer kayışları çekti sıkıştırdı. Hem öyle bir sıkıştırdı ki, kayış etine gömüldü Ah-Cho’nun, ona acı verdi. Ama hiç yakınmadı. Bu acı uzun sürmeyecekti. Havada ufka doğru eğik duran tahtayı gördü ve gözlerini kapadı. İşte o anda hayal bahçesi serildi gözlerinin önüne. Sanki o bahçede oturuyormuş gibi geldi ona. Serin bir rüzgâr esiyordu ve birkaç ağaca asılı çanlar tatlı tatlı çalıyordu. Kuşlar ötüyor, yüksek duvarın ardından köy yaşamının sakin dinginliği geliyordu kulaklarına.
Sonra, asılı duran tahtanın inmekte olduğunu gördü ve kasları üzerinde oluşan baskıdan ve gerilimden, arka üstü yatmakta olduğunu fark etti. Gözlerini açtı. Tam üstünde, güneşte pırıl pırıl parlayan keskin bıçağı gördü. Bıçağa eklenen ağırlığı gördü ve Schemmer’in bu ağırlığı bağladığı iplerden birinin çözüldüğünü fark etti. Ardından, çavuşun keskin sesiyle verdiği buyruğu duydu. Ah-Cho, çabucak kapadı gözlerini. O bıçağın inişini görmek istemedi. Ama duydu… Kısacık bir an için duydu. Ve o anda, Cruchot’yu ve Cruchot’nun sözlerini hatırladı. Cruchot yanılıyordu. Bıçak gıdıklamadı. Biliyordu artık. Zaten, hayatta son öğrendiği şey de bu oldu.

Alt Bilgi Notları:
(1) İnç: 2.54 santim uzunluğunda İngiliz ölçü birimi.
(2) Yarda: 91,4 santim uzunluğunda İngiliz ölçü birimi.
(3) Tanrının Borazanları: Rahipler 

(Yazan: Jack London – Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi