Senin Baban Hangisi?..

S

       “Bir ‘baba’ kavramı almış başını gidiyor; ortalıkta birtakım kara babalar, kaka babalar, kötü babalar filan türedi; devlet baba sözcüğü artık kullanılmaz oldu. Üvey babalar, iskele babaları, Şam babası, para babası, mafya babası… Yetmedi… Kız babası, oğlan babası, Cum babası… Bu son baba da kim ola ki?..”

       Of, of! Yine efkârlandım işte!
       Bilirsiniz… Eğer bir memlekette, herhangi bir vatandaş, şu veya bu nedenle birilerine küsüyorsa, hayata küsüyorsa, kendine küsüyorsa ya da, bizde olduğu gibi, çoğunlukla devlet vatandaşına küsüyorsa, onu alt sınıflardan başlamak üzere kendi kaderiyle baş başa bırakıyor­sa, elden ne gelir?
       Bizim çocukluğumuzda dilimizden hiç düşürmediğimiz, o koruyu­cu kollayıcı, o sevecen “Devlet Baba” sözcüğü artık kullanılmaz oldu. Babalık kavramı, ne yazık ki şahıslara indirgendi. Ortalıkta; birtakım kara babalar, kaka babalar, kötü babalar filan türedi! Ganimet… Bir tek iyi baba yok!
       Geleceğimizi emanet edeceğimiz yeni nesil, işte bu babalar ara­sında yetişiyor.
       Çocuklarını sırtında bir yük olarak gören, anlayışsız, ilgisiz, kaskatı bir adam… İhtimal ki evin üvey babası!
       Caddelerde, meydanlarda, belirli buluşma noktalarında yekdiğeri­ni bekleyen, manasız ve boş gözlerle koyun gibi öylece bakınıp duran, genç-ihtiyar, kadın-erkek bir sürü kişi; zannedersin ki iskele babası!
       Bol ışıklı, özel mönülü şık restoranlarda, tepsi gibi olmuş kıpkır­mızı bir suratla tıkınan, ara sıra yanındaki sarışın mankene sırıtan, muhtemel bir Şam babası!
       Halkı dolandıran, şirket batıran, banka hortumlayan, mutlaka bir para babası!
       Para babasının arkasında, uzak ya da yakından akrabası, mafya babası!
       Ha, birden aklıma geldi. Onsuz olmaz, çünkü bir de milletin Cum babası!
       Bu babalar saymakla bitmez. Zaten de bizi ilgilendirmez! Ama bence tek bir baba var ki; onu yazmadan, onu belirtmeden geçemeyiz! Bizim için aslında önemli olan da bu! Öyle sözgelişi falan değil, gerçek anlamda oğlan babası, kız babası; yanında da anası!
       İşte, bir dönemin gençlerini nasıl kaybettiysek –ki hâlâ onları geri kazandığımızdan emin değilim– bu ana-babaları da neredeyse kay­betmek üzereyiz.
       Bugün, çocuklarının üzerinde ilk bilgilendirme ve yönlendirme so­rumluluğunu üstlenmiş olan anne ve babalar, bu görevlerini yeteri ka­dar yapmıyorlar, yapamıyorlar! Neden? Çünkü günlük yaşamın ge­tirdiği olumsuzluklar, bütün ağırlığı ile omuzlarına binmiş durumda da ondan… Gereken zamanı ayırıp ve eline birtakım yararlı dokümanlar alıp, onların karşı-sına geçemiyorlar…
       Yasalar uyarınca aile yapısını korumak ve kollamakla yükümlü olan devlet de onların bu doğal görevlerine bir katkıda bulunmak üze­re hiçbir şey yapamıyor. Kendi derdine düşmüş… Sadece, yine kendi çıkardığı yangını söndürmeye çalışıyor!
       Birkaç bilinçli aydının kişisel çabalarının haricinde, katkıda bulu­nuyor gibi görünen medya ise aksine, tamir edilmesi ve geliştirilmesi gereken değerleri bir kalemde silip atabiliyor. Sözüm ona, toplumun haber alma ihtiyacını gideriyor! Her gece, travestilerin çıkardığı olay­ları, Merter çalılığında nasıl iş tuttuklarını gösteriyor. Çocuklara sey­rettirmeyin! Sanki büyüklere çok lâzım!
       Toplum üzerinde etkili olan zararlı akımlara karşı psikolojik sa­vunma faaliyetleri yürüten ilgili kuruluşlara gelince; onların hemen he­men hiçbir çalışma yapmadıkları kesin.
       Bu kuruluşlar, öyle kara kitaplar-ak kitaplar yayımlamakla ve bu kitapları birbirlerine veya beş-on bakanlığın, birkaç resmi kurumun ya da torpilli bir iki gazetenin kütüphanesine göndermekle, görevlerini yerine getirdiklerini mi zannediyorlar?
       Üstelik bu kitapların hangi biri milli kütüphanede var? Bu şekilde top­lumu, anne babaları, gençliği aydınlatmak mümkün olabilir mi acaba?
       Soljenitsin’in itiraflarını bir kesime anlatmak, işin kolay tarafı… Zaten onlar, sen anlatsan da anlatmasan da, işlerine geldiği şekilde… Yani, kafalarına göre davranıyorlar. Sonra, onlarla uğraşmak da işin cabası!
       Güncel bir konu olduğu için söylüyorum; “Türkiye’de Ermeni Meselesi-Bir Şehit Anasına Tarihin Söyledikleri” kitabını kaç kişinin oku­duğunu tahmin edersiniz? Bunun gibi, kütüphaneler dolusu binlerce değerli, kullanılması gereken kitap var!
       Bunlar; Kürtçülük, terörist faaliyetler ve eylemler, yıkıcı-bölücü akımlar, irtica ve laikliğe aykırı gelişmeler, tarikat çalışmaları, dış Türk­lere uygulanan mezâlimler, Ermeni propagandaları, Rum yaygaraları, Milli Görüş Teşkilâtı’nın görünür-görünmez faaliyetleri, psikolojik savun­ma ihtiyacımız… vs. yüzlerce, binlerce konu hakkında hazırlanmış ki­taplar… Hepsi de son derece değerli çalışmaların ürünü.
       Şimdi denilecek ki; piyasada aynı konularla ilgili yayınlar yok mu? Var! Var ama içlerinde kaç tanesi tarafsız, rasyonel bir görüşle kale­me alınmış? Belirli bir ideolojiyi savunanlar, olayları kendi pencere­lerinin dışından görmeyi zaten istemezler; isteseler bile, beceremez­ler!
       Peki, sadece belirli bir kesimin değil, toplumun diğer kesimlerini de, gerçeği ve doğruyu öğrenmek, zararlı akımlardan, milli ve manevi tehlikelerden, kişisel ve kurumsal tabanda yapılan yanlışlıklardan ha­berdar olmaya hakları yok mu? Hem bu hak, uzun süreli, periyodik bir şekilde, daha basit ve daha anlaşılacak bir dille verilmeli. Aslında, eksik ve önemli olan taraf bu!
       Gelin, biraz daha tabana inelim ve sürekli ön planda yer almayı seven, malûm gazete köşelerini parsellemiş üç beş sivrilmişin oyunla­rını bozalım. Toplumun büyük çoğunluğuna, mevcut yanlışları, var olan doğruları net bir şekilde göstermeye çalışalım. Sağcısına da, solcusu­na da! Ancak, yanlışların bir parçası olmayalım!
       Birtakım özel çalışmalar yaparak, ana-babaları kazanalım. Okuyan gençleri, kahvehane köşelerinde boş oturan gençleri kazanalım. Nasıl karşıt kutuplarda yer aldıklarını görmüyor musunuz? Şu anda bile hiç­bir yer güllük gülistanlık değil. Hepsi, sağdan soldan, yukarıdan aşağı­dan gelecek bir işareti bekliyorlar. İş işten geçmeden, doğru işareti önce biz verelim!
       İşte o zaman, kendisine çağrı yapılan genç kız, bilinçsizce birta­kım pisliklerin kucağına atlamayacak ve örneğin Fadime Şahin olayın­da olduğu gibi, millet böyle acıları günlerce yaşamayacak.
       Zaten önemli olan husus da, milletin bu tip yanlışları anlaması ve doğruyu bulması değil mi? Peki. Öyleyse neden çekiniyoruz? Kafamızı kuma sokup, bilmem neremizi dışarıda bırakmamızdan mı ya da ge­leneksel suskunluğumuzdan mı?
       Elimizde en detaylı bilgiler ve en sağlam dokümanlar yok mu? Bunlar küçük kitapçıklar haline getirilemez mi? Sorarım size; toplum yararına kullanılacak olan bilgilerin, topluma sunulmasından daha nor­mal bir şey olabilir mi? Biz sizden, “Alman Gizli Servisi’nin Haber Top­lama ve Haber Gönderme Metotları”nı istemiyoruz ki…
       Bizim isteğimize somut bir örnek olacak, ama eğer bu konuda yazılmış bir kitapçığı okusalardı, onca gencimiz, İzmir’deki “İsa Mesih Protestan Kilisesi”ne giderler ve sonra televizyon kameralarının karşısına geçip, çok rahat bir şekilde “Hiç… Tapınmaya geldik,” derler miydi?
       Başta komşu ülkeler… İran, Yunanistan, Suriye… vs. bas bas ba­ğırıp, ülkemiz aleyhinde kendi halklarına, dünyaya olumsuz propagan­da yapıyorlar. Ya biz ne yapıyoruz? Halkımızın, artık bazı gerçekleri bilmesi gerekmiyor mu?
       Bana yine bazı kişiler; “Uluslararası ilişkilerimiz zedelenir,” deme­sin! Bizimle uzaktan yakından bir ilgisi bulunmayan İsrail’in bile, “Ka­dim İsrail devletinin sınırları Toros Dağları’nın doruklarına kadar idi. Bir gün mutlaka buralara hâkim olacağız,” fikrini şimdilik alt yapılarında mahfuz tuttuklarını kimler biliyor? Herhangi bir TC vatandaşının bun­ları bilmeye, öğrenmeye hakkı yok mu?
       Mesajı verilecek sayısız konu olduğunu biliyorum. Hatta istenildi­ği takdirde onları halka ulaştıracak gazeteler de bulunur. Tabii, çanak çömlek dağıtmaktan, tencere tava satmaktan sıkılıp, daha faydalı bir iş yapmaya karar verirlerse!

Yazar hakkında

Yorum Ekle