İstihbarat Parayla Olur!..

İ

       “İstihbaratın parayla dönmediği birkaç ülkeden biri de Türkiye’dir; daha doğrusu Türkiye idi. Bizim zamanımızda, evlerimizdeki yiyecek artıklarıyla Karabaş, Toraman ya da Rex, Joe gibi köpekleri besler, onlar için bütçeden ayrılan ödenekleri elemanlara aktarırdık. Ünitenin kömür tahsisatı bittiğinde, zengin kuruluşlardan borç kömür alırdık. Benzin ödeneği bitmesin diye, var olan arkadaşlarımız, eleman buluşmasına kendi arabalarıyla giderlerdi… Nereden nereye geldik diyebilmeyi çok isterdim, ama mümkün değil!..”

       “Oturduğu yerden ahkâm kesmek,” diye günlük hayatta çok kul­lanılan bir deyim vardır. Esasında, amansız bir hastalığın apaçık bir tarifidir…
       Bu hastalığın adı, her ne kadar tıbbi literatürde geçmese de, as­lında çok çabuk bulaşan ve kitleleri kısa sürede etkisi altına alan lanet bir hastalıktır.
       Mikrobu, önce tek bir kişide görülür ve oradan çevreye hızla ya­yılır. İlaç falan da fayda etmez, zor tedavi edilir!
       Bu hastalık hemen herkeste görülebilirse de, en fazla, ağzı laf ya­pan ve eli kalem tutan kişilerde yaygındır. Örneğin; spor yazarları, bu hastalığa en sık ve en çabuk yakalanan grubu oluştururlar.
       Bilindiği gibi, hiçbir zaman, yapılan bir karşılaşma sonrasında oyuncuları, antrenörleri, hakemleri, taraftarları eleştirmedikleri asla görülmemiştir. Onları bıraksalar, herkesten daha iyi oynayacaklar, herkesten daha iyi maç yöneteceklerdir.
       İkinci grupta bulunanları ise; ya çok sorumlu ya da aksine, çok sorumsuz olarak iki gruba ayırmak mümkündür. Hani, içlerinde so­rumluluk duygusu taşıyanlar, araştırıp ettikten, sorup soruşturduktan sonra yazılarını kaleme aldıkları için, biraz olsun mazur görülseler dahi, diğerleri için yapılacak ve söylenecek hiçbir şey yoktur. Onlar, ne yazık ki hastalığın en ağır vakalarıdır.
       Bu gibi hastaların, aslında sık sık hava değişimine ihtiyaçları ol­duğu bir gerçektir. Onlara, oturdukları yumuşak maroken koltuklardan kalkmalarının ve her türlü teknik donanımı ve konforu haiz odaların­dan, kısa bir süre için bile olsa dışarıya çıkıp olay yerinin havasını teneffüs etmelerinin iyi geleceği, mutlaka söylenmelidir.
       Döndükleri zaman kaleme alacakları yazıların içeriği, ne derece­ye kadar hasta olduklarının teşhisi ve tedavisi için en önemli bulguları bize gösterecektir.
       Örneğin; topluca bindirildikleri askeri bir helikopterle, güvenliği önceden sağlanmış olan özel bir bölge üzerinde yarım saat kadar uç­tuktan sonra, kaleme sarılıp;
       “Ordumuz, her tarafta güvenliği sağlamış durumda… Görüldüğü gibi kuş uçurtmuyor,” diyerek yazılarına başlayanlar, nasıl gerçeği tam olarak yansıtamıyorlar ise;
       “Böylesine geniş ve dağlık bir arazi üzerinde silahlı kuvvetlerimi­zin hareket kabiliyeti yetersiz kalıyor,” diye söze girenler de aynı şe­kilde gerçek teşhisi tam anlamıyla ortaya koyamıyor olacaklardır.
       Peki, odalarından hiç dışarıya çıkmayıp da, sanki oraları görmüş gibi, olayları bizzat yaşamış gibi, aynı sözcükleri, oturdukları yerden mini etekli sekreterlerine dikte ettirenlere ne demeli?
       Hele hele tamamen konudan bihaber olup, bir başka kişinin ka­leme alıp eline sıkıştırdığı ufacık bir kâğıt parçasını, üzerleri beyaz ör­tülü, çiçek aromalı, sürahili, onlarca mikrofonlu masalardan, kürsüler­den okuyanlara ne yapmalı? Hepsi ağır vaka!
       Böyle hastaların tümünü toplayıp, tedavi olmaları için söz konusu edilen yerlere götürüp bırakmak gerekmez mi?
       Efendim, okuyoruz; silahlı kuvvetler, Doğu ve Güneydoğu’daki terörü on beş-yirmi yıldır bir türlü yok edememişmiş…
       Emniyet güçlerinin ilgili birimleri, bunca zamandır bölgede etkili bir istihbarat çalışması yapamamışlarmış…
       JİTEM, birtakım kurumsal ihtirasların ve kişisel hesaplaşmaların odağı haline gelmişmiş…
       İşte, bu ve bunun benzeri sözler, nekahet dönemini geçiren ateşli bir hastanın şuursuzca sayıklamalarından başka bir şey değildir…
       Söz konusu edilen dönemde, kabaca bir hesapla otuz bin vatan evladı kaybedilmiş, buna karşılık, devlete isyan bayrağını açmış hain­lerden, çok daha fazlası öldürülmüş ya da pasifize edilmiştir. Mezarlık­lar ceset, hapishaneler suçlu, depolar ise, iki üç milyonluk bir orduyu tam teçhizat donatacak durumda, ele geçirilmiş silah ve malzemelerle doludur.
       Bütün iç ve dış borçlar, eski ve yeni yatırımlar, umulmadık bir an­da ortaya çıkan doğal afetlerin getirdiği zararlar, aşağıya bir türlü çe­kilemeyen rakamlar, tahsil edilemeyen vergiler, sözde dost ülkelerin yumuşak çalımları, düşman olanların sıkı çelmeleri… Bütün bu olum­suz koşullara rağmen, yine de söz konusu işler yürütülmüş, devlet büt­çesine büyük yükler yüklemesine karşılık, zorlukların üstesinden ge­linmeye çalışılmıştır.
       İster sivil bir yatırım olsun, isterse askeri bir harekât olsun, sonun­da hepsi paraya ve paranın sağladığı diğer önemli unsurlara dayanır. İstihbarat toplamak da aynı hesaba gelir… İstihbarat da parayla olur!
       Hükümetler tarafından tespit edilen bütçelerde, resmen tahsisi yapılmış paraları, istihbarat toplama işinde kullanamazsınız. Listesi belli muhtelif harcama kalemlerinden oluşan resmi bütçe; her zaman için Sayıştay’ın denetimine açıktır ve yapılan harcamaların birer nüs­haları, saymanlıklar kanalıyla üst makamlara iletilir.
       İstihbarat çalışmaları için gereken para ise sadece Başbakanlı­ğın tahsis ettiği örtülü ödenekten karşılanır. Bütün istihbarat faaliyetleri bu parayla döner. En küçük üniteden, en büyük başkanlığa kadar bu çark böyle işler, istersin verirler, istersin vermezler…
       Teknik donanımın mükemmelse, araç ve malzeme parkın zengin­se, personel kadron yeterliyse, bir de harcayacak paran varsa güzel çalışırsın! Yoksa, ya mahalli gazetelerden kupür derler ya da dosya­lardan bildiri toplarsın. Olmadı, bulunduğun bölgenin resmi ve yarı resmi ağızlarından kapabildiğin bilgilerden, doğru veya yanlış duyumlar­dan haber çıkarmaya çalışır, daha da olmazsa eskilerle idare eder­sin!
       Bakın bir tarihte, dünyaca ünlü Time dergisinde yayımlanmış olan rakamlara isterseniz şöyle bir göz atalım da, devletlerin istihbarat işine nasıl bir ciddiyetle yaklaştıklarını görerek, ahkâm kesmekle iş kovala­mak arasındaki farkı birilerine göstermeye çalışalım.
       Öncelikle, genel bütçesinden istihbarata ayırdığı para oranına gö­re yapılan sıralamaya bakalım; her zamanki gibi ilk üç sıra, Rusya (% 2,8), İsrail (% 1,6) ve Amerika (% 1,5) tarafından paylaşılmakta…
       Türkiye % 0,3’lük oranı ile Ürdün’den (% 0,4) bile sonra gelmekte… Tabii arada, sayılamayacak kadar çok devlet var. Ben diyeyim elli, siz deyin yüz elli… Bizden sonra ise birkaç küçük devlet yer alıyor.
       Mezkûr devletlerin resmi paralarını, o günün kurları üzerinden Türk lirasına çevirdiğimizde ise gerçek bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkmakta…
       Rusya 7 milyar rubleyi, İsrail 2,5 milyar şekeli, Amerika 7 milyar doları ve Ürdün 1,5 milyar dinarı istihbarat bütçesine ayırmış…
       Türkiye’nin ise; tam 935 milyon 444 bin 100 Türk lirası… Şaşırma­yın, gerçek rakamlar bunlar! Bir de, Türk lirasının bu paralar karşısın­da ne kadar değerli(!) olduğunu bir düşünürseniz…
       Şimdi gelin, bu rakamları mevcut ülke nüfusuna bölelim ve devlet­lerin kişi başına düşen istihbarat harcama rakamlarını bulalım.
       Kişi başına, Rusya’da 996 lira, İsrail’de 873 lira ve Amerika’da 738 lira istihbarat harcaması yapılmakta. İsrail’i bir kenara ayırırsak, Rusya ile Amerika’nın yüz elli ilâ iki yüz milyonu bulan nüfusu var.
       Otuz yedi milyonluk Türkiye’de ise bu rakam, sadece ve sadece 22 lira! Evet, yanlış duymadınız, tam tamına 22 Türk lirası! Artık ne yaparsan yap; bozdur bozdur harca!
       Bu parayla hiçbir çalışma yapamaz, gerektiği zaman, gerektiği ki­şiye para ödeyemezsiniz! Adam, bu parayla size bir kere gelir, bir da­ha gelmez. Ne bileyim, gider iki karton kaçak sigara satar, daha fazla kazanır. Vaktini size niye harcasın ki?
       Onun için, istihbarat para ister beyler… Hem de çok para! Ele aldığınız veya söylediğiniz konuların salt dış görünüşlerinden ziyade, neden ve niçinlerini araştırarak daha sağlıklı bir hasta olduğunuzu gösterebilir, hem böylelikle devleti yönetenleri de olumlu bir şekilde yönlendirerek hayırlı bir iş yapmış olursunuz.
       Şükretmek gerekir ki, şimdiki durum, eskilere göre daha iyi bir se­viyededir. Yapılan son değerlendirmeler, Ürdün’ü gerilerde bıraktığı­mız ve Uganda’ya yaklaştığımızı göstermektedir. Onun yanı başında da Kenya var!
       Ama Kenya’ya yetişmek çok zor! Neden mi? Neden olacak… Siz olsanız, uluslararası üne sahip çete başı Apo’yu tek kuruş almadan, hani Allah rızası için, kuzu kuzu teslim eder misiniz?
       Ben olsam; vallahi de etmem, billahi de etmem! Paraları alır, ülkemin kişi başına düşen istihbarat harcama oranını yükseltirim, değil mi ya?
       “Hadi canım, sen de oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun,” dedi­ğinizi duyar gibi oluyorum. Peki, ne var bunda kızacak? Bir kere de ben deneyeyim dedim… Hani, istihbaratın para ile döndüğünü daha somut bir şekilde başka türlü anlatamazdım da!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz