Kurs Yolunda!..

K

       “Yeni bir uzmanlık kursu için yine düştük yolları. Ama bu kez iş ciddi; sorgu teknikleri ve sorgulama uzmanlığı konusunda kurs göreceğiz. Ne işinize yarayacak, demeyeceksiniz umarım. Sorgu kadar mühim bir şey var mı istihbaratçılıkta? Bilgilerin büyük bir bölümü sorarak elde edilmiyor mu? Eee… İyi soru sormasını bilemezsen, sana da istediğin yanıtı kimse vermez, değil mi?..”

       Merkezden son gelen kurye evrakları arasından çıkan ve iki hafta süre ile yeni bir kursa iştirak etmem gerektiğini bildiren yazıyı okudu­ğumda dayanamamış ve yüksek sesle;
       “Hadi yine iyisin, iyisin,” diye bağırmaktan kendimi alamamıştım.
       Gerçekten, sabahın erken saatlerinde göreve gelip, bitiş zamanı hiç belli olmayan bir mesaiyi tamamlamak, çoğu geceler mart kedisi gibi sabaha kadar fır dönmek, arada sırada bazı değişik ve ilgi çekici olaylarla karşılaşılsa dahi, yine de hepsi, monoton bir yaşantının gayet güzel bir göstergesiydi. İşte, kurs için Ankara’ya gitmek, beni biraz olsun bu yaşantıdan uzaklaştıracaktı.
       Zaten günlerimiz, her defasında artan bir oranda, başta PKK te­rörü olmak üzere, ağırlıklı olarak bölgeye münhasır diğer sorunlarla yo­ğunlaşmış bir şekilde geçip gidiyordu.
       Ortalık, Hazreti Mevlâna’nın “Hata Rahmanidir… Hatada ısrarsa Şeytanîdir!” sözünden ders almayan bir sürü şeytanla yavaş yavaş tekrar dolmaya başlamıştı.
       Mübareklerin hepsi de ithal mallarıydı. Şu anda ise karşımda, de­fileye çıkmış mankenler gibi resmigeçit yapmaya başlamışlardı.
       Şöyle bir düşünün ve bizimle gerçek anlamda, mertçe dostluk ba­ğı kuran bir ülkenin adını söyleyin; hadi, hadi çekinmeyin, söyleyin!
       Nee… Papua-Yeni Gine mi? Dalga geçmeyin! Papua-Yeni Gi­ne bile o tarihlerde dostumuz değildi! Ne zaman ki, İş Bankası’nın reklamlarında adı geçer oldu, ilişkilerimiz ondan sonra yumuşadı…
       Şaka bir yana, bulamadınız değil mi? İster yakın, ister uzak kom­şumuz olsun, hiçbir devletten ülkemize asla iyi şeyler şırınga edilmez. Hiçbir devlet, babasının hayrına yardım etmez, yüzümüze gülmez!
       Onların karşısında hep sırıtan biz oluruz!
       Hani bazen aklıma gelir; tarih sayfalarını dolduran onca babayiğit akıncı atalarımız, yağız tenli kahraman leventlerimiz, Avrupa’nın, As­ya’nın, Afrika’nın en uzak, en kuytu köşelerine kadar uzanmışlar, er­keklere kılıç urup(!), kadınlara bıyık burmuşlar… Hem de, nah böyle böyle pala bıyıklarını…
       Diyelim ki, o devletlerin bir yerde karın ağrıları var, kaldıramıyor­lar! İyi de, Amerika gibi uzak ve alâkasız ülkelere ne oluyor? Bizim pala bıyıklı leventlerimiz, oralara kadar gidip bir halt karıştırmadılar ki… Ne ister bunlar bizden, bilinmez!
       Amerika… Dünya jandarmasıymış ha! Burnunuzu her bir şeye sokmasanız olmaz sanki? Bak şimdi beni söyleteceksiniz…
       Siz önce kendi toplum güvenliğinize dikkat edin. Her altı dakikada bir cinayet, her yarım dakikada bir tecavüz, her iki saniyede bir cinsel taciz… Hem de okkalısından!
       Hani yine insanın aklına gelmiyor değil; yoksa sizin insanlarınız cinsel tatminsizliğini böyle yarım dakikada bir tecavüz, her iki saniyede bir cinsel taciz eylemine yönelerek mi gideriyor?
       Aslında daha yüksek olan bu oranların aşağıya çekildiğini, bir müjde verir gibi topluma aktaran yakışıklı, ama eski başkanınız, kendi yara­mazlıklarının da bu gibi istatistikler içerisinde yer aldığını acaba biliyor mu?
       Allah’a şükür ki, bizim böyle sorunlarımız yok! Eline, beline, dili­ne sağlam bir şekilde gidiyoruz.
       Gidiyoruz da, senelerdir başka başka dertlerden mustarip bir hal­de can çekişip duruyoruz. İtiraf etmek gerekirse, aradan bunca zaman geçmesine rağmen, tepeden bakıldığında Türkiye’de değişen hiçbir şey yok. Aynı tas, aynı hamam!
       Yolsuzluk, rüşvet, sahtekârlık olayları, parasal boyutlarıyla korkunç rakamlara ulaşmış bir durumda aynen devam etmekte…
       Vergi kaçakçılığı dahil, her çeşit kaçakçılık, uyuşturucu ve kara paranın görüntüsü, tahmin edilemeyecek bir tarzda büyümekte… Ça­mura bulaşmayan neredeyse hiç kimse yok…
       Sovyet Rusya’nın bilinmeyen bir süre(?) için üzerinden sıyırdığı –ki, başka çaresi kalmamış, hem rejim, hem de memleket iflas etmişti. Ye­niden toparlanıp eski gücüne kavuşana kadar, batı kapitalizminin hır­sına, yardımlarına ve yatırımlarına ihtiyacı vardı. İstediğini de aldı ve almakta da devam ediyor– eski ideolojik görüntüsünün değişik versi­yonları ortalıkta cirit atmakta ve hâlen eylemler yapmakta…
       Bir süredir sahnelerde boy gösteren radikal İslam’ın uluslararası uzantıları, legal ve illegal birtakım kişi ve kuruluşlar yoluyla memleke­tin dibine dinamit koymaya devam etmekte…
       Durun hele! Bu kısmı öyle kısaca geçmeyelim. Bu son gruba dahil olayların, gayet tehlikeli bir güç haline geldikleri inkâr edilebilir mi? Maskesi ne olursa olsun, en bariz vasıfları “Ümmetçilik” olan ve Atatürk’ü “Deccal”, onun yolundan gidenleri de, yok edilmesi gerekli bir “Deccal ordusu” olarak görenlerin sahte sözlerine ve tavırlarına inanılabilir mi?
       Şeriatın kestiği parmak acımazmış. Sadece parmak kesmekle kal­salar neyse… Bırakın Cezayir’i, ülkemizde de neler yapabileceklerini bütün dünyaya gösterdiler ve bunu da “Allah” adına yaptıklarını söyle­mekten kaçınmadılar. Kıtır kıtır insan doğradılar!
       Allah’ın sizi ve sizin gibi düşünenleri “kul” olarak kabul ettiğini mi zannediyorsunuz? Hepiniz “iblis”in kölesi olmuşsunuz da haberiniz yok! Ne kölesi, İblis’in ta kendisi!
       Birden, birinin koluma dokunmasıyla uyandım… Ter içinde kal­mıştım…
       Hanım;
       “Ne oluyorsun? İblis diye diye bir hal oldun! Ne biçim rüya imiş öyle? Hem, pek duyamadım, ama Levent’in pala bıyıklarının olduğunu mu söylüyordun ne? Kim o Levent… Arkadaşın mı?” diyerek, sorula­rıyla beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
       Otobüsümüz, Aksaray’daki Ağaçlı tesislerinde mola verdiğinde, inip elimi yüzümü bir güzel yıkadım da ancak kendime gelebildim.
       Hani derler ya; “Delinin fikri ne ise, zikri de odur,” diye… Bizim de işimiz gücümüz bunun gibi şeyler… Gündüzleri kâfi gelmiyor gibi, artık rüyalarımızı da işgal eder oldular!
       Neyse ki, on beş gün süreyle de olsa, bölgenin malûm sıkıntıla­rından kurtulacak, hiç olmazsa kurs saatlerinin dışında, artık unutma­ya başladığımız sosyal yaşantının nimetlerinden biraz olsun faydalan­maya çalışacaktık.
       Birkaç defa sinemaya gitmek, en az bir kez devlet tiyatrolarında bir oyun seyretmek, nezih bir restoranda mum ışığında güzel bir ak­şam yemeği yemek, şehir merkezindeki küçük dükkânında “Hazreti Ali’nin Hayber Kalesi Cengi” isimli kitabından başka bir kitap bulundur­mayan tek kitapçımıza inat, bir düzineden fazla kitap almak, anamızın babamızın ellerini bir defa daha öpmek bizim için ne bulunmaz, ne güzel bir fırsat olacaktı.
       Ankara sokaklarında değişen bir şey yoktu. Anıtkabir yine yerli yerinde duruyor. Atamız, arada bir başını kaldırıp sağa sola bakındıktan sonra tekrar geri yatıyordu. Uyku tutmuyordu bir türlü! Senede bir­kaç kez huzuruna gelip de, “Sen rahat uyu… Biz izindeyiz,” şeklinde yemin tazeleyenlere, şöyle bir bakıp acı acı gülüyordu.
       Demokrasi adına bir sürü şeyler yaptıklarını söyleyerek, hem ken­dilerini hem de milleti oyalamaya çalışanları hiç gözü tutmuyor, gör­dükçe hırslanıyor ve çok az sayıda kalmış olan samimi ve gerçek va­tanseverleri görev başına çağırıyordu.
       Bizim merkez ünite de olduğu yerde duruyordu. Daha bir geniş­letilen, yükseltilen ve ağaçlandırılan duvarların arkasında artık gökde­lenler vardı ve oldukça da dikkati çekiyordu. Son derece modern ve kaliteli olan bu binalarda oturacak olanların rahatı için her şey düşü­nülmüştü.
       Elbet bir gün sıra, doğu ve güneydoğunun altmış üç metrekarelik “C” tipi sosyal konutlarına, pencereleri birer ikişer parmak aralıklı, kapı altları bir kedinin rahatça geçebileceği kadar yüksek olan evlerinde otu­ranlara da gelecekti. Parayla değil ya, sıraylaydı! Sıra, nasılsa bir gün bizlere de gelecekti.
       Kursumuz, “Sorgu” üzerine düzenlenmiş olup, bir ihtisas kursu ni­teliğindeydi. Bilgilerin büyük bir bölümü sorarak(?) elde edildiği için, böyle bir kurstan geçmemiz gerekiyordu.
       Eee… İyi soru sormasını bilemezsen, sana da istediğin yanıtı kim­se vermezdi.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz