Aynanın Öbür Yüzü!..

A

       “Sorgu kursu, bizim için, sebep sonuç ilişkileri açısından çok değişik gelmiş, ancak bu arada, karışan kafalarımızın ne yazık ki aydınlığa kavuşmasına vesile olamamıştı. Ortada, teoriyle pratiğin çatıştığı çok ilginç bir durum vardı. Yani aynanın görülmeyen yüzü, görünen yüzünden çok farklıydı!..”

       Sorgu kursu, bizim için çok faydalı olmuş ve görevlerimizin yerine getirilmesi sırasında karşılaştığımız sorgulama olaylarında, nasıl dav­ranmamız gerektiği hakkında bize bazı önemli ipuçlarını vermiş, gide­ceğimiz doğru yolu göstermişti. Buraya kadar tamamdı da, aynanın bir de görülmeyen öbür yüzü vardı.
       Tamam, bir sorguya, “Konuş lan inek,” diyerek başlamayacaktık, ama karşımızda bulunan kişiye, “Lütfen bize bütün bildiklerini anlatır mısın? Bak rica ediyorum, hadi kırma beni ne olur,” dediğimiz zaman da, bizim istediğimiz hususları asla anlatmayacakları, üstelik bizi tefe koyup sabaha kadar kahkahalarla gülecekleri kesindi…
       Şimdi yine eğri oturalım doğru konuşalım; hadi bizleri kaldırın bir tarafa koyun. Görevimiz belli, çalışma yöntemlerimiz belli… Ama en ufak bir toplumsal huzursuzlukta, sayısı yüzlere varan çok çeşitli birey­sel suçların işlenişinde veya çete bağlantılı büyük örgütsel faaliyetlerin takip ve sonuçlandırılmasında, toplum olarak devamlı ön plana ittiği­miz, başarılı olduklarında “Vazifesidir, yapacak tabii,” diye geçiştirdi­ğimiz, başarısızlığını gördüğümüzde ise eleştiri bombardımanına tu­tup yerden yere vurduğumuz emniyet güçlerimiz; yani, polisimiz ve jan­darmamız, aslında yine toplumun huzuru için gerekli olan önemli bil­gileri, bu gibi durumlarda nasıl alacaklar, bunu konuşalım!
       Örneğin, suç unsurlarıyla birlikte zanlı yakalanmış ve usulüne uy­gun bir şekilde ifadesi alındıktan sonra hâkim karşısına çıkarılmıştır. Sanık burada, her zaman olduğu gibi ifadesini reddeder ve işkence gördüm, ifademi baskı altında zorla imzaladım falan derse, ne yapar­sınız?
       Birden sinirlenir ve ona doğru dönerek;
       “Nankör herif ne olacak… Yüzüne gözüne dursun e mi! Sana, dört tane çay, bir nescafe, iki de Samsun sigarası ısmarlamadık mı? Beş kere de telefon ettin, jetonları da cebimizden vermedik mi? Nasıl söy­lersin ifadenin zorla alındığını?” diye bağırmak istersiniz, ama bağıramazsınız…
       Veya suçüstü durumunu giderecek geçerli mazeretler bulmanın artık âdet halini aldığı günümüzde; yine örneğin, hizmetçisiyle birlikte yatakta yakalanan evin beyi, yaptığı savunmasında;
       “Nasıl olur efendim… Zina iddiaları asılsızdır! Ben, yorgunluktan yatağa öylece uzanmış öğle uykusuna tam başlamak üzereydim ki, hiz­metçi kız geldi ve akşam yemeği için canımın pilav çekip çekmediğini sordu. Pirinç pilavını da çok severim hani… Hemen oracıkta ayıklama­ya başladı. Ben de ona yardım ettim. Biz, pirincin taşını ayıklıyorduk, hâkim bey,” derse; güler misiniz, ağlar mısınız?
       Ya da, daha somut bir örnekle; hâkim karşısına çıkarılan Müslüm isimli bir hoca, savunmasının en can alıcı bir yerinde;
       “Tövbe, tövbe! Hâşâ hâkim efendi. Ben, hanım kızıma namaz kılmasını öğretiyordum. Tam ikinci rekâtın birinci secdesindeydik ki, bu gafiller içeriye girdiler. Namazımız da bozuldu, günaha da gir­dik,” dese; sinirinizden tırnaklarınızı köküne kadar yer misiniz, yemez misiniz?
       Böyle şeyler olmuyor değil, hem de çok oluyor! Harcanan onca zamanın, kullanılan personel ve aracın, ne bileyim, beyaz kâğıdın, daktilo şeridinin… vs. hepsinin bedelini hep devlet, dolayısıyla da millet olarak biz ödüyoruz.
       Bunlar içerisinde bazen, adliyenin arka kapısından polis refakatin­de girip, ön kapısından refakatsiz bir şekilde elini kolunu sallayarak çıkıp gidenlere de rastlanmıyor değil! Ne yaparsınız ki, kanunlarımız buna olanak tanıyor.
       Sen tut, cami kapılarında izinsiz gösteri yap, cihat bayrağını aç, pankart as, slogan at, polise mukavemet et; ne bileyim, kılık kıyafet kanununu çiğne, devlet malına zarar ver ve buna benzer en az on çe­şit suçu üst üste işle; gözaltına alın, sonra da elini kolunu sallaya sal­laya adliyeden çık git! Olacak iş değil yani! Böyle durumlarda, insa­nın görev duygusunun ve çalışma azminin sarsıntıya uğraması da normal doğrusu!
       Bir de, işin en ilginç ve acı tarafı; senelerce takip et, uğruna şe­hitler ver, sonunda yakala; sorgu, ceza filan tamam… Tık içeriye; ye­dir, içir, besle… Sonra, bir tezahürat “Sen bizim anamızsın… Sen ne dersen o olur,” Af çıktı… Hadi dışarıya… Bizim öyle acayip işleyen bir düzenimiz var ki!
       Onun için emniyet güçleri –ki buna, kanunları tatbik etmekle gö­revli tüm devlet kuruluşları dahil– kendisine doğru gelen birinin mevcut kanunları çiğnemekte olduğunu bile bile –ki bu sırada, görevini yapmadığı için kendisi de kanunları çiğnemiş oluyor– yanından geçip git­mesine göz göre göre müsaade ediyor.
       Ortada apaçık “Kılık Kıyafet Kanunu”muz var. Ama şehirlerimiz, bırakın ortaçağı, ilkçağ görüntüleriyle dolu, ilgilenen yok!
       “Bayrak Kanunu”muz var, kimin umurunda! Sararmış solmuş, rüz­gârdan uçları lime lime olmuş, yağlı kirli bayraklar dalgalanıp duruyor, hem de nerde biliyor musunuz? Resmi kuruluşların direklerinde! Hiç kimse ikaz bile etmiyor.
       “Türk Parasını Koruma Kanunu” gibi kanunlarımız var; hak getire! Herif, trafik polisine olan cezasını üzerinde güzel beyitler(!) yazılı parayla ödüyor. Tabii makbuzunu almadan… Veznedarlar, para demetlerinin üstünde hesap yapıyor. En kötüsü, pazarcılardan alınan paralar ütülen­meden kullanılamıyor… Bütün bunlara kimse bir şey demiyor.
       Anlayacağınız, tüm kanunlarımızın tatbikatında büyük aksaklıklar var ve bu aksaklıklar, onları uygulamakla yükümlü olan kişi ve kuru­luşları umursamaz bir hale sokmuş. Aslında bu umursamazlık, kişinin kanunları ve görevini bilmemesinden kaynaklanmıyor. Bence, görevini yaptıktan sonra neler olabileceğinden, daha doğrusu, hiçbir şey olma­yacağından kaynaklanıyor. Yukarıda sözünü ettiğim, ön kapı ve arka kapı hikâyesi bunun apaçık bir göstergesi…
       Bakın, bir sorgu konusu bizi nerelerden nerelere getirdi. Yoo… Bu konuyu o kadar küçümsemeyin. Gerçekten sorgunun ve sorgu neti­cesi elde edilecek bilgilerin önemi çok büyüktür ve en önemlisi, öyle önüne gelen de sorgu falan yapmamalıdır. Herkes bunun tekniğini, özelliklerini, hilelerini filan öğrenmeden sorgu yapmaya kalkarsa, orta­lık sorgucudan geçilmez!
       Sonra ne mi olur? Dinleyin bakın!
       “Sorguci var hanim! Hade sorguci geldi, sorguci!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz