Harika Bahçe

H

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Evvel zaman içinde Ali ve Hasan adında iki fakir dost varmış. Ali’nin bir havuç tarlası varmış, Hasan ise birkaç koyunuyla geçinip gidiyormuş. Ali’nin güzel ve kibar bir kızı, Hasan’ın da güçlü ve terbiyeli bir oğlu varmış. Günlerin birinde Hasan’ın başına bir felaket gelmiş; bölgedeki hayvanlar arasında salgın bir hastalık baş göstermiş ve Hasan’ın bütün koyunları ölmüş. Gözü yaşlarla dolu Hasan, oğluna dayanarak dostuna gelmiş ve şöyle demiş:
       “Ali, ben seninle vedalaşmaya, helalleşmeye geldim. Koyunlarımın hepsi telef oldu. Onlarsız nasıl yaşar, nasıl geçinirim. Başka bir yerlere gidip başımın çaresine bakacağım.”
       Bunları duyar duymaz Ali, ağlayarak dostuna sarılmış ve içtenlikle;
       “Dostum,” demiş. “Benim yüreğimin yarısı sana aittir. Sana gelen bela benim başıma gelmiş demektir. Beni kırmadan şu ricamı kabul et! Tarlamın yarısı senin olsun, hemen türkü söyleyerek çapalamaya başla!”
       Bu olaydan sonra, Hasan da toprakla uğraşmaya başlamış. Günler, aylar deyince, yıllar da peşpeşe geçmiş. Bir gün Hasan kendi toprağında çalışırken çapanın ucu bir yere takılmış. Yavaş yavaş toprağı kazmaya devam ettiğinde, bir de ne görsün; ağzına kadar altınla dolu kocaman bir küp…
       Hasan, altın dolu küpü alarak hemen dostunun yanına koşmuş.
       “Ali, Müjde! Müjdem var sana!” diye bağırmış. “Tarlanda altın dolu bir küp buldum. Bundan sonra bütün ihtiyaçlarından kurtulursun.”
       Ali gülümseyerek karşılamış arkadaşını ve şöyle karşılık vermiş:
       “Vefalı bir arkadaşsın, sağol! Bunu biliyorum ama küp benim değil senindir! Sen hazineni kendi topraklarında buldun.”
       Hasan inatla;
       “Ben de senin ne kadar iyi yürekli olduğunu biliyorum. Sen bana toprağın altındakileri değil, sadece toprağı hediye etmiştin,” demiş.
       “Değerli dostum,” demiş Ali. “Bütün toprakların zenginliği onu kim sularsa, kim çapalarsa onundur. O toprakların da sahibi sensin ve bu altınlar da senindir.”
       Onlar bu şekilde uzun süre tartışmışlar ve sonunda şöyle bir karara varmışlar:
       “Senin damat olacak oğlun var, benim de gelin olacak kızım var! Zaten onlar da çoktandır birbirlerini seviyorlar. İstersen çocuklarımızı evlendirelim ve altınları da onlara hediye edelim. Bizim çocuklarımız fakirliği hiç bilmesinler.”
       Ve onlar aldıkları kararı çocuklarına anlatmışlar. Zaten birbirlerini seven çocuklar bu kararı sevinerek kabul edince büyük bir düğün yapmışlar. Ertesi gün yeni evli gençler erken saatte altınları alarak tarlaya gelmişler. Ancak yüzlerinde bir keder varmış.
       “Size bir şey mi oldu?” diye merakla sormuş Ali ile Hasan. “Sizi sabah erkenden böyle kaldıran nedir?”
       Gençler;
       “Biz, sizlerin hakkı olan altınları alamayız. Onlarsız da zenginiz. Bizim sevgimiz dünya hazinelerinden daha değerlidir. Bunu söylemeye geldik,” diyerek altın dolu küpü geri vermişler.
       Ali, Hasan ve çocuklar, altınların kime ait olması gerektiği konusunda yine tartışmaya başlamışlar ve sonunda, o bölgenin en adaletli bilgesinden düşüncesini almaya karar vermişler.
       Bozkırlarda az yürümüş uz yürümüşler, bilgenin oturduğu çadıra gelmişler. Bilgenin evi bozkırın tam ortasındaki süslü, siyahlı beyazlı bir çadırmış. Onlar geldiklerinde bilge evinin önünde oturuyormuş.
       “Hayırdır! Hoş geldiniz! Bana gelmenizin sebebi nedir?” diye sormuş.
       Ali ile Hasan tartışma konusunu anlatmışlar. Bilge çıraklarını çağırmış ve biraz sessizce düşündükten sonra en büyük çırağına sormuş:
       “Söyle bakalım, sen bu insanların meselesini nasıl çözerdin?”
       “Ben bu altınları Han’a götürüp vermelerini söylerdim. Çünkü yeryüzündeki bütün zenginlikler ona aittir.”
       Bilge surat asarak ikinci çırağa sormuş:
       “Ya sen benim yerimde olsan nasıl karar verirdin?”
       İkinci çırak cevap vermiş:
       “Ben altınları kendim alırdım. Onlar vazgeçtiklerine göre altınların hâkimde kalması gerekir!”
       Bilge daha beter üzülmüş ve kibarca üçüncü çırağından sormuş:
       “Ya sen ne dersin? Seni de dinleyelim!”
       Üçüncü çırak;
       “Bu altınlara kimse sahip çıkmadığına göre aldıkları yere gömülmelerini isterdim,” demiş.
       Bilge iyice kızarak dördüncü ve en küçük çırağına sormuş:
       “Sen ne dersin çocuğum?”
       “Ey benim ustam,” demiş küçük çırak. “Benim acemiliğimi bağışlayın, ama kararım şöyledir: Ben bu altınlarla tüm fakirlerin dinlenmesi için büyük ve şadırvanlı bir bahçe yaptırırdım.”
       Bu sözler üzerine bilge, gözyaşları içinde yerinden kalkmış ve şöyle demiş:
       “’Eğer küçük akıllıysa kendinden büyük tut!’ diyenler gerçekten haklıymış. Senin cevabın gerçek bir adalettir oğlum! O zaman bu altınları alıp Han’ın şehrine pazara gidiver. Ürünleri aldıktan sonra da gönlündeki bahçeyi yap. Ve bütün fakirler arasında senin ve bu altınları getiren yüce gönüllü insanların hatıraları ebediyen yaşasın.”
       Çocuk altınları hemen çuvala koyup yola çıkmış. Uzun bir yol yürüdükten sonra sağ salim Han’ın şehrine gelmiş. Şehre gelir gelmez, pazarın kalabalığı içinde ağaç fidanları aramaya başlamış. Küçük dükkânların önlerinde serilmiş, hayatında hiç görmediği mallara ve parlak Hint kumaşlarına bakarak bir süre gezinmiş. Birden arkasından kervan çıngırağının sesi duyulmuş. Baktığında gözlerine inanamamış. Pazar meydanından sonu gelmeyen bir kervan geçiyormuş. Yükleri herkesin dikkatini çekecek derecedeymiş. Çeşit çeşit malların yerine, develer canlı kuş taşıyorlarmış. Bütün dağlar, ormanlar, bozkır ve çöllerde yuvalanan binlerce kuş varmış kervanda. Kuşlar ayaklarından bağlanmış, kanatları ezilmiş, yıpranmış bir şekilde, sanki yırtık pırtık elbiseler gibi sallanıyorlarmış. Zavallı kuşlar, develerin her adım atışında çığlık çığlığa ötüyorlarmış. Bu manzarayı gören çocuğun yüreği acımış. Merakla bakan kalabalığı iterek kervanbaşının yanına gelmiş ve saygıyla eğilip sormuş:
       “Efendim, bu güzel kuşları kim mahkûm etti böyle? Adeta işkence yapa yapa nereye götürüyorsunuz onları?”
       “Bunları Han’ın sarayına götürüyoruz. Kuşlar, Han’ın sofrası için yemek olacaklar. Han da bize beş yüz altın verecek!”
       Çocuk telaş içinde;
       “Eğer bu kuşları özgür bırakırsanız, ben o altınların iki katını vereceğim,” demiş.
       Kervanbaşı çocuğa bakarak, ona inanmadan yoluna devam etmiş. O zaman çocuk omuzundaki bir çuval altını kervanbaşına göstermiş. Kervanbaşı gözlerine inanamayıp dona kalmış ve ne gibi bir zenginliğin önünde durduğunu görünce hemen kuşların çözülmesini emretmiş. Böylece özgürlüklerine kavuşan kuşlar, anında gökyüzüne atılmışlar.
       Kuşlar o kadar çokmuş ki, bir an gündüz sanki gece oluvermiş. Çocuk, kuşlar gözden kaybolunca yerdeki boş çuvalı alıp, yüreği büyük bir sevinç içinde, kendi kendine neşeli şarkılar söyleyerek yola koyulmuş. Ancak kendi bozkırlarına gelince içini acı bir duygu kaplamış. Canı sıkkın bir şekilde;
       “Başka birisinin altınlarını harcamaya ne hakkım vardı? Ben değil miydim fakirlere bahçe yapacak olan? Şimdi ustama ve yüce gönüllü diğer insanlara ne derim? Nasıl anlatırım olanları?” diye düşünmeye başlamış. Sonunda yorgunluktan yere yıkılmış ve uyuyakalmış.
       Uyur uyumaz bir rüya görmüş. Rüyasında; nerden geldiği belli olmayan güzel bir kuş, harika sesiyle ötmeye başlamış.
       “Ey merhametli genç! Hiç üzülme, özgür kuşlar senin altınlarını geri veremezler ama onlar sana minnettarlıklarını göstermek istiyorlar. Çabuk uyan; hiç ummadığın bir şeyle karşılaşacaksın!”
       Kuş ötüp bunları söyledikten sonra uçup gitmiş.
       Çocuk uykudan kalktığında gözlerine inanamamış. Bütün bozkır yaban kuşlarla doluymuş. Kuşlar ayaklarıyla toprağa çukur kazarak, gagalarıyla tohumları yerleştiriyor, kanatlarıyla kapatıyorlarmış. Çocuğun yerinden kıpırdadığını görünce, hepsi birden gökyüzüne uçmuşlar. Ve gene gündüz geceye dönüşmüş. Ama asıl büyük mucize sonradan gelmiş. Kuşların kazdığı her çukurdan fışkıran yeşillikler, gitgide büyüyerek bir anda kocaman dallı budaklı ağaçlara dönüşmüşler. Böylece çevreyi görkemli parlak yapraklarla dolu, görülmemiş sıklıkta ağaçlar ve çiçekler sarmış. Ve hava hoş bir kokuyla dolmuş.
       Sonra ağaçların çiçekleri dökülerek dallarında şahane altın elmalar oluşmuş. Tıpkı kehribara benzeyen bu parlak elmaların sayısı ve hesabı yokmuş.
       Ağaçların düzgün gövdelerinin arasından çayırlar, bol salkımlı üzüm bağları ve kayısılar görülmüş. Gölgeli çayırlar ise, yeni ağaçlardan dökülen taze çiçeklere gömülmüşler. Etrafındaki küçük arıklardan şırıl şırıl sular akıyormuş.
       Gökyüzünde ise, rüyasındaki kuşlar güzel sesleriyle ötüyorlarmış. Çocuk şaşkın şaşkın gördüklerine inanamamış. Hatta gördükleri rüya olmasın diye birkaç defa seslenmiş ve gelen yankılardan kendi sesini duymuş. Tüm gördükleri kaybolmadan duruyormuş. Her şeyin gerçek olduğunu anlayınca, tüm gücüyle bilgenin çadırına olanları anlatmak için koşmuş. Bilge ve üç çırağı, Ali ile Hasan olanları duyduktan sonra o muhteşem bahçeyi görmek için dışarı çıkmışlar ve onlar da gördüklerine inanamamışlar. Ardından harika bahçe rivayeti bütün bozkıra yayılmış.
       Bahçeye ilk olarak rahvan atlarıyla beyler gelmişler. Bahçenin kenarına geldiklerinde önlerini, yedi katlı bir kapısı olan kocaman bir duvar kesmiş. Kapıyı açamayan beyler atlarının üstüne çıkarak duvarın arkasındaki altın elmaları almaya çabalamışlar. Ama elmalara dokunduklarında güçlerini kaybederek yere düşüyorlarmış. Bu durum, gelen beylerde korku ve şaşkınlığa yol açmış ve gerisin geri evlerine dönmüşler.
       Ardından bozkırın her tarafından fakir insanlar gelmeye başlamış. Bahçenin yanına geldiklerinde, insanların rahatça geçebilecekleri delikler açılmış duvarlarda. Bahçenin içini çocuklar, çiftçiler, çobanlar ve ihtiyarlar doldurmuş. Çayırları gezmişler, yaprakları çiğnemişler ama yapraklar solmamış; arıklardan su içmişler, su hiç bulanmamış; ağaçlardan meyve toplamışlar ama meyveler asla azalmamış. Bütün gün bahçede neşeli şarkılar ve gülüşler eksik olmamış. Akşam karanlığında elmalardan birden yumuşak mavi ışıklar yayılmaya başlamış. Ve kuşlar sakin bir şarkıyla ötmeye başlamışlar. O zaman bu fakir insanlar, ağaçların alacasında, hayatlarında ilk defa mutluluk dolu derin bir uykuya dalmışlar…

(Kazak Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi