Bak Postacı Geliyor!..

B

       “Yoo… Madem bu mesleğe girdiniz, önünüze ne konuluyorsa onu yiyeceksiniz. Simitçi mi ol dediler, olacaksınız; postacılık mı yapılacakmış, yapacaksınız! Onun için şimdiden kendinizi hazırlayın ve acele yabancı dil öğrenin, çok lâzım olacak… Çok!..”

       “Tak… Tak… Tak!”
       “Aneyy… Kapı çalir…”
       “Hasan Ali Doğramacı evde mi?”
       “………”
       “Oğlum… Babeyn adı ney?”
       “Hassanalidir…”
       “İyi ya işte! Al, mektubu var!”
       Yok kardeşim, yok! Dayanılacak gibi değil valla! Bu, öyle hudut kapısı önünde gümrükçülere simit satmaya falan benzemiyor… Simit­çilik hadi neyse de, bu postacılık altından kalkılacak iş değil!
       Hay Allah… Nereden takıldı o köpek peşime şimdi?
       “Hoşt!”
       Boşuna bağırıyorum. Anlamaz ki! Türkçe bilmediği için onu suçlayamam, ama onun Arapça ya da Kürtçe bilmediğimden dolayı beni suçlamaya hakkı var.
       Bugün üçüncü günümü dolduruyorum, yeter artık! O mektuba nereden de rastladım? Hay rastlamaz olaydım!
       Merak ettiniz değil mi? Gelin, hem birlikte yürüyelim, hem de ben size o mektubun öyküsünü anlatayım:
       Bilirsiniz, meraklı insanlarız. Sade biz değil, hepimiz! Birini ziyarete gittiğimizde, öyle uslu uslu oturacağımıza, ne yapar yapar, sehpasının, masasının üstündeki ufak tefek şeyleri karıştırır, kalemliğini kurcalar, tak­viminde yazılı olan notları, tersten bile olsa okumaya çalışırız.
       Olmadı, dergilerini, kitaplarını elimize alır, o sırada odacısının yüklenip getirdiği bir kucak dolusu dosyanın her birini meraklı merakla gözden geçiririz. Şimdi inkâr etmeyin, bunları hepimiz yaparız.
       Biz, belki size göre biraz daha fazla yaparız. Ne yapalım, huy iş­te… Biliyorum, şimdi içinizden “Huyunuz kurusun,” diye söylendiğiniz­den eminim. Hiç önemli değil, alıştım artık. Bana göre, vazife her şey­den üstündür.
       Bundan bir süre önce, elimize bir mektup geçti. Şimdi, o mektu­bun nasıl elimize geçtiğini sakın sormayın, çünkü anlatamam. O ka­dar uzun boylu değil, zaten çok yorgunum.
       Durun biraz, şu eve de bir mektup var. Köpek de hâlâ peşimiz­de… İnatçı hayvan ne olacak!
       “Ulen it oğli it… Ooşşt!”
       Bak bak! Nasıl da durakladı. Lisanı değiştirince anlaşacağız ga­liba…
       ‘Tak… Tak… Tak!”
       “He babo…”
       “Nasır Yorulmaz’ın evi mi?”
       “Doğridir…”
       “Sen misin, Nasır?”
       “Yoh babo…”
       “Peki, sen kimsin?”
       “Fettah Yorulmaz… Oğliyim…”
       “Al şu mektubu… Babeyne ver!”
       Efendim, nerde kalmıştık? Elimize geçen bu mektup; görünüşte zararsız, herhangi bir kimsenin eski bir dostuna gönderebileceği nite­likte, öylesine bir mektuptu. Fakat üzerindeki adres, bizim çok iyi ta­nıdığımız birine, Suriye’nin filan şehrinde oturan falan şahsa aitti. Ne yazık ki mektubu yazan şahıs, zarfın üzerine kendi adını ve adresini yazmayı unutmuştu… Belki de, özellikle yazmamıştı…
       Gel de şimdi meraklanma! İçinde neler yazıldığını görmezsen, öğrenemezsen çatlarsın değil mi? Bırakın gizli bilgileri, günlük olaylara ait şeylerin yazılmış olması bile, bizim için çok önemliydi.
       Neyse ki, uzun bir uğraştan sonra okumayı başardık. Nasıl mı okuduk? Şeyy…
       “Ooşşt! Seni it oğli it seni!”
       Efendim, devam edelim; mektubun içeriğinde hiçbir şey yoktu. Şahıs evliydi; çünkü karısının da selâmını söylüyordu. Evi kendisinin­di; çünkü bu sene üzerine ilâve bir teras katı yapacağını anlatıyordu. Bir kedisi ile on sekiz güvercini vardı; çünkü fırsat bulduğunda kedi gü­vercinlere saldırıyor ve onları havalandırıyordu. Geçenlerde, onu kova­layayım derken düşmüş ve gözlüğünü kırmıştı. Mektubun altında im­zası vardı, ama adını yazmayı unutmuştu.
       Yaa… Ne kadar meraklandınız değil mi? Ehh, biz de meraklandık, biraz da telaşlandık. Bu şahsı ne yapıp yapıp bulmalıydık.
       Hepimiz ayrı ayrı görevler üstlendik. Yaptığımız plana göre; adım adım ilerleyerek ve çok kısa bir süre içinde onun yerini yurdunu, is­mini cismini tespit edecektik.
       Bak şu karşı tepedeki kayanın üzerinde oturan kırmızı gömlekli şahıs var ya, işte o! Arkadaşımız… Elindeki dürbünle şehirdeki bütün inşaatları tek tek inceliyor ve yeni çıkan katları tespit ediyor.
       Bir arkadaşımız ise arabayla sokak aralarında dolaşıyor, canavar düdüğünü öttürdükçe, birden ürküp havalanan Güvercinleri sayıyor. On sekiz ya da on yedi güvercini havada görürse bu iş tamam! Birini kedinin yemiş olabileceği ihtimalini de hesaba katmamız gerek değil mi?
       Bir dakika… Şu mektubu da vereyim:
       ‘Tak… Tak… Tak!”
       “He…”
       “Bacım, beyin evde mi?”
       “He…”
       “Mektubu var!”
       “He…”
       “De hadi çağırsana!”
       “He…”
       Evet… İşte böyle! Bana da postacılık işi düştü. Eskiden sever­dim bu mesleği, hele şarkısı çok hoşuma giderdi; “Bak postacı geliyor selâm veriyor…”
       Her neyse, üç gündür gelen mektupları ben dağıtıyorum. Suriye’den atılmış mektuplar bunlar. Tek tek dolaşıp, kapıya çıkan ve şaşı şaşı bakan adamları tespit etmeye çalışıyorum. İşim zor, çok zor! Onun gözlüğünü kırdığını söylemiştim değil mi?
       Ama dayanamıyorum artık! Bu akşam istifa dilekçemi verip bu işi bitireceğim.
       Dur… Şu son mektubu da verelim bakalım:
       “Tak… Tak… Tak!”
       “Babeyy… Bak postacı geldi…”
       “Gir len içeri… Gevvat!”
       “Abdüllâtif Pekmezci siz misiniz?”
       “Benim gurban…”
       “Mektubunuz var!”
       “Sağolasın babo…”
       Gördün mü? Kediyi sen de gördün değil mi? Hem adamın gözleri nasıl da çipil çipil bakıyordu? Sağ gözü de dışarıya doğru biraz ka­yıktı. Garanti bu adam… Allah canımı alsın ki bu adam! Sonunda yakaladık onu! Oh be!
       Yakalayınca ne mi yapacağız? Şey…
       “Hooşşt! Sıktın artık it oğli it!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz