Genç Deliler Aranıyor!..

G

       “İstihbarat çalışmaları sırasında bazen öyle kişilerle tanışacaksınız ki, kimi onlara hayran kalacak, kimi ise onlardan nefret edeceksiniz. Bu sonuncu grubu bir kenara ayırırsak, hayran olacaklarınızın bazısı sizi o kadar çok etkileyecek ki, çalışma hayatınız, hatta emeklilik günlerinizde bile onları unutamayacaksınız. Peki, siz bu insanlardan biri olmak istemez misiniz?..”

       Bir önceki gün, sınır bölgesinde seyyar jandarmanın, geri planda ise polis ve sabit jandarmanın ortak bir operasyonu ile büyük bir parti ka­çak mal yakalandı. Tabii bu mallarla birlikte tam otuz üç kişi!
       Hepsi bir yerde toplandılar. Şöyle gözlerden uzak, kimsenin rahat­sız edemeyeceği bir yer… Yani Suriye sınırının kuş uçmaz kervan geç­mez bir yeri… Ortalık darmadağın, malların sayımı yapılıyor.
       Yakalanan kaçakçılar, her biri birbirinden en az onar metre me­safede olmak üzere, çıplak arazide, güneşin altında oturmuş sorgu sı­rasını bekliyor.
       İçlerinden bir tanesi bizim muhbir, öyle pek sık görüştüğümüz biri değil! Verdiği haberler de ipe sapa gelmez şeyler. Ama bu son sefer öyle olmadı. İtiraf etmek gerekirse, güzel iş yaptı.
       Eee, yaptı da ne oldu. Kendisini de yakalattı! Onun için bura­dayız. Adamın alnında bir şeyler yazmıyor ki, yardımcı olunsun.
       Operasyona, hani şu yörede dillere destan öyküleri anlatılan “Deli Yüzbaşı” huyunda biri komuta ettiğinden, onun odasına giriyoruz. O ise, çoktan işe başlamış, daha doğrusu işe girişmiş. İçeri bir giren, az sonra biraz yamulmuş vaziyette dışarı çıkıp yan odaya geçiyor. Ora­da resmi ifadesi alınacak.
       Derdimizi anlatıyor ve dileğimizi söylüyoruz. Bizi dinlemiyor bi­le!
       “Hele bir öğle yemeğini yiyelim, sonra konuşuruz,” diyor.
       Be adam, ne vardı kendini yakalatacak. Aldın mı başına belâ­yı!
       Yemek sırasında bir kez daha durumu açıklıyoruz; hani, ihbarın kaynağı filan diye. Bize;
       “Gösterin bakalım hangisi?” diye soruyor.
       Yahu, nasıl göstereceğiz? Ortalıkta adam kaynıyor, aynen kabak tarlası gibi! Puşilerin, çarşafların, örtülerin altında, güneşten korun­maya çalışan onlarca adam. Gerçi onlara güneş müneş vız gelir ya yine de gösteriyoruz.
       “Tamam, hallederiz,” diyor.
       Diyor da, nasıl halledecek? Onu ötekilerden ayırıp, hadi karde­şim sana güle güle diyecek hali yok ya!
       Sorgu ve ifade almalar hızla sürüyor. O ana kadar çıkan netice; malların Adıyaman üzerinden İstanbul bağlantısını ortaya koyuyor. An­layacağınız, yine para babaları devrede!
       O sırada, bizimkisi odaya giriyor, sorgu sırası nihayet ona geldi…
       “Adın ne?”
       “Hüsn…”
       Şırrakk! Sağ taraftan suratına okkalı bir tokat!
       “Babanın adı ne?”
       “Zeyd…”
       Şaakk! Sol taraftan yine kuvvetli bir dokunuş. Adam neye uğra­dığını şaşırmış, aptal aptal bakıyor.
       “Ayn el-Arap’lı mısın?”(*)
       “He…”
       Bamm! Burnunun ortasına bir yumruk!
       Sonra, içeriden onbaşıya sesleniyor;
       “Oğlum, alın bu Arabı, Suriyeli çıktı. Ne dediği anlaşılmıyor. Zapta falan gerek yok. Şimdi bir sürü sınır protokolüyle, karşılıklı gö­rüşmelerle kim uğraşacak? İki asker al yanına, sınırın ötesine atın ge­lin!”
       Kaçakçılıktan başka hiçbir mesleği olmayan muhbirimiz, burnunu tuta tuta odadan çıkıp gidiyor. Neyse ki bir-iki darbe ile kurtardı paçayı, sevinci gözlerinden okunuyor…
       “Yahu Yüzbaşım, ne yaptın adama?” diye soracak oluyoruz, o ise gayet sakin;
       “Kalan otuz iki kişi gibi, onun da bir bedel ödemesi lazımdı. O, be­delini bu şekilde ödedi,” diyor.
       Ayrılıyoruz…
       Bu olayda herkes memnun olmalı değil mi? Biz, bir kaçakçılık ola­yını ortaya çıkarmışız, memnunuz! Muhbir, birkaç darbeyle de olsa ha­yatını kurtarmış, özgürlüğüne kanat açmış, uçuyor. Yüzbaşı ise, şebeke­yi mallarıyla birlikte yakalamış, bedelini ödetecek, hazırlık yapıyor.
       Peki, memnun olmayan kim? Para babaları mı? İnanın umur­larında bile değildir! Her tarafa el atmışlar, her yana dal budak sar­mışlar. Kaybettikleri mallar… Devede kulak!
       Bana, yüzbaşı gibi, teoride akıllı, pratikte de az biraz deli olan in­sanlara ihtiyacımız var gibi geliyor. Şöyle, her kuruluşun başına bir deli… Yakışırdı hani!
       Aslında, her insanda böyle bir özelliğin bulunması hiç de fena olmaz. Tabii, yerinde ve zamanında kullanılması kaydı şartıyla!
       Genç olacaklar, ancak tek şartım bu… Dinozorun delisine pek gü­venilmez… Tecrübelerle sabit! Her ne kadar, “Biz de gençliğimizde az deli değildik,” deseler de, siz yine de inanmayın. Onların, delilik özelliklerini taşıyabilmelerinin gerçek nedenlerini, kırmızı başlıklı kızı kandırmaya çalışan kötü kurdun gerçek niyetinde aramak gerekir.
       Hepimiz biliyoruz ki, “Deli Yüzbaşı” bir sembol! Hem de, örnek alınabilecek bir sembol! Onun nezdinde daha binlerce dürüst, özve­rili, çalışkan, kahraman ve vatansever kişiler var. Sadece belirli yerler­de değil, her kuruluşta var. Neden bu in-sanlara çalışma imkânını ver­miyorlar, anlamak mümkün değil…
       Bir tarihte, “Büyük ağaçların kökleri de büyük olur,” demiş ata­larımız. Yaşlı çınarlar bunun en güzel örneği. Ancak biz, tarihin derin­liklerinden bu yana uzayıp gelen köklerimizin sağlamlığına güvenmeyi bir tarafa bırakıp, kaç zamandır toplumumuzu kemiren lanet hastalık­lara “Dur!” demeye çalışalım.
       Ne söylediğinizi duyar gibi oluyorum; doğru, çok haklısınız, müm­kün değil. Zaten, kansere de henüz doktorlar çare bulamadı değil mi?
       Kaç zamandır, değişik iş alanlarını, farklı farklı sektörleri birer bi­rer ele geçirmiş olan para babaları, subaşlarını tutmuş olan adamları vasıtasıyla her işi yaptırabiliyorlar işte… Bir kısım yetkililer de, hiç çe­kinmeden, hiç vicdan azabı duymadan, hazırlanan tezgâhların altına imzalarını atıveriyorlar.
       Bu, otuz yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle… Geriye dönüp ba­kalım ve kendimize soralım, “Kaç arpa boyu yol almışız?” diye. Yara, kangren olmuş da haberimiz yok.
       Kara paranın serbest dolaşımı esnasında, eskiden milyonlar ko­nuşulurken, şimdilerde milyarları atladık da, trilyonlardan bahsetmeye başladık…
       Biliyor musunuz, o tarihlerde 84 parçalık Johnson Brothers marka kaçak yemek takımının fiyatı sadece 6.000 lira idi ve bir sırtçı, bunlar­dan en fazla iki takımını sınırdan geçirebilirdi…
       Adedi 24.000 lira olan koyunun, tek bir seferde Suriye’ye kaçırılan yirmi bin tanesinin toplam değeri ise tam 480 milyon lira! Farka ba­kın; yani, 80.000 adet yemek takımı karşılığı… Kaçakçı Kerim üzülme­sin de kim üzülsün?
       Hükümet edenlere sorsanız, “Efendim, görevleri açık seçik belir­lenmiş, ilgili kuruluşlar icabına baksınlar,” derler. Oluurr! Demesi ne kadarda kolay değil mi? Hırsızlar, sahtekârlar, düzenbazlar, çanak ya­layıcılar ortalığı kaplamışken, sen tut görev yap!
       Namuslu ve dürüst çalışan insanlar, kime güveneceğini şaşırdı vallahi! O çokbilmişler, bir de nasıl görev yapılabileceğini söyleyiversinler de olsun bitsin bari…
       Zaman geçtikçe, devir değiştikçe, bakış açıları da değişiyor. Bir zamanların “Bebek Davası”, “Külot Davası”, “Köpek Davası” gibi, top­lumu yerinden oynatan, haklarında onlarca dosya hazırlanan ihtilal da­vaları nerede? Komedi filmi gibi vallahi!
       Şimdi, trilyonluk suçlara ceza bile verilmiyor. Hani verilse dahi, neydi o, “Affetme Bakanlığı” mı nedir? İşte o bakanlık, hemen işe el koyuyor ve gereğini yapıyor.
       Örtülü ödenek paralarını resmen Parsadan’a kaptıran veya ka­ranlık bir köşeden gelen sıkı bir yumruğu burnunun üstüne yedikten sonra, büyüklük bende kalsın diyerek o yumruğu affeden ya da yakın geçmişte, birbiri peşi sıra üç parti kurup üçünü de kapattırdıktan sonra, –merak etmeyin, dördüncüsü de yolda– hâlâ bende iş var diyerek, kefilli senetli Meclise dönüş hazırlıkları yapan nice liderlerin senelerce peşine takılıp gitmedik mi?
       Diğer liderler de, sakın “Biz yırttık,” diye düşünmesinler. Hepsi için mutlaka söylenecek birkaç sözümüz olacak, ama bu incelikte bir kitap alır mı diye düşünüyorum. Allah sonumuzu hayır etsin!
       Hani bir söz vardır, “Biz kırk kişiyiz, kırkımız da birbirimizi biliriz,” diye. Kimin söylediğini, ne için söylediğini gerçekten bilmediğim için, sağa sola sorduğumda, bazıları bana, “Masal kahramanı Kırk Harami­lerin sarkışıdır herhalde,” dediler… Günahları boynuna… Pek beğen­dim… Önümüzdeki günlerde bestesini yaptırıp Mahzun kardeşime okut­turacağım. O iyi oku-yor! Gelecek seçimlerde, belki partilerden birisi seçim şarkısı olarak alır da, biz meşhur oluruz, o da yolunu bulur… İn­şallah!
       Efendim, zenginin malı, züğürdün çenesini yorarmış. Nasıl da doğru! Çok yoruldum, ama yine de bir iki satır daha yazmak iyi gelir diye düşünüyorum.
       Aklıma birden, Tevfik Fikret’in “Vurgun Sofrası” diye aktarabilece­ğim şiirinin birkaç cümlesi geldi de… Bakın neler söylüyor bu büyük usta hatırlayabildiğim kadarıyla;

“Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak
Yarın bakarsınız söner, bugün çatırdayan ocak…
Bugünkü mideler güçlü, bugünkü çorbalar sıcak
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin efendiler yiyin, bu yiyecek dolu sofra sizin,
Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!”

       Bana kalırsa bu şiir, “cuk” oturdu, değil mi? Memleketin genç de­lilere ihtiyacı var mı, yok mu düşünüp şimdi siz karar verin bakalım.
       Aslında gerçekten şahsen takdir ettiğim, siyaset sahnesine yeni atılmış genç bir deli(**) vardı… Hani, güzel konuşan, yakışıklı, akıllı ve ilginç fikirleri olan… Gerçi karate-judo falan biliyordu, ama yine de yeterli olmadı. Dinazorlar, önünden, arkasından süsüp, birkaç sıkı tos vurup onu da sahneden aşağı atıverdiler. O da küstü gitti. Şimdilerde “Boyner”de güzel şeyler satıyor, iyi de ediyor.
       Neme lâzım, bu dinazorlarla başa çıkılmaz canım!..

(*)   Ain al-Arap: Suriye’nin sınıra sıfır bir yerleşim bölgesidir.
(**) Kendisini, kelimenin gerçek anlamından tenzih ederim.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz