Beş Buçuk Yıl… Dile Kolay!..

B

       “Bir mahrumiyet bölgesinde beş buçuk yıl geçirdiniz. Artık ayrılma zamanı. Atama emriniz ha bugün, ha yarın gelecek. Dönüp geçmişe baktığınızda, onca günün nasıl geçtiğine, onca olayın altından nasıl kalktığınıza, binlerce sayfa tutan raporları nasıl kaleme aldığınıza şaşıp kalıyorsunuz. Vicdanınız, değer yargılarınız, görev bilinciniz sizi sorgulamaya hazırlanıyor. Esas ve gerçek sınavın bu olduğunu düşünüyorsunuz. Evet, önemli olan geleceğe yönelik planlarınız değil, geçmişte bıraktıklarınız. Nasıl… Geceleri rahat uyuyabiliyor musunuz?..”

       Tabii ki her kurumun kendine has görev özellikleri ve bu özellik­lere göre istihdam ettiği personeli vardır. Örneğin bir nüfus memuru, görevinin gerektirdiği işi, Edirne’den nasıl yapıyorsa, Karaman’da da, Bingöl’de de aynı şekilde yapar, yapabilir. Defter kayıtları, kullanılan evraklar, yazışma usulleri hep aynıdır.
       Keza bir hâkim ya da savcı buna benzer şekilde çalışır. İzmir adliyesindeki işi ne ise, Tokat’taki, Artvin’deki, Aydın’daki işi de aynı­dır. Belki, davaların çeşidi veya dosya yoğunluğu açısından farklılıklar olabilir, ama yapılan iş yine de aynıdır.
       Bazı kuruluşlarda ise durum, ötekilerden çok farklıdır. Nasıl, bir ülkenin farklı coğrafya bölgeleri birbirinden değişik özellikler gösteriyor­sa, her türlü sorumluluğu şahıslara tevdi edilen görevlerin de buna paralel özellikler göstermesi doğaldır.
       Örneğin; turistik hareketliliğin mevsimine göre çok büyük boyutla­ra ulaştığı bir bölge ile günlük yüzlerce yabancı bandıralı gemi geçi­şinin yapıldığı kritik bir boğaz bölgesi aynı kategoride değildir.
       Aynı şekilde, sınırdaş ülkelerle doğrudan doğruya temas halinde olan bir hudut bölgesiyle, Anadolu’nun tam ortasında kalmış bir şehrin görevsel özellikleri de birbirinden farklıdır.
       İşte, bizde de farklı bölgelerde istihdam edilmesi düşünülen per­sonel, bu gibi değişik özellikler göz önünde tutularak ele alınır, sık sık kurslardan geçirilir ve sıkı bir şekilde eğitilir. Artık o, sürekli olarak ön cephede çarpışması gereken bir insandır ve görev özelliği gereği yü­rütülen gizli faaliyetlerin ayrılmaz bir parçasıdır.
       Şansına düştüğü yer, eline yüzüne bakılır, en azından sosyal ve kültürel faaliyetlerin yürütülebildiği bir şehir ise sorun yoktur. Aksine, tayin olduğu yer, iki-üç bin nüfuslu, herkesin birbirini tanıdığı, devletin ise vatandaşını unuttuğu bir köşe ise o kişinin çekeceği vardır. Bu gibi yerlerde bir nüfus memuru, bir hâkim gayet rahat çalışabilir, ama aynı bölge, bir gizli servis mensubu için pek de kolay geçmeyecek bir çalış­ma ortamı yaratabilir.
       Hem kimliği açığa çıkmayacak, hem görevini yerine getirecek ve hem de çoluk çocuğuyla birlikte mutlu ya da en azından normal bir hayat sürdürmeye çalışacaktır. Yani, hani bir söz vardır; “Zoru başa­rırız da, imkânsızı halletmek biraz zaman alır,” derler ya, işte bu gibi yerlerde zorluklarla değil, ama imkânsızlıklarla mücadele edecektir.
       Yıllar birbirini kovalar. Bu arada, devreye giren teknik imkânlar, birçok zorluğu kolaylaştırmış ve çalışma usullerini değiştirmiş olsa da, çekilen sıkıntıların, yaşanmış olayların önemini asla düşüremez, acıla­rını asla hafifletemez…
       Düşünün bir kere; yıllar süren kan ve gözyaşı ortamında, insan­ların sokağa dahi çıkmaya korktukları bir zamanda, siz gece ve gün­düz demeden görevdesiniz. İyi geçimli(!) bir devlete komşu olmanız ve çok tehlikeli bir sınır bölgesinde bulunmanız da cabası…
       Hadi, özel olan bu kısmı geçelim de, günlük yaşamdan daha genel bir örnek vermeyi deneyelim; örneğin diyelim ki, her hafta yazışma evrakını, iki yüz, hatta üç yüz kilometre ötedeki başkanlık makamına ulaştıracaksınız. Git-gel ortalama beş yüz kilometre! Peki, senede kaç hafta var? Elli iki! Bayramları ve tatil günlerini çıkmadın derseniz, ben de size, o zamanlar cumartesi günleri de çalıştığımızı söyleyebi­lirim; yarım marım! Neyse hesaplamaya devam edelim. Siz kaç yıldır aynı işi yapıyorsunuz? Tamam… Her seferinde bu uzun yola siz gitme­yebilirsiniz, ama bir giden yine de yok mu? Var elbette!
       Şimdi… Kabaca bir hesapla ne yapar? 125.000 kilometre değil mi? Yani, dünyanın çevresini ortalama üç kere döndünüz demektir. Tabii, görev gereği diğer çıkışlarınız hariç! Evliya Çelebi’nin, bir de masa başında oturanların kulakları çınlasın.
       Her neyse, böyle ince hesaplara girmeye gerek yok! Söylemek istediğim, belirtmeye çalıştığım tek şey, bir süre sonra insanı kucaklayıveren monotonluk… Ne kadar işinizi severseniz sevin, görevinize ne kadar bağlı olursanız olun, ahtapotun kolları gibi sizi sarıveren birta­kım olumsuzluklardan bir türlü kendinizi kurtaramamış olmanız!
       Siz, bir taraftan ahtapotla boğuşmaya, diğer taraftan da görevinizi yapmaya ne kadar gayret ederseniz edin, monotonluğun ve bıkkınlığın etkisi her dakika kendisini gösterecek ve akşam başınızı yastığa koy­duğunuz zaman uyku tutmayacak ve gözleriniz açık olarak uyuyacak­sınız. Eee… Bir insan kaç zaman uykusuzluğa dayanabilir ki?
       Şöyle bir geriye dönüp baktığımda; yüzlerce olay, binlerce kişi, on binlerce sayfa yazı, rapor, mesaj ve bir de kulaklarımda çınlayan, yıllar önce topluca gittiğimiz kâhinin “… Kan akacak… Etinden et kopa­racaklar,” sözü…
       Artık bu bölgeden bıktığımı itiraf etmeliyim. Legalinden illegaline, kaçakçısından teröristine, bölücü eşkıyasından şehir eşkıyasına kadar çok çeşitli konularla uğraşmak, devamlı fakir insanlar ve aç yüzler gör­mek istemiyorum.
       Evimin balkonundan baktığım zaman, gökyüzünde yıldızları gör­mek istiyorum, havada rengârenk izler bırakarak uçuşan kurşunları değil…
       Biz nasıl birilerinin boşluğunu doldurduysak, bizim bıraktığımız yerden görevi devralacak birileri olacaktır elbette…
       Beş buçuk yıl geride kaldı, dile kolay… İki bin güne yakın bir sü­re… Ne kadar zorlasam, bu bölgede rahat edemeyeceğimi biliyorum. Bakalım, verdiğim dilekçeme ne cevap gelecek? Büyük bir ümit içeri­sinde onu bekliyorum. Zaten, başka çarem de yok!
       Tek güvencem, kâhinin sözleri; “… Eşyalarını toplayacak ve bir daha buralara dönmeyeceksin,” dedi. Dedi mi demedi mi?
       Bir de kehaneti doğru çıkıyor mu? Vallahi de billahi de hemen ko­şar, ona hakiki bir telefon alırım. Bir top da kablo… Hem de en iyile­rinden… Şöyle atmosfer olaylarına falan dayanaklı!
       Hanım, bendeki değişikliği fark etmiş olacak ki, durmadan gözlerimin içine bakıyor ve beni sessizce sorguluyor. Kararıma katılacağından eminim, çok çekti zavallı!
       Mahrumiyet bölgelerinde, hele de küçük ünitelerde, eşlerimizin ne sıkıntılar çektiklerini bilemezsiniz. Dört duvar arasında yaşamak çok zordur. Dilediği gibi çarşı-pazar gezemez, istediği gibi alışveriş yapa­maz, konu komşuya gidemez. Kendisine meşgul olacak bir şeyler bulabilirse ne âlâ!
       Çocuk ise, bir başka problem! Ne büyüdüğünü anlar, ne de ço­cukluğunu yaşar.
       Bugün günlerden perşembe… Yarın yine Başkanlığa sefer var. Getirilecek evrakların içerisinden beklediğim yazı çıkar mı bilemiyo­rum. Yalnız içimdeki bir his, bazı haberler alacağımı söylüyor.
       Bu gece beni uyku tutmaz artık! Nasılsa, uzun süredir atlar gibi ayakta uyumaya alıştık. Bir gece daha idare ediverelim, ne çıkar?
       Hem böylesi daha güzel oluyor. Her şey için hazırda bekliyorsu­nuz. Belki biraz sonra kapı çalınır ve siz yeni bir göreve gitmek zo­runda kalırsınız.
       Nereye mi? Nereye olacak. En basit bir örnekle, Tugay Nizamiyesi’nin karşısında bir Bulgar TIR’ı arızalanmış da, oraya!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz