Şu Bizim Kelaynaklar!..

Ş

       “Nihayet yola çıkma zamanı geldi. Eşyaları götürecek olan kamyon kapıda, sizin yola çıkmanızı bekliyor. İlk kilometreler çok zor geçse de, karşınıza çıkan Fırat’ın görüntüsü, birden zihninizde toplanan bulutları dağıtıyor. Kamyon hızını çoktan almış, ardına bile bakmadan gidiyor. Varsın gitsin… Bir yerlerde soluğu kesilir, durur. Birecik’te, Fırat’ın yanından hemen sağa sapıyorsunuz. Oturmuş sizi bekliyorlar. Ortalıkta sadece yedi tanesini görebiliyorsunuz. Yaramazlıkları yok, gürültüleri yok, dedikoduları yok… En önemlisi kimseye zararları yok! Şu bizim malûm kelaynaklarla, ‘kelliğin’ dışında, hiçbir ortak özellikleri yok!..”

       Yıllar ne çabuk geçiyor değil mi? Birbirini izleyen acı-tatlı-tuzlu bir sürü gün. Hepsi birbirine benzer gibi görünüyor, ama hiç de öyle gö­ründüğü gibi değil. İçlerinde insanı rezil edeni de var, vezir edeni de!
       Rezil günler ise, şu anda beni hiç ilgilendirmiyor, hatırlamak bile istemiyorum. Bugüne bugün, vezirim ben vezir; hem de başvezir!
       Sevincimden havalara uçuyorum. Öyle atmosfer, stratosfer falan değil; bindim jet motorlu bir rokete, yedi kat göğün tozunu attırıyo­rum. Laf aramızda, bunca yıldır acı-tatlı onca olayın tanığı olmama karşın, kendimi bu kadar dağıttığımı da hatırlamıyorum.
       Kendi kendime;
       “Ne yapıyorsun, delirdin mi? Yakışmıyor bu sana,” diyorum, ama gönül ferman dinlemez derler ya, beynime bir türlü söz geçiremiyorum.
       İşte ne zamandır beklediğim yanıt geldi. Kurye paketleri arasın­dan çıkan zarfı titreyerek açtım, kimseye bırakmadım. Bırakır mıyım? En sonunda buradan gidiyorum. Hem de en kısa zamanda…
       Oysaki daha birkaç ay öncesine kadar böyle bir şeyi aklıma getirmiyordum bile. Hem de kendimi bu topraklarla, bu insanlarla öz­deşleşmiş, her doğan güneşin ardından yeni yeni olaylara hazırlanır, karamsarlık bulutlarını her zaman yaptığım gibi kovalar ve onlara düş­lerimde bile yer vermezken…
       Şimdi ise, her şeyin birdenbire değiştiğini ve bana çok farklı gel­diğini görüyorum. Sanki bir düş âlemine girmiş gibiyim. O gün, hanımın demleyip getirdiği çayı, bir robot gibi dudaklarıma götürüyor ve tek yudumda yarısına kadar içiyorum. Sıcak çayın dudaklarımı yaktı­ğını bile fark edemiyorum.
       Balkon kapısını açıyor ve uzaklara doğru dikkatle bakıyorum. Her zaman seyrettiğim manzara bu değil sanki…
       Suriye sınırına doğru uzanan düz ve geniş Harran Ovası’nın ku­rumuş otları ve sıcak çöl rüzgârlarıyla sağa sola savrulan çalı yumak­ları, sanki yok olmuş gibi! Her taraftan yeşillik ve bereket fışkırıyor…
       Tarlafareleri hayatlarından memnun… Kırk birinci oğullarına kız istemek için komşu tarlaya gitmeye hazırlanıyorlar.
       İki tutam kurumuş ot ve bir tutam dikenli çalı uğruna dere tepe dolaşan hayvan sürüleri, artık eskisi gibi karınları birbirine yapışmış vaziyette, salya sümük gezmiyorlar. Aksine, alabildiğince semizlemiş bir şekilde arzı endam ediyorlar. Dişilerinin süt dolu gergin memeleri yerlerde sürünüyor. Memeleri gören erkeklerin değme keyfine… Bö­ğürtüleri ortalığı inletiyor!
       Gökyüzü daha bir parlak!.. Milyonlarca yıldızın ışıkları insanın gözünü kamaştırıyor. Genç kızlar, kadınlar bu güzelliği görebilmek için öbür gözlerini de açıyorlar. Hatta biraz daha cesaretlileri, üzerlerindeki örtüleri atmış durumda; bir bakım, bir makyaj… Sorma gitsin!
       İnsanlar artık, acıyı unutmak için acı yemiyorlar. Sadece zevk için, sırf canları çektiği için yiyorlar. Köpekler kedileri kovalamıyor; kediler de güvercinlere saldırmıyor.
       Gökyüzünün bir yerlerinde, Kral Nemrud ile Hazreti İbrahim kol kola girmiş, birlikte dolaşıyorlar. Hızır ise, iyilik meleklerinden toplamış olduğu bir ordu ile bizim peşimizde… Bizi yine yalnız bırakmıyor!
       Koca Fırat, dingin sularını artık zapt edemiyor, taşıyor. Her taraf­tan çağıl çağıl akan ve bu topraklara bereket, umut ve serinlik taşıyan bu sular, şölen coşkusu içinde karşılanıyor. Yüzlerce, binlerce çocuk, güneşin ve yoksulluğun kuruttuğu bedenlerini birbiri ardından sulara atıyor, yıkanıyor ve sudan, yeni umutlara sarınmış olarak çıkıyorlar.
       Eşkıya dağdan inmiş; silah yok, öldürme yok! Yaptıkları hatayı anlamış, önlerine bakıyorlar. Asker de kışlasına geri dönmüş; eğitim­den ve mıntıka temizliğinden artakalan boş zamanlarında çift kale maç yaparak vakit öldürüyorlar. Güneşin battığı anlar, içlerinden biri efkârlanıp iki gazel patlatıyor, ardından da “Gel teskere gel!”
       Şehrin valisi, Suriyeli meslektaşı ile yaptığı tavla karşılaşmasında 2-1 galip durumda… Çaktırmadan arada bir zar tutuyor!
       Sonunda tel örgüler kaldırılmış, insanlar çığlık çığlığa birbirlerine sa­rılıyorlar. Cemal Abdülrezzak bile, fırsat bu fırsat diyerek, Zelha gelinin yanına koşmuş, hasretle onu kucaklıyor. Zelha gelinin kucağında bir be­be daha var. Tıpkı babasının kopyası, etrafa gülücükler dağıtıyor.
       Mayınlar temizlenmiş, buna rağmen kaçak hiç yok! Mavi gözlü hâkimin ceza verecek hali kalmamış, çoktan tayini çıkmış… Kaçakçı Kerim de, artık dışarıdan mal getirmeye gerek duymuyor. Kart çı­kartmış… Adana’daki METRO’dan alışveriş ediyor…
       Sabancı ile Koç, ortak grup kurmuşlar, on kadar fabrikanın teme­lini birlikte atıyorlar. Onları görenler, “Artık buralara korkmadan yatı­rım yapabiliriz,” diyerek arkalarından geliyor. Sermaye gelince ban­kalar durur mu? Tam on sekiz banka birden şube açıyor. Devlet baba yine gezinmeye çıkmış, ortalarda görünmüyor!
       Bu güzel görüntüler, yabancı gergedanların canını sıkıyor. Be­ğenmiyorlar. Bozmak için gösterdikleri çaba da boşa gidiyor. Artık nafile, yapacak bir şey kalmamış. Karafatmaları da kaybettikten son­ra, kendilerine başka otlaklar bulmak zorundalar.
       Ben ise, birdenbire buna benzer bir rüyayı, bu topraklara gelirken gördüğümü hatırlıyorum. Şimdi aynı rüyanın sanki ikinci perdesi oyna­nıyor. Bu perde daha güzel, onun için zevkle seyrediyorum.
       Hanım, kolumdan dürtüyor;
       “Hadi gel artık… Eşyaları toplamaya başlayalım,” diyor.
       Hiç itiraz etmeden kalkıyorum. Nasıl olsa, daha filmin son perdesi var. Son perde, gözüme daha bir sevecen, daha bir sıcak olacakmış gibi geliyor.
       Kapıyı kapamadan önce, başımı dışarıya doğru son kez uzatıp;
       “Bekle Ankara… Ben geliyorum,” diye haykırıyorum. Sesim, ova boyunca uzun uzun yankılanıp tekrar bana dönüyor.
       Telefonlu kâhinin sözlerine yine de boş veriyorum. “Adam bu kıs­mı bildi ya… Bu da bana yeter,” diyorum. “Çok kan akacakmış… Etim­den et koparacaklarmış!” Amaann, aldırma… İp inceldiği yerden ko­par diye avunuyorum, ama bilmem neremin şimdiden üç buçuk attığını da hissediyorum.
       Önümden daha birkaç günün olmasına rağmen, her şeyin bir an önce sonuçlanmasını istiyorum. Yine de günler birbirini hızla kovalıyor. Tanıyana da, tanımayana da veda mesajları bırakıyorum.
       İşte, eşyaları götürecek olan kamyon da kapıda göründü. Artık her şey bitti. Yıllarca yuvamız olan bu toprakların bağrından kopma za­manımız geldi. Hüzün ve sevinç; iki duyguyu birlikte yaşıyorum. Sevin­cim mi üzüntümden fazla, yoksa hüzün mü ağır basıyor, bilemiyorum.
       İlk kilometreler çok zor geçiyor. Sanki kamyonun arkasına kalın bir çeki halatı bağlanmış, zorla çekiliyor gibiyim. Çok geçmeden Fırat Nehri çıkıyor karşıma. Koca Fırat! Sularına dalgın dalgın bakarken birden hatırlayıveriyorum. Aman Allah’ım! Nasıl da unuttum?
       Kamyon hızını çoktan almış, ardına bile bakmadan gidiyor. Boş ver gitsin. Nasıl olsa bir yerlerde soluğu kesilir, durur. Şimdi yapıla­cak daha önemli bir işim var.
       Birecik’te, Fırat’ın yanından hemen sağa sapıyorum. Oturmuş be­ni bekliyorlar. Tam da kelaynakların mevsimi… Onlarla vedalaşma­dan gidersem darılacaklarını biliyorum.
       Çevrede, sadece yedi tanesini görebiliyorum. Sessiz, sakin oturu­yorlar. Yaramazlıkları yok, gürültüleri yok, dedikoduları yok. En önem­lisi, kimseye zararları yok. Şu bizim malûm kelaynaklarla, “kelliğin” dışında, hiçbir ortak özellikleri yok!
       Sesimiz çıkmasa da, gözlerimiz konuşuyor. İltifat olsun diye, “Son görüşmemizden bu yana daha bir kelleşmişsiniz,” diyorum. Memnun olup, teşekkür ediyorlar. Aralarından bir ikisi “Darısı senin başına… Darısı senin başına,” diye sesleniyor.
       Ben onlara el sallayıp veda ederken, hanımın hem güldüğünü hem de başımı okşadığım hissediyorum. Onun, “Az kaldı… Az kaldı,” deyişini, motorun gürültüsüne karıştığı için duyamıyorum. Belki de duymak istemiyorum!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz