Oda Arkadaşım!..

O

       “Perde bir başka yerde açılıyor; sahne değişmiş, oyuncular farklı. Dekor bir hastane odası. Yattığınız yerden geride bıraktıklarınızı düşünüyorsunuz. Eşiniz, çocuğunuz, yakınlarınız, dostlarınız… Bir de uzaklardan çınlayan bir kâhin sesi; ‘Çok kan akacak… Etinden et koparacaklar!’ Gözleriniz tavanda… Titremenizin geçmesini bekliyorsunuz!..”

       “Vasya! Bir tanem, baksana neler aldım.”
       İçeriye paldır küldür giren, daha doğrusu yuvarlanan bir kaya par­çası gibi odanın ortasına düşen şişman Rus kadını, bu sözleri söyle­dikten sonra, elinde tuttuğu birkaç alışveriş torbasını, yatağın kenarın­da bulunan iki gözlü küçük etajerin boş bulduğu yerlerine tıkıştırmaya başlamıştı.
       Gelen kadın, diğer yatakta hangi dertten mustarip olarak yattığını henüz öğrenemediğim adamın karısıydı. Adam kırk yaşlarında görü­nüyordu. Ortadan biraz uzun boylu, karısının aksine oldukça zayıf ve yorgun görünüşlü biriydi. Beti benzi atmış bir şekilde sabahtan beri öylece yatıyordu.
       Kadın ise hiç ona benzemiyordu. Kocasının aksine; kanlı canlı, tahminen yüz ilâ yüz yirmi kilo çeken, kazara dar merdivenlerde veya asansör kapılarında karşılaşıldığı zaman ezilme korkusuyla derhal yana çekilerek kendisine yol verilmesi gereken şişman insanların en güzel örneğiydi.
       Gayet muazzam olan vücudunu oturtabilmek için şahsına münhasır koltuk ya da sandalye taşıması gereken bu kadın, uluslararası şişman­lık müsabakasına katılması durumunda mutlaka derece alacak bir ka­dındı. Pek tabii ki, bütün şişmanlar gibi başkalarını sıska görme hak­kına sahipti.
       Kadıncağızın bana hiçbir zararının dokunmayacağını bilmeme rağ­men, yine de ona ilk anlarda ısınamamıştım bir türlü! Bir kere, söyle­diği hiçbir şeyi anlamama imkân yoktu. Çünkü Rusça konuşuyordu. Hani yağmurlu havalarda, uzaklarda çakan bir şimşeğin ardından ge­len gök gürültüsü örneğinde olduğu gibi, konuşurken gümbürdüyor, bu sırada tombul yanaklarının ve kalın dudaklarının arasından çıkan söz­cüklerin yarısı kaybolup gidiyordu.
       Rusçanın zarif bir dil olduğunu ve kendisinin de kibar bir aksanla bu dili terennüm ettiğini söylemek, gerçekleri inkâr etmekten başka bir şey değildi. İşte ben de bu yüzden onun söylediklerini, takındığı tavır­lardan ve el kol hareketlerinden yakıştırma yaparak anlamaya çalışı­yordum. Eee… Bu da beni yeteri kadar eğlendiriyordu.
       Kadın biraz önce;
       “Vasya! Bir tanem, bak sana neler aldım,” demişti. Demek ko­casının adı “Vasya” idi. İlk bakıldığında insana önemli biri değilmiş gibi geliyordu. Yine de Sovyet ticari misyonu mensuplarından biri olsa ge­rekti.
       Yavaş hareketlerle yatağımdan kalkarak pencereden dışarıya, Londra’nın en uzun caddelerinden biri sayılan Cromwell Caddesi’nin kalabalık trafiğine bakmaya başladım. Neredeyse akşam olmak üze­reydi. Ancak kuzey enlem derecelerinde bulunulduğu için, saatin sekiz buçuğu göstermesine rağmen ortalık yine de aydınlık sayılırdı.
       Kaldırımların sağından solundan aceleyle yürüyen insanlar ve cad­deden hızla geçen irili ufaklı araçlar, gün boyu durmaksızın bir o yana, bir bu yana gidip gelmişler, sanki dünyanın terazisinin bozulacağı en­dişesi içerisinde bir o kefeyi, bir bu kefeyi dengede tutmak istercesine koşuşturup durmuşlardı.
       Bu dünya telaşını bir süre daha seyretmek arzusunda olmama rağ­men, az sonra yatağıma geri dönmek zorunda kaldım. Çünkü akşam yemeği servisine başladıklarını görmüştüm.
       “Vasyutka! Hayır, hayır… Bu kadar çok yememelisin!”
       Kadın kocasını ikaz ettikten sonra, önce adamın önündeki tepsiyi kapmaya çalışmış, ancak bunu başaramayınca, hiç dokunulmamış ikinci tabağı önüne çekmekle yetinmişti…
       “Fakat… Lizanka! Henüz bir şey yemedim ki!”
       Tamam… Şimdi de kadının adını öğrenmiş bulunuyordum. Fakat o kocasına daha önce “Vasya!” diye seslenmemiş miydi? Herhalde Vasya adı, Vasyutka’nın kısaltılmış şekli olsa gerekti.
       Lorel ile Hardi ikilisi gibiydiler. Lizanka, üç dört lokmada tabaktaki balık kızartmasını silip süpürmüştü. Şimdi ise içerideki lavaboda gü­rültülü bir sesle gargara yapıyordu.
       Bir an için onlardan uzaklaşarak geçmişi düşünmeye başladım. Kendi kendime;
       “Aradan kaç sene geçti?” diye söylendim. Küçük büyük bir sürü ülke, bir sürü şehir! Daha gerilerde Türkiye… Ankara ile Urfa! Şimdi ise Londra… Ama bu sefer gerçek bir hasta olarak…
       Uçağa kadar nasıl da zorlukla yürümüştüm. Hanım da koluma girmese bu adımları dahi atacak gücüm kalmamıştı. İki ay içerisinde on beş kilo birden zayıflamıştım. Üzerinden hiç çıkarmadığı o klasik elbisesi ile Azrail başucumda sürekli sırıtıyor, içgüdüm ise hayatımı uzatmak için bütün çarelere başvurmadan önce ölmemem gerektiğini söyleyip duruyordu. Ona inanıyordum. Daha şeytanımla yapılacak çok işim vardı!
       Birden;
       “Vasya’nın… Ya da her neyse Vasyutka’nın bu kadar zayıflamış olmasının nedenini; tabi olduğu siyasi rejimde mi, hastalığında mı, yoksa sevgili minik karısında mı aramak gerekir?” diye düşündüm. Bence sonuncusu daha ağır basıyor gibiydi. Kadının, her seferinde zavallı adamın yiyeceğinin yüzde ellisine el koyduğu apaçık ortaday­dı!
       Lizanka tekrar içeriye dönmüş ve kocasının ağzını yüzünü, kula­ğını burnunu ıslak bir mendille iyice silmişti. Yine de müşfik bir yapısı vardı. Sonunda, işlerini bitirip beyaz tilki derisi kürkünü giymiş, ağzına kadar ıvır-zıvırla doldurduğu çantasını koluna takmış ve adamın du­daklarına hiç çekinmeden ballı bir öpücük kondurduktan sonra;
       “Vasyuk! İyi geceler hayatım. Rüyanda beni gör emi,” diyerek çekip gitmişti.
       Allah Allah! Yahu bu adamın kaç adı vardı da kadın her seferin­de başka birini kullanıyordu? Şimdi de ona “Vasyuk!” diye seslen­mişti…
       Ben böyle şeylere çok meraklıyımdır ve karşılaştığım en ufak bir olaydan ya da kulağıma yansıyan sözcüklerden bir şeyler çıkarmayı il­ginç bulurum. Hatta bayıldığımı da söyleyebilirim. Benim için ayrıntılar çok önemlidir! İşin özü, herkesin aptalca bulduğu ayrıntılarda gizlidir hep… Onun için ayrıntılara çok önem veririm ve en önemsiz olaylarda bile elimden geldiğince ayrıntılara dikkat ederim.
       Ancak şu anda izlediğim kadarıyla, Vasyuk’cuğunun onu rüyasın­da görmek isteyeceğini pek düşünemiyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse, Lizanka insanların rüyalarına bile sığdıramayacağı kadar heybetli bir kadındı.
       İçimden;
       “Her yerde ve her zaman insanın ülkesine hizmet edebileceği bir­takım fırsatlar çıkabilir. Ah! Şimdi hasta olmasaydım, sırf bu yüzden, tesadüfen karşılaştığım bu iki kişinin peşine takılır ve gidebildiğim ka­dar giderdim,” diye geçirdim. Ne yazık ki, bu teknik olarak mümkün görünmüyordu. Çok geçmeyecek, belki de bir iki gün içerisinde onlarla yollarımız ayrılacaktı.
       Yaklaşık yirmi gündür, önümüzde uzanan caddenin ismini almış olan bir ihtisas hastanesinde yatıyordum. Bir taraftan tetkiklerim de­vam ediyor, ani böbrek çürümesi teşhisinde karar kılan doktorlar ise ne yapacakları konusunda henüz net bir tavır sergilemiyorlardı. Bense durumun ne kadar ciddi olduğunu tahmin edebiliyor, yolun sonuna gelmiş bulunduğumun acısını bir yerlerimde duyumsayabiliyordum…
       Sabah olmuş, yeni bir gün daha başlamıştı. Ada insanlarının alış­kın oldukları bu koyu sisli havayı, her sabah yaptığım gibi küçük pen­cereden izliyordum ki, Lizanka’nın;
       “Vasenka! Küçük meleğim… Ben geldim,” diyen sesini işittim.
       “Liza! Hoş geldin hayatım… Nerelerde kaldın?”
       Haydaa… Al birini vur ötekine… Yahu bu Ruslar ne acayip insan­lardı? İki elimin parmaklarını alabildiğince açtım ve tek tek isimlerini saymaya başladım. Şimdilik adam 4-2 önde gidiyordu!
       Öğleye doğru, yeni ismiyle Vasenka’yı, benim günlerdir geçirmek­te olduğum tetkiklere ve laboratuvar testlerine sokmak üzere alıp gö­türdüler. Kadın yalnız kaldı.
       Tecrübeyle sabittir… Yurtdışında resmi görev yapan Ruslar bire­bir ilişkilerde genellikle çekingen olurlar. İnsanların kendileri için neler söyleyeceklerinden, nasıl davranacaklarından çok korkarlar. Şöyle mi davranmalıyım, yoksa böyle mi davranmalıyım diye endişelenirler ve kendilerini gerdikçe gererler.
       Kadıncağız da oturduğu yerden dönüp dönüp bana bakıyor, göz­leri bir açık kapı, bir aralık pencere arayıp duruyordu. Kocasından ek­sik etmediği ilgiyi bana da göstermek istediğini hissedebiliyordum. Ağ­zımdan çıkacak olan herhangi bir anlamsız sözcük bile onun harekete geçmesine yetecek, sözcüklerle anlaşamazsak da hareketlerle iletişim kurabilecektik.
       Kocasının boş yatağını elimle göstererek ve onun en kolay ezber­leyebildiğim adı ile hitap ederek;
       “Vasya’nın hastalığı ne?” diye soracak oldum.
       Hay sormaz olaydım!
       “Vasyenka mı? Ah! Hiç sormayın,” diyerek bir anlatmaya baş­ladı ki, tam yirmi dakika hiç susmadı… Bu arada, istemediğim halde bana üç bardak su, yediğinde bir maymunun bile doyabileceği irilikte bir muz ve bir de ıslak peçete verdi. Tabii bu esnada, yeni öğrendiğim “Vasyenka” ismi ile kocası 5-2 öne geçmiş bulunuyordu!
       Kadın bana neler söylemiş, neler anlatmıştı, hiç bilemiyorum. Tek bildiğim; Liza’nın… Şey, yani Lizanka’nın kocasını geri getirdikleri za­man, anaç bir goril gibi öne atılarak onu kollarıyla sarması ve hemen ardından beni işaret ederek;
       “Vasiy… Vasiy! Sen yokken bu adamla biraz sohbet ettik,” demesiydi.
       O anda neredeyse kafayı oynatacak ve adamın yakasına yapışa­rak;
       “Yahu kardeşim! Ben bugüne kadar binlerce kişiyle konuştum, tanıştım. Her milletten, her ırktan! Sizin kadar değişik ismi olanını gör­medim. Nedir bundaki sır?” diye soracaktım ki, kendimi zor tuttum. Çünkü o sırada bölüm sorumlusu Pakistanlı doktor içeriye girmişti.
       Geceyi oldukça huzursuz geçirdim. Doktor, ertesi gün bana tekrar anjiyo yapacaklarını ve istersem yine kendimi kapalı devre ekranda seyredebileceğimi söylemişti.
       Ona;
       “Meraklısı da, niyetlisi de değilim,” dedim. Zaten geçen seferden tek hatırladığım; kasık bölgesinden giriş yapmak için damarı açtıkları sırada, üzerimdeki açık yeşil örtünün fışkıran kandan birden kıpkırmızı kesilmesiydi.
       Öğleye doğru ameliyat masasına uzandığımda, kulağıma, Urfalı kâhinin seneler önce söylediği;
       “Siye söylerem! Eşyalarıni toplayacak, daha buralara dönmiyeceksin… Bir vakitte… Çok uzak yerlere gideceksin… Çok kan akacak… Etinden et koparacaklar… İşte beyle bilesin!” sözü çınlamaya başla­mıştı. Gözlerimi kapadım ve operasyon bitene kadar da hiç açmadım.
       Aynı gün akşamüzeri, oda arkadaşımın taburcu olma işlemleri tamamlanmış olacak ki, minik karısı eşyalarını yavaş yavaş toplamaya başlamıştı. Ben de her zaman olduğu gibi, antenlerim açık bir vaziyet­te yine onları izliyordum.
       “Vasili! Küçük güvercinin gitmeye hazır…”
       “Lizavetta… Sevgilim! Bu bayla vedalaşayım, hemen geliyorum!”
       Sonunda maç 7-3 bitmişti.
       Basit ama sevecen, kısa fakat duygulu, anlamını bilemediğim bir iki veda sözcüğünün ardından onunla tokalaşmıştık. Giden oydu, ka­lan bendim. Yine de üzüntülü değildim.
       Neden mi? Çünkü sıradan bir Rus isminin, yedi ayrı şekilde ifade edildiğini, hastaneye yatmamış olsaydım belki de bir ömür boyu öğ­renemeyecektim.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz