Gömlek

G

       “Üç kişiydik küçük,” dedi. Ona göre herkes küçüktü. Boyu benimkinden iki karış kısa olduğu halde, bana bile “küçük” derdi.
       “Üç kişiydik küçük,” diye tekrarladı. “Sabahları aç olduğumuz ya da patronun hizmetçisi Lila’nın dikkatini çekmek istediğimiz zaman, yumrukla kiremit kırardık. Belki inanmayacaksın… Sağ yumruğumla bir vuruşta tam on kiremit kırardım. Bıçakla kesmişçesine ikiye bölünürdü kiremitler. O ise küçük, kıkır kıkır gülerdi. El çırpardı sevinçten. Kuşkusuz sezinliyordu kiremitleri neden kırdığımızı. Bir kere olsun bu yaptıklarımızı patrona söylemedi. Asla söylemedi! O da küçük, zevkleniyordu bu kiremit kırma işinden.
       Ama bilirsin; aynı şey sık sık tekrarlandı mı bıktırır insanı. Böylelikle kiremit kırmaktan da bıktık. Hatta patronun hizmetçisi bile bize yabancı görünmeye başladı. Belki de basit bir sevgili olduğu için böyle oldu. Hayır… Onun sevgilisi olmak hiçbirimize kısmet olmadı. Kısmetli olan köy bekçisiydi. Ve kısa bir süre sonra Lila’yı işinden attılar. Aşkın sınırını aşmışlardı, anlıyorsun ya? Yalnız kaldık, o sonsuz tekdüzelik içinde yapayalnız… Denenip yapılmadık bir şey kalmamıştı ortada. Ama mevsim devam ediyordu. Şimdi olduğu gibi; eylül ayının sonu yaklaşmıştı… Yine de, sanki kiremit işinde yararlanılsın diye havalar inadına her gün bir öncekinden daha güzel olmaya devam ediyordu. İlk günlerde hep evlerimizden, ailelerimizden söz ederdik. Eylül aylarında hep böyle olur zaten. Sonraları bu konuşmalar da bitti. Söylenecek yeni bir şey kalmamıştı. Yalnız alınacak hediyeler vardı sırada. Bunun için nöbetleşe kente gidiyorduk. Her pazar günü birkaç kişi giderdik. Kış için ayakkabı, pantolon satın alıyorduk. Karısına entari alanlar da oluyordu. Gurbetten dönerken evdekilere bir şeyler götürmek gerekir. Ya, böyle küçük… Bizim yaşamımız böyleydi işte. Ve kiremitler vardı biliyorsun. Hep unutmaya çalıştık, gene unutamadık… Alınyazımızdı bu bizim. Tıpkı şimdi olduğu gibi,” diyerek kurnazca güldü.
       Ve o tekdüzelik içinde yaşayıp giderken başımıza bu olay geldi:
       Pande koşup yanımıza geldiğinde vakit öğleden sonrayı geçmişti. Yüzü kıpkırmızı ve şaşkındı.
       “Gömlek ortalarda yok!” dedi. “Dün satın aldığım gömlek.”
       Güzel bir gömlekti; kolalı yakalı, kolları manşetli, tiril tiril bir gömlek. Onun satıcı ile bu gömlek için yaptığı pazarlık bir saatimizi almıştı.
       “İyice aradın mı?” diye sordum. “Kim alabilir ki?”
       O gitti ve bütün kapıları kapadı. Sonra sırayla odadan odaya geçti. Gömleğin ancak bu şekilde bulunabileceğini söylüyordu. Gömleği birinin çaldığına kesinlikle inanıyordu. Biz avluda duruyor, odadan odaya girip çıkışını gözlüyorduk. Herkes, elleri ceplerinde susuyordu. Böyle anlarda konuşmak çok zor; insan ağzını açıp da bir söz bile söylemek istemiyor. Herkesin içinde hırsızlıkla suçlanıyormuş gibi bir duygu vardı; herkes biraz kırgındı. Diğerlerinin dilinin altındakini bilemem, ama ben, en iyi arkadaşım olduğu için her şeyi yapmaya hazırdım. Gömleği, dediği gibi hele bir bulamasındı… Etmediğimi bırakmayacaktım hergeleye.
       Ama o gömleği buldu. Parmağının ucuna taktığı gömlekle belirince, herkesin rahat bir nefes aldığını gördüm. Kendilerini boğan o acı havayı bir çırpıda boşaltıverdiler içlerinden. O ise, aramızda birini arayarak üzerimize geliyordu. Ve aniden durdu. Alçak bir taşın üstünde oturan tuğlacıya doğru ağır ağır döndü.
       “Sen!” diye bağırdı.
       Tuğlacı başını kaldırıp da bakmadı, hatta yerinden bile kıpırdamadı. Ama çevresinde bulunanlar homurdanmaya başladılar.
       “Sen!” diye tekrarladı Pande. “Gömleği sen çaldın!”
       “O kentten şimdi döndü,” dedi ak saçlı bekçi. “Henüz şimdi geldi.”
       Tuğlacı kımıldamadı bile; uzaklarda bir yere bakıyordu. Bakışlarını kendi içine yöneltmiş gibi, öylece uzaklara dalıp gitmişti.
       “Karyolasının üstündeydi,” dedi Pande.
       Sonra;
       “Konuş!” diye bağırdı. “Yoksa konuşturmak için seni okşamam mı gerekiyor? Ben o türlü de konuşturmasını bilirim adamı!”
       Tuğlacıdan çıt çıkmıyordu. Ellerini bağlarlarken de karşı koymadı. İpi direğin üzerinden geçirip bağladılar. Tuğlacı, elleri başının üstünde dimdik duruyordu. Gözleri anlamsız ve boş bakıyordu. Bir umursamazlık vardı bakışlarında. O uzun yolu teperken toplamış olduğu tozlar, dizlerine dek çıplak olan bacaklarında hâlâ duruyordu. Göğsü de açık ve çıplaktı. Bedenine dar gelen eski, yırtık paltonun düğmeleri yoktu.
       Hoş olmayan bir görünümdü bu. Bakışlarının soğuk sertliğini insanlığa yakışmayacak şekilde tuğlacının üzerine saldırtan gözler de boş değildi. Sonra suçlamalar, kullanmak için sabırsızlık duyulan o sözler… Eğer tuğlacı konuşsa, belki her şey başka türlü bitecekti. Ama o susuyordu. Bağlı olan ellerinden direğe asılı olarak dimdik duruyor, hiç ses çıkarmıyordu. Bu seyrek rastlanan görünümden zevk almak için tuğlacının yanından geçen insanlar, zevklerinin böyle kısa sürdüğüne üzülerek kendi kendilerine, beyaz gömleğe ve aptalca faka basan bu kısa elli hırsıza gülmeye başladılar.
       “İlk kez böyle bir şey yapıyor,” demek yürekliliğini gösterdi bekçi.
       Bundan sonra tuğlacının ellerini çözdüler. O ise aynı taşın üzerine oturdu, yavaş yavaş ovayı kaplayan karanlığa bakakaldı. O vakitler fabrikada henüz elektrik yoktu; küçük gaz lambaları vardı sadece. Ama o, lambasını yakmadı o gece. Tek başına avluda kaldı biz yatınca. Yanına kimse yanaşamıyordu. Kendi içine gömülmüşçesine sessiz, olduğu yerde alık alık bakınıyordu. Hayır, hayır… Deli değildi! Yine de gecenin karanlığındaki bu duruşu biraz tuhaftı. Ona göz kulak olmak için yanında birinin kalması gerekirdi belki. Ama bu gece kim kalabilirdi ki yanında?
       Sabah olduğunda, uyanma çanı henüz çalmamıştı ki, Pande beni uyandırdı.
       “Gömlek yine ortalarda yok!” diye bağırıyordu.
       Karyolanın ayakucunda durup duvarlarda göz gezdiriyor, düşmüş olabilir ümidiyle eğilip karyolanın altına bakıyordu. “Yok… Buralarda yok!” diye söyleniyordu. Çıktı, az sonra da düşünceli bir halde geri döndü.
       “Onun karyolası hiç bozulmamış, olduğu gibi duruyor,” dedi. “Herhalde dün olanlar için benden öç almak istedi. Oysa benim ona ne kötülüğüm dokundu ki? Neden bana gücenmiş olsun? Asıl benim ona gücenip davacı olmam gerekirdi.”
       Çok geçmeden onu buldular. Bir gün önce ellerini bağlayan o aynı iple asılmıştı. Ama bu kez ip sımsıkı olarak boynundaydı ve gözleri uzak, erişilmeyen bir şeye ulaşmak istiyormuş gibi bir acayip bakıyordu. O gün ilk kez sırtına güzel, beyaz, kolalı yakalı bir gömlek giymişti.
       İpi kestiler. Oysa artık geçti hem de çok geç. Sonra biri kente indi. Öğleden sonra ise geniş avluda bir otomobil göründü. Otomobilden önce patron, ardından da iki kişi daha indi. Tıpkı cenaze törenlerindeki gibi, ölüme daima eşlik eden o yapmacık sükûnet maskeleri altında ağır ve sessiz ilerlediler.
       “Ona hiç dokunan oldu mu?” diye sordu yabancılardan biri tavlaya girdiklerinde.
       “Sadece ipi kestik,” dedi bekçi.
       Ayaklarının dibindeki et yığınına uzun uzun baktı yabancı.
       “Belki de bir intihardır,” dedi sessizce.
       İkincisi “evet” anlamında başını salladı. Patron da, bizler de aynı anlamda başımızı salladık. Boş tavlayı bırakıp çıkınca hepimiz çok bitkin durumdaydık. Bu olayın bizi bu denli etkileyeceğini hiç ummamıştık. Yaşamımızın bir parçası, o et yığınının yanında kalmıştı sanki.
       “İnsana en çok acı çektiren suçluluk duygusudur küçük!” dedi Pande.
       O anda herkes kendini suçlu hissediyordu. Bu ölüm olayına hepimiz katılmış gibiydik. Ondaki insanı asan biz değil miydik? İpi kendi ellerimizle bağlamamış mıydık? O yığın, o et yığını olayın en önemli noktası değildi. İnsan ölünce, o da hemen ardından ölüyordu zaten.
       Kimse kimseyle konuşmuyordu. Âdeta birbirimizden korkuyorduk. Her yabancı bakışta sessiz, suskun bir azar buluyor gibiydik.
       Geniş avluda adım adım ilerliyor, kapının üstündeki boş direğe bakmamaya çalışıyorduk. Yine de tuğlacı, ellerini başının üstüne kaldırmış karşımızda dimdik duruyordu. O, sonsuzluğun en uzak noktasına gönderdiği sert bakışlarıyla bizi kırbaçlıyor gibiydi.
       O uzun gün de geçti; ardından ikinci gün de geçti. Sonra yine patron geldi. Tuğlacıyla ilgili her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Kimseyi sorguya çekmeyeceklerini bildirdi. Her şey aydınlanmıştı.
       Kentte tüm parasını yitirdiği için kendi canına kıymıştı tuğlacı; yazın kazandıklarının tümünü son dinarına varıncaya dek yitirmişti. Oysa bu para için onca emek harcamış, bütün bir yaz boyu çalışmıştı.
       Patron gerçeği söylüyordu. Kendisini sevmezdim ama bu söylediklerinin gerçek olduğu doğruydu.
       “Ya gömlek… Gömlek ne oldu?” diye sordum.
       “Gömlek mi dedin küçük?”
       Gömleği, Pande ipi keser kesmez ölünün sırtından çıkarmıştı. Artık gömleğe ihtiyacı kalmamıştı tuğlacının.
       “Bilirsin, küçük… İnsanlar dünyaya gömleksiz gelirler, onun için giderken gömlekleri olmasa da olur!” dedi.

(Yazan: Sırbo Ivanovski – Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi