Kaz Yolucu!..

K

       “Kaderden kaçış olmadığı gibi, kaz yolucudan da kaçış yok! Zaten ne zamandır fırsat kolluyor… Yakaladığı gibi yolacak tüylerinizi! Acınızı, yalnızlığınızı unutup çevrenizi incelemeye koyuluyorsunuz; tip tip insanlar gelip gidiyor. Doktorlardan biri, ‘en az kırk santim açacağız’ diyor. Çüüşş!.. diye bağırıyorsunuz; gülüyor… Herhalde ‘okey’ gibi bir şey sanıyor!..”

       Bir gün daha geçti. Havada yine kasvet ve hüzün bulutlan dolaşı­yor. Sabah sisinin ıslattığı o yapışık, o kapkara İngiliz çamuruna bulaş­mak istemeyen insanlar, caddelerin belirli yerlerinden hızlı hızlı karşıya geçiyorlar ve başta metro olmak üzere, kendilerini işyerlerine götü­recek olan araçlara ulaşmaya çalışıyorlar.
       Hani araçlar da izlenmeye değecek kadar çeşit çeşit… Özel oto­mobiller, çift katlı kırmızı otobüsler, klasik Austin marka siyah taksiler, mini-cup’lar, kamyonlar, kamyonetler… Bir de TIR’lar!
       Düşünebiliyor musunuz? Şimdi Ankara’da, Cinnah Caddesi’nden aşağıya doğru yolunu şaşırmış dev gibi bir TIR kamyonu iniyor olsa, insanlar herhalde durup bu hareketli abideyi gözden kayboluncaya kadar ilgiyle seyrederler değil mi?
       Herkes gibi sizin de “Tabii seyrederler, hem neden seyretmesinler ki?” dediğinizi duyar gibi oluyorum.
       Bence seyredemezler; daha doğrusu, seyretmeye fırsat bulamaz­lar. Birdenbire elli ayrı yerden çalan polis düdüklerinin, nereden çık­tıkları belli olmayan sayısız ekip otolarının arasında, o koskoca araç iki dakika içerisinde apar topar ait olduğu yere gönderilir de onun için…
       Londra’da böyle değil işte! Çok tekerlekli bu kocaman araçlar, boylarına poslarına bakmadan her yere girebiliyorlar, park edebiliyor­lar. Kimse de onlardan gocunmuyor, rahatsız olmuyor.
       Her neyse, bugün de canımı oldukça acıttılar. Kaç haftadır bit­mek tükenmek bilmeyen tetkiklerin sona ermesini o kadar çok istiyo­rum ki… Ne olacaksa olsun artık.
       Aslında ne yaptıklarını pek de anladım sayılmaz. Beni sert bir yatağa yatırdılar. Hem belimin altına, hem de karnımın üstüne “semer” diye tanımlayabileceğim sert yastıklar bağladılar ve kalın kayışlarla iyi­ce gerdiler. Hareketli bir röntgen cihazı, gelip gidip her bir kare film aldıkça kayışları bir kademe daha sıktılar. Öyle bir an geldi ki, belimin kâğıt gibi inceldiğini, kopmak ya da bir yerinden yırtılmak üzere oldu­ğunu hissettim.
       Nefes almam âdeta imkânsızlaşmış, iç organlarım boş buldukları baş­ka bir vücut bölgesine mecburen taşınmak zorunda kalmışlardı. İş bittikten ancak yarım saat sonra, yavaş yavaş eski yerlerine dönmeye başladılar.
       Öğle yemeğinden biraz önce, bir arkadaşım yanında sağlık mü­şavirimizle birlikte ziyaretime geldi. Durumu onlara da anlattım. Sonra birlikte kısa bir yürüyüş yapmak amacıyla hastane koridorlarında gez­meye başladık ve iki genç İtalyan karı-koca tarafından işletilen cafe’sinde birer “Mocca” içtik. Onlara Türk kahvesini bir türlü öğretemedim gitti. Hani müsaade etseler, arka tarafa geçip kendim yapacağım ama izin de vermiyorlar.
       Hastane o kadar değişik bir dünya ki… Bir kere bütün milletler, personel ya da hasta olarak burada mutlaka temsil ediliyor. Bir zaman­lar “Güneşin batmadığı ülke” olarak tanımlanan Büyük Britanya Krallığı’nın kol ve kanatlarının ne kadar uzun ve geniş olduğunu burada da­ha iyi anlayabiliyorsunuz. Bir renk ve ırk karmaşası içerisinde hizmet veriliyor.
       Örneğin; yemek siparişlerinin taşındığı arabayı iten Hong Konglu bir Çinlinin refakatinde size yemeğinizi getiren Barbadoslu güzel bir kız ya da Jamaikalı genç ve parlak bir delikanlı, yemekten sonra içeceğiniz ilaçlan hazırlamaya çalışan Hintli, belki de Pakistanlı bir hemşirenin işini bitirmesini kapıda sessizce bekliyor. Fazla gecikmek de iste­miyor… Çünkü hemen karşınızdaki odadan Bahreynli veya Katarlı zen­gin Arapların gürültü çıkaracaklarını ve seslerini giderek arttıracak­larını gayet iyi biliyor.
       Bu Araplar, zenginliklerinin aksine öyle pis insanlar ki! Odanın ortasına hep birlikte oturup, gelen yemekleri cinsi ne olursa olsun elle­riyle döke saça yiyorlar. Kalktıkları zaman ortalık bir çöplükten farksız görünüyor…
       Boşları ise, Güney Afrika Cumhuriyeti’nden gelme bir Hotanto zen­cisi topluyor. Neşesi o kadar yerinde ki, bembeyaz dişlerini göstererek bir yandan şarkı söylüyor, bir yandan da arada bir bana laf atıyor:
       “Hey dostum! Yediğin elektrikli yılan balığı etiydi. Haydi elektrik­len biraz!”
       Kendince daha başka komik şeyler söylüyorsa da, tarzı itibariyle ne dediği pek anlaşılmıyor. Benim trafomun atık olduğunu, cereya­nlarımın da kesik olduğunu belli ki bilmiyor.
       Odanın ve banyo kısmının temizliği yine Formozalı bir kadın tara­fından yapılıyor. Öyle ufak tefek ve minyon yapılı ki, yirmi yaşlarında genç bir kız mı, yoksa elli yaşlarında ihtiyar bir kadın mı olduğu hiç an­laşılmıyor. Konuşması çok hoşuma gitse de, İngilizcesini anlamak için bir düzine tercüman kullanmak gerekliliği kendini hemen gösteriyor.
       Hastanenin en ilginç kişisi ise hiç şüphesiz ki “Plucker” tabir edi­len tüy yolucu. Ancak o kendisini “Goose-plucker”, yani “kaz yolucu” diye tanıtıyor. Onun tek bir görevi var; ameliyata alınacak hastaların, verilen talimatlar doğrultusunda bütün vücut tüylerini yolmak… Şey yani, tıraş etmek ve o bölgeyi tertemiz yapmak.
       Bana da geldi. On beş dakika içerisinde işini öyle güzel gördü ki, kendimi yeni doğmuş süt kuzusu gibi hissettim. Aynadaki görüntüme uzun süre bakamadım. Biz alışmışız diğer halimize, doğrusu bana pek bir acayip geldi.
       Akşama doğru doktorlar ve hastane idarecisi teşrif ettiler. Adamın elinde bir sürü evrak… “Bunları okuyup imzalamanız gerek,” diye bı­rakıp gittiler. Şöyle bir göz attım. Anlayacağım dilden değil, pek derin konular… Telefona uzandım ve sağlık müşavirimizin davet edilmesini, ancak o okuduktan ve onayladıktan sonra imzalayacağımı söyledim. Kabul ettiler, ne de olsa kibar insanlar…
       Artık odama, ameliyatı gerçekleştirecek olan on altı kişilik ekibin doktorlarından biri geliyor, biri gidiyor. Eli neşter tutacak birkaçı ile çe­kişmeli bir pazarlığa gireyim dedim, beceremedim. Yok anacığım, bun­lar anadan doğma kasap galiba!
       Adamlar; “Vücudunun sol tarafını, sırtının ortasından başlamak üzere, leğen kemiğinin ön çıkıntısına kadar boylu boyunca en az kırk santim keseceğiz,” dediler…
       Yahu, yapmayın beyler. Ne var bu kadar uzun kesecek? Bari olmadı, ense kökümden bilmem nereme kadar ortadan ikiye ayırın da bu iş bitsin. Siz sağ ben selâmet!
       Hep bir ağızdan “Olmaz,” diye bağırıyorlar. Her iki taraf böbrek ve idrar yolları üzerinde çalışacakları için geniş açmaları lazımmış. Böylesi daha rahat ve daha risksiz oluyormuş.
       Etmeyin eylemeyin beyler… Bizim doktorlar beş santimlik delikten koca dalağı çekip çıkarıyorlar. Sonra, ben ne yapacağım kırk santimlik deliği? Esner, elli santim falan olur. Ya da ne bileyim, iyi kapatamazsanız bir yerlerinden hava filan alır; öyle değil mi?
       “Sen merak etme,” diyorlar, kahkahalarla gülerken. “Biz hiç ol­mazsa sizin doktorlar gibi içeride makas, pens, testere, gazlı bez ve­saire unutmuyoruz. Onlar deliği küçük tutuyorlar, göremiyorlar. Hep ondan oluyor!”
       Bak şimdi; kafama takıldı bu husus… Doğru olabilir mi bu söyle­dikleri? Hani insana mantıklı da gelmiyor değil! Açacaksın tabak gibi, her şey ortada… Bu arada, “Vücut estetiğim bozulacak mı, doktor bey?” diye soranlar da çıkabilir pek tabii…
       Telefon açıp hanıma durumu anlatıyorum. O da doktorlardan ya­na koyuyor tavrını… Yine de eklemeyi unutmuyor;
       “Ama sen gene de söyle onlara. Öyle teyel falan değil, şöyle çift sıra makine dikişi atsınlar. Sonradan bana iş çıkarmasınlar,” diye…
       Zavallı, acısını yüreğine gömerek espri yapmaya çalışıyor. Tele­fonu kapattıktan sonra, tek bir damla gözyaşı dökmeden kim bilir kaç saat içten içe ağlamıştır garibim.
       Onun gelmesini ve yanımda bulunmasını ne kadar da istiyordum. Yine de kabul etmedim. Benimle birlikte her geçen gün o da erime­sin, çökmesin, beklenmedik kötü bir olayla birdenbire karşılaşıp yıkıl­masın istedim.
       “Kaz yolucu” son bir kontrole daha geldi. Kendimi tutamayıp biraz sert bir sesle;
       “Goril miyiz be adam, bir günde tüylerimiz uzayacak?” diye bağır­dım. Türkçe konuştuğum için bir şey anlamadan gülerek gitti zavallı.
       Yahu ne zormuş beklemek… Utanmasam, oturup hüngür hüngür ağlayacağım. Yine de metin olmalıyım. Tanrının somurtkan insanları sevmediğini okumuştum bir yerlerde… Onun için gülümsemeye çalışı­yorum. Ama kime ve niçin gülümsediğimi ben de bilmiyorum.
       Nihayet geldiler işte! Tekerlekli sedyeyi iki kişi yönlendiriyor. Yan tarafımda, elimi tutan Portekizli güzel bir hemşire ile sarışın bir bayan doktor var. Böylesine bir yolculuğun, kısa da sürse mutluluk vereceği kesin.
       Benim ağzım kulaklarımda, zevkten dört köşeyim. Ameliyatha­neye daha dört kat var. Hem de hastanenin öbür ucunda! Ama o da ne? Meğer hemşirenin tuttuğu ele doktor iğne yapacakmış. Ben de sanmıştım ki… Doğal olarak biraz bozuluyorum tabii…
       Sarışın doktor, durup dururken bana “İyi uykular ve iyi şanslar,” temenni ediyor ve ardından saymaya başlıyor; “Dokuz… Sekiz… Yedi… Altı…” Aniden tatlı bir baş dönmesi beynimi sarıyor, dayanmak istesem de dayanamıyorum.
       Onun, altıdan sonra beş dediğini ise, hiç mi hiç hatırlamıyorum!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz