Miniklere Minik Masallar (7)

M

BOBO İLE YOGO MASALI
     Bobo adında bir yavru ayı ile Yogo adında bir porsuk arkadaş olmuşlardı. Onlar bir ormanın kıyısında yaşıyorlardı. Her ikisi de birbirini çok seviyordu.
     Bir gün birlikte dolaşırlarken bir top buldular. Top, plastikten yapılmıştı. Görünüşü çok güzeldi. Dört renkliydi; sarı, kırmızı, mavi ve pembe.
     Bobo ile Yogo birlikte oynamayı çok seviyorlardı. Oynadıkları yer çimenlerle, çiçeklerle süslüydü. Orada yasayan böcekler ve kelebekler, Bobo ile Yogo`ya bakıyordu. Biri atıyor, öbürü tutuyordu. Top tüy kadar hafifti. Dokundukça zıp zıp zıplıyordu.
     Bobo ile Yogo oynaya oynaya bir evin yakınına kadar geldiler. Bobo bir vuruş yaptı. Top fırladı, küçük bir gölete düştü. Orada bulunan kuşlar korkmuşlardı. Hemen havalandılar.
     Yogo sudan çıkardığı topu, bir kütüğün içine götürdü. Oraya Bobo da girmek istedi. Fakat sadece başını sokabildi. Geriye çıkmak için ise çok uğraştı. Bobo çok çabaladı, çok yoruldu. Yogo buna çok üzüldü. Çünkü onları orada yaşayan kuşlar, kelebekler, sincaplar, böcekler de görmüştü.
     Yogo topu Bobo`ya attı. Bobo topa vurayım derken sırt üstü yuvarlandı. Yogo da onun üzerine düştü. Bobo yattığı yerden kafası ile topa vurdu. Top bir kuşun, bir kovanın, bir kelebeğin yanına fırladı.
Bu tarafta dik kulaklı yavru bir tavsan vardı. Onun acıktığı belliydi. Durmadan karnını doyurmaya çalışıyordu. Yogo ile Bobo bu kez de oraya, yavru tavşanın yanına geldiler.
     Bobo topa bir kez daha olanca hızıyla vurdu. Top havaya uçtu. Tavşanların yuvasından geçerek süzüle süzüle yüzen ördeklerin yakınına düştü. Ana tavsan ve yavru tavşanlar çok korktu.
     Onları görünce Bobo ile Yogo da şaşırdı, neye uğradıklarını bilemediler. Yogo ile Bobo birbirlerine sarıldılar. Yavru tavşanlar da korkularından analarına sokuldular.
     Topun suya kaçtığını görünce Bobo ile Yogo o tarafa doğru koştular. Tavşanlar da yuvalarının ağzına geldi. Top çok uzaklaşmış, suda yüzen ördeklerin yanına varmıştı. Yogo ile Bobo suyun üzerinde ilerlediler. Kayığı aldıkları yere bıraktılar. Oradan ayrılarken balıklar, ördekler ve bir kurbağa da uzun süre peşlerinden yüzerek onları izlediler.
     Bobo ile Yogo evlerinden çok uzaklaşmışlar, çok yorulmuşlardı. Daha fazla oynamadılar. Bobo topu aldı. Yogo ile el ele tutuştular. Güle oynaya geriye döndüler.
Onların geldiğini gören bir fare çiçeklerin arasına saklandı. Akşam yakındı. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Yogo ile Bobo geç kalmadan evlerine döndüler.

BOĞANIN BOYNUZUNDAKİ SİVRİSİNEK MASALI
     Sivrisineğin biri uçarak gidiyormuş. Bakmış bir boğa, kendisiyle aynı yönde yürüyor. Hemen boynuzlarından birine konmuş.
     Varacağı yere yaklaştığında boynuzdan kalkmış; giderayak boğaya;
     “Ah, seni kim bilir ne yordum, ne ağırlık verdim? Kusura kalma e mi? Şimdi utandım, gidiyorum,” demiş.
     Boğa kahkahayı basmış:
     “Ben senin geldiğini bile duymadım ki a sivrisinek! Nerde kaldı ki gideceğini duyayım!”
     Bir şey olmadıkları halde kendilerini bir şey sanan insanlar, ne kendilerine yararları dokunur ne de başkalarına. Bu masal kibirli davranan insanların boş konuştuklarını örnekliyor.

FARE İLE KURBAĞA MASALI
     Bir fare ile bir kurbağa uzun zamandır samimi iki arkadaş hayatı yaşıyorlardı. Kurbağa genellikle farenin evine gider ve yemek yerdi. Fare de onu misafir etmekten büyük bir memnuniyet duyardı. Bu bir süre böyle devam etti. Bir gün kurbağa farenin evine gelerek; ” Hep ben sana yemeğe geliyorum, bir gün de sen benim evime gel, böyle ayıp oluyor,” dedi. Fakat bir problem vardı. Kurbağanın evi, derenin öbür tarafındaydı; fare oraya nasıl atlayabilirdi ki?
     Günlerce gelip giden kurbağa o kadar ısrar etti ki, fare artık dayanamadı. Kurbağa karşıya geçmesi için ona yardımcı olacaktı. Fare kendisin kurbağanın sırtına iyice bağladı ve iki arkadaş dereyi geçmeye başladılar.
     Derenin ortasına gelince, kurbağanın aklına fareyi boğmak geldi. Böylece farenin evindeki bütün yiyeceklere sahip olabilirdi. Yavaş yavaş suyun derinliklerine dalmaya başladı. Zavallı fare can havliyle bağırıp çağırıyordu. O sırada yukardan geçen bir çaylak farenin çığlıklarını işitti. Derhal alçalıp fareyi sudan çıkardı. Böylelikle, fareye bağlı olan kurbağa da dışarı çıkmış oldu. Fare aniden çaylağın elinden kaçtı ama kurbağa orada kalakaldı ve çaylağa yem oldu.
     Evet çocuklar, kötülük eden kötülük bulur; sakın unutmayın!

GÖKGÜRÜLTÜSÜ, ŞİMŞEK VE YILDIRIM MASALI
     Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde gökyüzü ülkesinde mutlu bulutlar varmış. O kadar iyi geçinirlermiş ki, en ufak bir kavgalarını duyan olmazmış. Kimse kimsenin hakkını istemez, hepsi birbirlerine yardım ederlermiş. Ancak bu mutlu tablo çok uzun sürmemiş, başka bir ülkeden gelen kara bir bulut ortalığı karıştırmaya başlamış.
     Günlerden bir gün bulutlar yine aralarında kavgaya tutuşmuşlar. Biri, gökyüzünün o köşesinde ben duracağım diyormuş, öbürü olmaz öyle şey orası benim yerim diye diretiyormuş. Bir ara kavga o kadar şiddetlenmiş ki, kocaman parlak bir ışık çıkmış ortaya. Bulutlar bile korkmuşlar bu ışıktan. Bir tanesi hemen geri kaçmış, öbürü de onun arkasına saklanmış. Ortaya çıkan bu ışığın adı şimşekmiş. Şimşek “oley “ diye bağırıyor, hemen arkasından bulutların arasında bir ışık oluşuyormuş.
     Şimşek böyle kendi kendine eğlenirken çok büyük bir gürültü daha duyulmuş. Sanki bulutlar ülkesinde dağlardan aşağıya bir şeyler yuvarlanıyor gibiymiş. Bulutlar, birbirlerine sarılmışlar korkuyla. O sırada bu gürültünün aslında bir buluttan geldiğini anlamışlar. Şimdiye kadar kendi ülkelerinde görmedikleri bir bulutmuş bu. Şimşek çakınca, hemen arkasından o geliyor ve kahkahalar atıyormuş. Kahkahaları o kadar yüksekmiş ki, bizimkilerin ödü kopmuş.
     Şimşek çakmış, gök gürültüsü gülmüş, şimşek çakmış, gök gürültüsü gülmüş, bizim bulutlar korkudan kaçacak yer aramaya başlamışlar. Tam o sırada gök gürültüsü ve şimşek birbirleriyle kavgaya tutuşmuşlar. Bu sefer de, yeryüzüne doğru kocaman bir ışık uzanmış, toprağın üstüne düşmüş. Bulutlar böylece yıldırımla da tanışmışlar. Gök gürültüsü kahkahasını kesmiş, şimşek etrafa ışık vermekten vazgeçmiş. Yıldırım ise ortalıktan kaybolmuş.
Mutlu bulutlar neler olduğunu anlamaya çalışırken, kara bulut gelip aralarına girerek;
     “Siz kavga ettikçe ben hep burada olacağım, ondan sonra şimşek gelecek, sonra gök gürültüsü gülecek, ondan sonra yıldırım yeryüzüne düşecek,” demiş.
     Mutlu bulutlar buna çok üzülmüşler. Her zaman kavga etmeseler de, arada bir kavgaya tutuşuyorlarmış. İşte biz o zamanlarda, önce gökyüzündeki ışığı görüyoruz, şimşek çaktı diyoruz. Sonra gök gürültüsü kocaman bir kahkaha atıyor, ardından yıldırım yeryüzüne düşüyor.
Duyduğumuza göre mutlu bulutlar birbirleriyle çok iyi geçinmeye çalışıyorlarmış. Arada bir kavgaya tutuştuklarında ise bu kavgayı çok büyütmeden hemen çözüyorlarmış. Mutlu bulut olmanın birinci şartı da buymuş zaten.

İYİ KOMŞU, KÖTÜ KOMŞU MASALI
     Yılanla yengeç komşuymuş. İyi komşu yengeç, ikide bir yılanı uyarırmış;
     “Bak, biz komşuyuz. Birbirimize kötülük etmeden geçinip gidelim. Kötülükten ne sana yarar gelir, ne bana,” dermiş.
     Ama kötülük yılanın kanında var, durur mu?;
     “Ah, bir açığını bulsam da şu yengecin hakkından geliversem, ne güzel olur!” diye düşünürmüş.
     Yengeç bakmış olacak gibi değil, sonunda, uyurken yılanı kıskıvrak bastırmış, öldürüvermiş. Kıvır kıvır kıvranan yılan, ölünce ip gibi upuzun, dosdoğru uzanmış kalmış.
     Yengeç onun bu haline bakmış bakmış;
     “Be yılan,” demiş. “Bu uysallığını, bu dosdoğruluğunu sağlığında yapsaydın da şimdi ölmeseydin olmaz mıydı ?”
     Kötüler yaşarken herkesi canından bezdirirler.

KENDİNİ BEĞENMİŞ KARNABAHAR MASALI
     Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş, kaplumbağalar koşar tavşanlar oturmaktan bıkarmış. Dev salyangozlar varmış, develer ufacıkmış. Masal bu ya uzun boyunlu zürafa kısacıkmış, anlayacağınız bu masalda işler pek karışıkmış.
     Bir gün bir karnıbahar yetişmiş toprakta. Aman görseniz ne hoşmuş ne hoşmuş… Göbeğinin ortasında çiçeklerin olduğunu gördükçe kendini pek bir severmiş. “Aman ne güzel oldum, aman ne güzel oldum,” der gülermiş. Annesi ve babası pek hoşlanmış ilk önceleri… Bir karnabaharın kendini sevmesi ne güzel şey diye düşünmüşler. Onlar da bu koca göbekli, koca çiçekli karnabaharı pek sevmişler.
     Günler geçmiş bizimki büyümeye başlamış. Karnındaki baharlarda daha artmış, yüzü gözü iyiden iyiye belirginleşmiş. Eee… Çocukluktan da çıkmış artık. Anlayacağınız kocaman bir abla olmuş, ama “Aman ben ne güzelim, aman ben ne güzelim,” diyerek aynanın karşısında oturmaktan da hiç vazgeçmemiş. Hatta birilerini gördüğünde, başka karnabaharlarla oynadığında bile mutsuz oluyor ve kendini aynada seyretmekten başka bir şeyden mutlu olmuyormuş.
     Anne ve baba karnıbahar kızlarının bu durumundan rahatsız olmaya başlamışlar. Kendini beğenmiş karnıbahar ise odasından dışarı çıkmaz olmuş. Belli bir süre sonra sağlığı bozulmaya başlamış, çiçeklerle dolu göbeği kararmaya başlamış. O hâlâ, “Benim gibi güzeli var mı şu sebzeler arasında?” diye söylenip duruyormuş. Bir gün karnı çok ağrımış. Annesi ve babası hemen doktora götürmüşler. Doktor amca onun ne kadar zamandır güneş görmediğini sormuş. Güneş görmediği için hastalandığını, arkadaşlarıyla oynaması gerektiğini anlatmış.
     Annesi ve babası gerçekten çok üzülmüşler. Bizim karnıbahar ise hastalıklı yüzünü ve kararmış çiçeklerini ilk defa o gün fark etmiş. O günden sonra mahalledeki bütün karnabaharlarla koşmuş oynamış, sağlığı yerine gelmiş. Kendini beğenmişliği mi? Eee… O da düzelmiş tabii! Kendini beğenmiş karnıbahar herkesin farklı özel yetenekleri olduğunu fark etmiş; bütün karnabaharların ve bütün çocukların özel ve güzel olduğunu biliyormuş artık.

KENDİNİ BEĞENMİŞ MANDALİNA MASALI
     Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; nerede bu çocuklar? Hepsi kuşun peşinde. O kuş koşmuş yorulmuş, ayran içmiş darılmış, buna kimler inanmış?
     Bir mandalina ağacının ortasında, tam manzaralı yerinde bir mandalina yaşarmış kendi halinde. Siz kendi halinde dediğimize bakmayın, bu bizim mandalina aslında biraz değişikmiş. O da bütün mandalinalar gibi turuncu, tatlı ve hoşmuş ama bizimkinin yüreği biraz boşmuş. Kimseleri beğenmez, hiç bir mandalinayla görüşmek istemez, kendini mandalinaların en güzeli sanırmış.
     Günlerden bir gün, mandalina ağacı, uzaktan gelen insanlar olduğunu söylemiş, kollarını yani dallarını yere doğru eğmiş, eğmiş ki herkes bu tatlı, bol vitaminli meyvelerden faydalansın diye. İnsanlar mandalinaları toplamaya başlamışlar, bizimkiler vedalaşmışlar birbirleriyle ama kendini beğenmiş mandalina hiç oralı olmamış bile, ağacın dalına yapışmış âdeta; “Hiç bir yere gitmem, ben özel bir mandalinayım, beni rahat bırakın,” diye bağırmış durmuş. Onun huysuzluğuyla uğraşmak istemeyen insanlar bırakmışlar kendi haline. Ağacın tepesinde tek başına kalakalmış bizim kendini beğenmiş…
     Günler, haftalar geçmiş, bizim kendini beğenmiş mandalina hâlâ orada bekleyip duruyormuş. Ağaç onun bu haline çok üzülüyormuş ama ne yapsın? Dallarında büyüttüğü bütün mandalinaları çocuklar güzel güzel yemişler, onlar bu güzel çocuklara vitamin olmuşlar, kendini beğenmiş ise orada kuruyup gidecek duruma gelmiş. Ağaç;
     “Haydi, bak şuradan çocuklar geçiyor. Bırak dalımı da git onların yanına. Seni afiyetle yesinler,” demiş.
     Bakmış ki, mandalina gitmem diye tutturuyor, ağaç daha fazla ısrar etmemiş. Zaten ısrar etse de bir faydası olmazmış. Mandalinanın kendini beğenmişliğini herkes biliyormuş.
      Günlerden bir gün, bizim mandalina artık dalda tutunamaz olmuş; küt diye düşüvermiş ağacın dallarından aşağıya. Ağaç ona üzüntülü üzüntülü bakmış ve o sırada yoldan geçen bir köpek mandalinayı şöyle bir koklamış ve ayağıyla itivermiş. Bizim kendini beğenmiş mandalina öyle yerlerde sürünüp kalmış; hiç kimseye de bir faydası dokunmamış.

KİTAP KURDU KITIR MASALI
     Kütüphanenin raflarında tozlanmış kitaplar arasında, bir kitap kurdu dolaşıyordu. Arkadaşları ona “kıtır” derlerdi. Karnını doyuracağı zamanlarda kitapların arasına girer, salına salına dolaşır, sonra da karnını doyururdu.
     Kıtırın karnı yine acıkmıştı; “Acaba bugün ne yesem?” diye düşündü kendi kendine. Yavaş yavaş yürüdü yürüdü… Renkli resimli kitapların yanına geldi. Kitabın ucundan biraz ısırdı ama tadını pek beğenmedi. Öbür raftaki kitapların yanına gitmeyi düşündü. O raf biraz yüksekti, çıkıp çıkamayacağını bilmiyordu, ama denemeliydi. Yavaş yavaş rafın sonuna kadar gitti. Üst rafa çıkmaya başladı. Çıktı çıktı… Tırmandıkça tırmandı; ”Of ne kadar yüksekmiş burası,“ diye düşünüyordu.
     Uzun bir yolculuktan sonra üst raftaki kitaplara ulaştı. Koca ciltli bir kitabı kemirmeye başladı. O sırada gözüne bir şeyler ilişti. “Aaa… Bu kitapta ne güzel şeyler yazıyormuş,“ diye merakla okumaya başladı. Okudu okudu… O kadar çok hoşuna gitmişti ki, hem bu kitabın içinde ne güzel resimler de vardı. Anneannesinin ona anlattığı bir masal geldi aklına; “Bu insanlar kitaplarına hiç bakmıyorlar,” diye söylendi.
     Kitap kurdu kıtır, kitabın içindeki güzel masalları okumaya devam etti. Ama tam o sırada raftaki bir tahta parçasına ayağı takıldı ve raftan aşağı düşmeye başladı. O kadar çok korkmuştu ki, düşerken bir taraftan da “Anne!” diye bağırıyordu. Sonunda alttaki raflardan birine tutundu ve oradaki kitaplardan birinin içine girip o kitabın resimlerine bakmaya başladı. O günden beri de, her gün raflarda dolaşıp tozlanan kitapların tozlarını siliyormuş. Ve artık kıtır, kitapları yemiyormuş biliyor musunuz?

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi