Soydaş Dramı!..

S

       “Ne tuhaf değil mi? Şimdilerde Bulgar iktidar partisine koalisyon ortağı olarak destek veren Türk soydaşlarımız, çok değil bundan yirmi yıl önce, en acımasız soykırıma maruz kalan bir toplumun bireyleriydi. Neler çektiklerini medyadan takip edenler ya da bizzat kendi ağızlarından dinleyenler iyi bilir. O günlerin canlı bir tanığı olarak size aktarmaya çalıştıklarım devede kulak gibisinden şeyler!..”

       Saatin çarkları sanki işlemiyor, neredeyse durmak üzere… Trenin kalkmasına on dakikadan daha az bir süre kalmasına rağmen, zaman bir türlü geçmek bilmiyor.
       Peronlar arasındaki koşuşturmaca çoktandır durmamacasına de­vam ediyor. İşinden biraz geç çıkmış olanlar, kepenklerini ertesi günün ham hayalleriyle kapamış bulunanlar, bineceği vagonu seçemeyen şaşkınlar ve bekleme salonlarının kuytu bir köşesinde sabahlamayı düşünen kimsesizler… Hepsi, ama hepsi, Sirkeci Garı’nın taş zemini üzerinde sürekli dolaşıyorlar. Ben dahil, yolculardan hiçbirinin trene binmeye niyeti yok gibi…
       Bir aşağı bir yukarı dolaşmaktan ayaklarım ağrımaya başlayınca, ye­rime geçtim ve bu sefer pencereden dışarısını gözlemeye devam ettim.
       Bilirsiniz işte… Bizim tren istasyonları, gidenlerden çok, onları uğur­lamaya gelmiş insanlarla doludur. Gözü yaşlı analar babalar, askere veya gurbete giden gençler, ayrılan sevgililer… Doğal olarak insan, kendisini bir tiyatro salonunda zannediyor.
       Oyuncular, hiçbir kalemin yazamayacağı bir içtenlikle oyunlarını oynuyorlar. Sahneye doğal bir duygusallık, doğal bir heyecan hâkim. Yürekler, tatlı bir ürperişle atıyor, mendiller sallanıyor ve sonra tren ağır ağır hareket ediyor.
       Hayır… Etmiyor! Dayanamayıp pencereyi açtım ve peronun bü­yük saatine bakmaya çalıştım, göremedim. Herhalde geride, birkaç dakikalık bir zaman kalmış olsa gerek.
       Yol arkadaşlarım da sonunda yerlerini aldılar. Yanımda orta yaşlı bir erkek, karşımda ise, dokuz on yaşlarındaki kız çocuklarıyla seyahat eden bir çift… Ayrıca kapı tarafında, gençten biri…
       Kalın ve kara bıyıkları var. Konuşkan ve telaşlı bir tip olduğu bel­li… Sormadan söylüyor; aslen Karadenizli imiş… Kendi ifadesine göre Lazmış… Ancak bilinen ince Lazlardan değil… Kalın Lazlardanmış! Laz vatandaşlarımızın, ince ve kalın diye ikiye ayrıldıklarını işte o za­man öğrendim.
       Gözüm hep saatin yelkovanında… Neden bu kadar aceleci ve sabırsız davranıyorum, bilemiyorum… İçimdeki tarif edilmez sıkıntının nedenlerini tahlil etmek istemiyorum, iradeli ve kararlı olan bir insanın, kalbi çarptıkça ve vücudu hareket ettikçe kendini ümitsizliğe kaptıraca­ğını kabul etmediğim için, belki de kendimi, bir “korku” damgası ile damgalamak istemiyorum.
       Nihayet uzaktan, işareti verecek olan görevli belirdi. Elinde lam­bası, tertemiz ütülü elbiseleri ve kendisine çok yakışan kırmızı şap­kası…
       Ciddiyetini bozmadan nasıl da ağır ağır yürüyor. Gözlerim sürekli onu takip ediyor. Sanki adımlarını tek tek sayar gibiyim. Trenin birden hareket etmesiyle sarsılıyor, rakamları karıştırıyor ve saymayı unutu­yorum. Sonra, her zamanki tıkırtılar…
       Trenimiz, Trakya topraklarında yavaş yavaş ilerlerken, resmi ta­rifeyi değil de, sanki kendi tarifesini uyguluyor. Aynen günlük rotasını takip eden ve durulacak yerde kendiliğinden duran sütçü beygirleri gibi…
       Baktım, kapı tarafından oturan kalın Laz, öylesine kasılmış ki, tre­nin daha hızlı gidebilmesi için, ayakları ile vagonu iter gibi oturuyor.
       Güneş doğarken, Meriç Nehri’nin sisler içerisindeki görüntüsü dik­katimizi çekiyor ve sabahın geç bir saatinde Edirne’ye varıyoruz. Rö­tarımız tam üç buçuk saat!
       Serhat şehrimiz tam bir keşmekeştik içinde! Geliyorlar… Durmadan, gece-gündüz demeden akın akın geliyorlar. Yıllardır Müslüman Türk azınlığa karşı sürdürdüğü acımasızca tutumu giderek daha da arttıran, Kremlin’in uşağı Todor Jivkov’un zulmünden kaçabilen soydaşlarımız, Tür­kiye’ye geliyorlar ve ben oraya, onların yanına gidiyorum.
       “İnsan cehenneme cesaretle girerse cehennem insanı o kadar yakmaz”mış… “Sert ekmeğe, keskin diş ister”miş… gibi bir sürü ustaca ve bilgece söylenmiş sözün(!) ve “İşini ruhun gibi sev ve armut gibi salla,” şeklindeki güzel bir düsturun(!) her türlü maddi ve manevi koruyuculuğu altında bir bilinmeze doğru gidiyoruz işte!
       Şaka bir yana; bu gibi durumlarda insanın ilk görevi, hayatta kal­mak uğruna bazı şeyleri hafife almak olmamalıdır. Ölümle flört edil­mez, onunla şaka olmaz!
       İlk molayı Sofya’da verecek ve birkaç gün içerisinde Rusçuk isti­kametinde karayolu ile yoluma devam edeceğim.
       Bu günler zarfında; arayıp bulduğum, tanışıp görüştüğüm kişiler­den duyduklarımı, bizzat yapma fırsatını bulduğum gözlemlerimin neti­celerini yazıyla anlatmak mümkün olabilecek mi acaba?
       Ben, sayfalar dolusu yazsam, sizler de bıkmadan okusanız, o olay­ları bizzat yaşamış olanların çıkardıkları feryatlara, duydukları acılara yine de tercüman olamayız.
       Bir kere, Sofya Garı’nda trenden indiğiniz anda, bir polis devleti­nin sıkı kontrolü altına girdiğinizi hemen hissediyorsunuz.
       Ülkenin çok iyi organize edilmiş ve çok dikkatli güvenlik kuvvetle­ri, pek tabii ki, yabancıların ne maksatla ülkelerine gelmiş olduklarını öğrenmek ve akla yakın bir cevap almak zorundalar. Bu yüzden, son derecede doğal ve tedbirli davranmak gerekiyor.
       Dikkat ettiğim bir şey daha var ki; o da, güvenlik örgütünün, polis memurları aracılığıyla şehir içindeki kuşkulu şahısların peşlerini bırak­maması ve bu işi son derece ciddi tutması. Polis memurlarının yaptık­ları şey, yabancıların gidip gelmelerini gözlemlemek, onları izlemek ve her fırsatta, birçok ülke polisinin yaptığı gibi, insanı rahatsız edecek birtakım sorular sormak, tedirgin edici davranışlarda bulunmak…
       Şüphelendikleri kişilerin yanlarına yaklaşarak, üzerlerinde sürekli bulunması gereken ve usulüne uygun olarak düzenlenmiş belgeleri is­temek, onlara cevap vermeye hazır olmadıkları birtakım soruları üst üste sormak…
       Şüpheli kişileri hiç gözden kaybetmeden ve daima ihtiyat içerisinde hareket ederek adım adım izlemek… Bu görevi de üniformaları­na yakışır bir incelikle değil de, son derece aleni ve kaba bir şekilde yapmak…
       Polis, makbuzları sürekli kontrol ettiği için, öncelikle her gün para bozdurman lâzım. Bir dolar, üç levaya eşit ve sen günde en az on do­lar bozdurmak mecburiyetindesin. Paranı da resmen bankada bozdura­caksın. Eğer becerebilirsen, el altından fazlasını da bozdurma imkânın var. Belki de bu durumda, daha kazançlı çıkabilirsin, ama yakalanır­san çok şey kaybedeceğin kesin!
       Mutlaka bir otelde kalma mecburiyetin var. Günlüğü üç leva… Alı­nan kayıtlar, derhal en yakın merkeze bildiriliyor. Doğru bilgi vermek esas… Eğer eksik veya yanlış bilgi verdiysen yandın. Buyurun bakalım karakola!..
       Kim olursa ve ne sebeple olursa olsun, görevli memurlarla ko­nuşmak yasak! İşini danışma bürolarında göreceksin. Sivillerle ise uzun uzun konuşamazsın. Gülmek, –hiç abartmadan söylüyorum– res­men yasak! Evet, gülmek yasak!
       Kaldığım otelin ön bürosundaki adam, sanki dudakları tutkal ile yapıştırılmış gibi ağzı sımsıkı kapanmış ve dişleri kenetlenmiş biri… Yüzünde, yaşlı bir şeytanın kurnaz ifadesi var. Gözlüğünün gerisindeki iri gözleri fıldır fıldır dönüyor, ince ve uzun burnu, bilenmiş bir bıçak ağzını andırıyor. Küçücük masum bir çocuk rolünü her ne kadar üst­lenmeye çalışıyorsa da, görünen köy kılavuz istemez; tehlikeli biri…
       Amerikan Pazarı denilen yerlerde, işe yarar birkaç parça eşya bulmak mümkün. Hepsi ithal mallar. Fiyatları dolar ve mark üzerine… Dükkânların devlet malı olduğunu söylemeye gerek yok!
       En çok aranılan şey sakız. Yani, Amerikan çikleti! Halkın en çok yediği ise, kavrulmuş soya fasulyesinden mamul leblebi…
       Birçok yiyeceği temin etmek çok zor ya da imkânsız! Çok acıdır; Sof­ya’da bir parkta oturup kuru pasta benzeri bir tatlıyı yemeye çalışırken, orta yaşlı bir kadın dikkatimi çekti. Boynunu devirmiş bana bakıyordu. Kendisine, elimdeki tatlının kalan yarısını uzattığımda, çekine çekine aldı, ama yemedi. Sordum, evdeki iki küçük çocuğuna tattıracakmış… Hali çok sakindi, az konuşuyor ve dinlemesini seviyordu. Gözlerinin yaşlı ol­masına rağmen, bu gözlerde hâlâ bir ateş, bir parlaklık vardı.
       Komünist olmayı gönülden istemeyip, bu rejimden kurtulmak ve bu ülkeden kaçmak isteyen o kadar çok Bulgar var ki! Fırsat kollu­yorlar, ama bir yakalanırlarsa vay hallerine!
       Anladığım kadarıyla; paranın faydalı aristokrasisinin, rayından çıkmış komünizmin o boş ve anlamsız varsayımlarının önüne geçece­ği gün çok uzakta değil… Ancak şimdilik, duyulan doğal bir kaygısızlık, halkı istikbalin daha büyük tehlikelerine karşı hissiz yapıyor. Kendile­rini, hayatın ve olayların seyrine tamamen bırakmış vaziyetteler. Böyle olmaları kapitalist sistemin ve emperyalist politikaların arayıp da bu­lamadıkları bir nimet!
       Yine Sofya’da, evinden elleri kelepçeli olarak çıkarılıp götürülen bir kadın gördüm. Arkasından hüngür hüngür ağlayan bir adam ve on-on bir yaşlarında küçük bir kız çocuğu vardı. Kadının suçu neydi, nereye götürülüyordu, bilinmez!
       Ancak; saçları birbirine karışmış, yüzünde kısa sakal bulunan, taban kısmı bir at tırnağı kadar sert ayaklarının çıplak olduğu görülen kocası, ölçüye gelmez uzunlukta kolları, sık kaşları altına gömülmüş yuvarlak gözleri, somurtkan fizyonomisi ve antro-popitek bir yaratığa mahsus tik ve jestleri ile çok çirkin bir görünüme sahipti. Ama ağlı­yordu, demek ki insandı.
       Kız olsun, oğlan olsun, on sekiz yaşına gelen herkesi alıp, fabrikalar­da, inşaatlarda, demiryollarında çalışmaya götürüyorlar. Öğrenciler, ziraat işlerinde çalışıyor; meyve topluyor, ağaç dikiyor. Yüksekokulda okuyanlar bile, yazın bir ay tarlalarda boğaz tokluğuna çalıştırılıyor. Sabah güneş doğmadan kamyonlara yüklenip götürülüyorlar. Tabii her şey devlet adına oluyor.
       Düşünün bir kez; kendine ait olmayan bir arazi üzerinde, uçsuz bucaksız tarlanın bir bölümünde, sefaletin rekoltesini arttırmak için ter dökmek gerekiyor. Denemeye kalkışılmayacak kadar hazin bir iş bu!
       Şoförlerin hemen hepsi Bulgar… Türkler azınlıkta kalıyor. Türk şo­förler, Türkiye üzerinden Müslüman ülkelerin bulunduğu Ortadoğu’ya kesinlikle gönderilmiyor. Onların gideceği yer belirlenmiş; Rusya!
       Konuşma fırsatını bulduğum bir tanesi; “Ruslara hizmet ediyoruz. Aç köpekleri biz doyuruyoruz,” ifadesini kullandı. Kamyonu, ağzına kadar muhtelif yiyecek maddesi ile yüklüydü.
       Her yere, hatta köylere bile devletin otobüsü çalışıyor. Yine devletin malı olan taksiler ise, taksimetreli. Ayrıca, bagajın olmasa da bagaj parasını senden alıyorlar.
       Yol üzerinde, Bulgar köy evleri görülüyor. Bütün bu evler, yol ke­narına oturmuş birer dilenci gibi göründükleri için, insanın nerede ise bu pejmürde kulübelere durup sadaka vereceği geliyor.
       Gece yarısı saat birde bindiğim bir otobüs, yaklaşık dört yüz kilo­metrelik yolu tam on bir buçuk saatte tamamladı. Hani koşacak gücüm olsa, ondan daha önce varmam mümkündü.
       Rusçuk, Tuna Nehri’nin bir yakasında kurulmuş son şehir. Türk­lerin bol bulunması nedeniyle de, baskının en çok hissettirildiği bir şe­hir…
       Ortalık; Türkleri kötüleyen, onlara hakaret eden bir sürü anıt ve heykelle dolu. Parklara, meydanlara, çeşitli tarihlerde Osmanlı’ya karşı zafer kazandığı iddia edilen sayısız ipsiz sapsız zibidilerin, ucuz kah­ramanların gösterişli heykelleri yerleştirilmiş…
       Yine her tarafta Lenin’in resimleri-posterleri asılı, heykelleri, büst­leri dikili… Sanki kendi ataları, kendi babaları mübarek! Duydukları sevginin ne kadar gerçek olduğunu, rejimin ülkeyi terk etmesi sırasın­da, heykellerinin alaşağı edilmesi ve ayaklar altına alınıp çiğnenmesi olayında gördük.
       Mezarlıklarda, üzerinde ay-yıldız bulunan taşların hepsi kırılmış.
       İbadet, aynı sünnet gibi, gizli kapaklı yapılıyor. Camilerin çoğu ya am­bar ya da hayvan ahırı olarak kullanılıyor.
       Yeni doğmuş bir bebeden tutun, ak saçlı ihtiyarlara kadar herke­sin isimleri değiştirilmiş. Ahmet’ler “Arşen”, Taner’ler “Tosu”, Nezir’ler “Neyko”, Neriman’lar “Meri” olmuş!
       Serbest ticaret yasak! Pazar yeri yok… Hayvanın beş kilo süt mü verdi ya da tavuğun on tane yumurta mı yumurtladı, doğru devlet koo­peratif merkezine. Buna karşılık, istediğin kadar hayvan yetiştire­bilirsin… Hepsi devletin malı olduktan sonra…
       Çok mütevazı bir hayat süren bu insanların, hayatî zaruret ve ihti­yaçları dolayısıyla, küçük miktarlardaki şahsi mallarının dahi yıldan yı­la azalmakta, küçülmekte olduğu görülüyor.
       Ortalıkta, yemek veren doğru düzgün bir yer yok. Çünkü, yemeğe konulacak et yok! Sadece, köşe başlarında birkaç köfteci… İçlerinde eti ara ki, bulasın… Dükkânların önlerinde bekleşen yaşlılar ve yollar­da başıboş dolaşan bir sürü zavallı insan.
       Yine de, köleliğe indirilmiş bütün insan sınıflarında olduğu gibi, zincirlerini koparmaktan başka bir şey düşünmediklerini tahmin etmek o kadar zor olmasa gerek! Dünyanın her tarafında, bir kölenin hür­riyetini temin etmesi hakkı saklı tutulsa da, ne yazık ki özgürlüğün de ödenen bir bedeli var ve onların da bu bedeli ödemeleri gerek!
       Bir saç tokası üç leva, yani yaklaşık yirmi beş Türk lirası… Ama bir levaya; üç kasa şarap ya da bir kasa kalitesiz üzüm rakısı ala­bilirsin. Artık, iç içebildiğin kadar… Rejimin, varlığını devam ettirebil­mesi için zaten bulanık beyinlere ve uyuşmuş bedenlere ihtiyacı var.
       Elde para tutmak yasak… Paran varsa, mutlaka bankada hesap açtırmak zorundasın. Altın, gümüş… vesaire gibi kıymetli madenden yapılmış hiçbir ziynet eşyasına sahip olamazsın. Sadece, ince bir ev­lilik halkası takabilirsin; o da ya sahte altın ya da tenekeden…
       Türklerin, av tüfeği bile edinmeleri yasak! Türkiye’deki akrabaları ile mektuplaşmaları engelleniyor. Neyse ki, kısa bir çalışma sonucu bi­zim Sofya’daki Kıdemli Askeri Ataşelik kanalları devreye sokuldu ve mektuplar Edirne’deki Orduevi resepsiyonuna ulaştırılmaya başlandı. Oradan akrabalarının adreslerine postalanıyor.
       Polis devleti dedik ya… Herkes birbirinden şüpheleniyor; Türk Bulgar’dan… Bulgar Bulgar’dan… Hatta Türk Türk’ten çekiniyor, ürküyor!
       KGB’nin güdümünde çalışan servislerin, belki de en sadığı olan Bulgar Gizli Servisi, en ufak köylerde bile teşkilatlanmış durumda… Kuş uçurtmuyor! Sert ve gaddar bir servis!
       Onun için herkesin ihtiyatlı davranması gerekiyor. Belki çok kişi bilmez, ama Bulgaristan dışarıya en çok casus ihraç eden ülkelerden biri. 1944-1985 yılları arasında, Türkiye’de tam 74 Bulgar casusu ya­kalandı ve pek çoğu da ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Bunların yanı sıra, konsolosluk personelinden “Geno Petrov Genov” ile “Vasil Nikolov İvanov” isimlerindeki iki Bulgar diplomatına da 24.4.1982 tarihinde suçüstü yapılarak ülkelerine geri gönderilmesi sağlandı.
       Şimdi, soydaş akını ile birlikte, aralarına sızmış olan yüzlerce Bul­gar casusu, Türkiye’ye giriş yapmak ve ilerde Türk hükümetince kendi­lerine sağlanan imkânlardan ve yerleştirildikleri işlerdeki konumların­dan istifade ile istihbarat çalışmalarına katkıda bulunacaklar.
       Bu yüzden gelenlerin, küçük büyük, kadın erkek demeden tek tek sorgulanmaları, elde mevcut bilgi ve belgelerle ve yapılacak muhtelif yurtiçi ve yurtdışı çalışmalarıyla maskelerinin düşürülmesi gerek…
       Uzun yıllar önce, 1954 yılında, Komünist Partisi Genel Sekreterliği’ni ele geçiren ve aslen bir matbaa işçisi olan Todor Jivkov’un demir yumruğu her yerde kendini hissettiriyor.
       Ancak, birbirlerine sıkı akrabalık bağları ile bağlı olan aileler, bazı özel konuları, serbestçe kendi aralarında konuşabiliyorlar. Bunun ha­ricinde, ağızlar hep kapalı duruyor.
       Evet! Yeter artık, ben yoruldum. Durumu anlayan anladı zaten!
       Türkiye’deki herkesin, tek bir “Soydaş” kelimesinin içerisine sıkış­tırdığı bütün bu insanların acıklı durumlarına, dramlarına, tarihe kayıt düşülen insanlık ayıplarına, ben de şahit oldum işte!
       Dünyada zorlukla ve zorbalıkla başlayan her şeyin bir sonu var­dır. Aradan yıllar geçti, rejim yıkıldı. Jivkov da belâsını buldu! İnsan­lık, biraz olsun rahat nefes aldı.
       O günler, yanına yaklaşmaya fırsat bulduğum herhangi bir soydaşı­mıza; “Ne yapıyorsunuz? Nasıl dayanıyorsunuz?” sorusunu yöneltti­ğimde, hep aynı cevabı, yani;
       “Ne yabalım? Ecel gelmeden ölünmüyo ba! Te büüle, ölü halin­de yaşamaya çabalıyoruz kızanım,” cevabını almıştım.
       O zaman bu cevap, tatlı şive özelliğinden dolayı beni çok güldürmüştü…
       Zaten huyumuzdur; güleriz hep ağlanacak halimize, değil mi?

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz