Nehirde Bir Gece

N

       Alto Parana’nın suları gittikçe yükseliyordu. Durumu uygun görüp San İgnacio’dan San Juan’daki şeker kamışı çiftliğine kadar bir yolculuk yapmayı göze aldım. Suyun hızı saatte altı mili buluyor, hatta bazı yerlerde dokuz mile ulaşıyordu.
       Parana’nın sığ olan kıyılarında kano ile yaptığı ufak gezilere son vermiş, nisan ayından beri dört gözle suların yükselmesini bekliyordum. Yanında kaldığım Yunanlı, eskiden İngiliz bahriyesinde çalışmış yaşlı bir deniz kurdu idi. Belki de bir zamanlar vatanı olan Ege Denizi’nde korsanlık yapmıştı. Şimdi burada şeker kamışı kaçakçılığı ile uğraşıyordu. Nehir hakkında çok şeyler öğrenmiştim ondan.
       Parana’nın köpüre köpüre kabaran dalgalarına bakarak bana döndü:
       “Evet,” dedi. “Artık oldukça iyi bir denizci sayılırsınız. Yalnız bir eksiğiniz daha kaldı. O da nehrin, üzerinde yolculuk yapabilecek kadar yükselip yükselmediğini kestirebilmek! Bakın, şuradaki kayayı görüyor musunuz?” Eliyle işaret ettikten sonra devam etti: “İşte sular o kayayı tamamıyla örtünce, gönül rahatlığı ile kanoyu indirip Teyucuare’ye gitmek üzere küreği elinize alabilirsiniz. Eminim ki göreceğiniz güzellikler size çektiğiniz yorgunlukları unutturacaktır. Yalnız dikkat edin, küreğiniz kolayca kırılabilir. Yanınıza bir tane daha yedek olarak almalısınız. Ancak size şunu da söyleyeyim ki, kendinize sakın fazla güvenmeyin. Her an boğulma tehlikesi ile karşılaşabilirsiniz.”
       Yanıma aldığım bir yedek kürekle kanoya binip Teyucuare’ye doğru yola çıktım. Nehrin dehşet dolu bir görüntüsü vardı. Yükselmekte olan azgın sular, nehrin çamurlu yatağına var gücüyle yapışan ağaç kütüklerini, çürümüş bitki kümelerini ve hayvan leşlerini yerinden söküyor, sürüklemeye başlıyordu. Sonra bu artıkları, geldikleri yer olan karaya iade edermişçesine kıyıya hızla çarpıyor, üst üste biriktirerek yığınlar meydana getiriyordu. Kısa zamanda büyüyen bu yığınlar, bir an gelip yerinden kopuyor, sürüklenmeye devam ediyordu. İlerideki, akarsuyun getirdiği yeşilliklerle tamamen örtülmüş olan Stau Gölü, daha çok bir çayırı andırıyordu.
Akıntıya kapılan koca kütükler süratle aşağı doğru hareket ediyor, kendi etraflarında yıldırım hızıyla dönerek ilerliyor, Teyucuare’nin seksen metre yüksekliğindeki son kayalığının önünden taklalar atarak yoluna devam ediyordu. Suların akışını biraz olsun frenlemeye çalışan bu tür kayalar, yatağın üçte birini kaplayacak kadar nehrin içine giriyordu. Bunu hazmedemeyen Parana ise, üstünlüğünü kabul ettirmek istercesine kayaları dövüyor, ardı arkası kesilmeyen bir biçimde anaforlar yaratıyordu. Öyle ki, bütün dikkatini toplamayan birisi için, en sığ sular bile büyük tehlike oluşturuyordu. Hele orta kısımlarda yatağın daralması yüzünden hızını büsbütün artıran akıntı kayalıkları geçince kıvrılıyor ve önünde bir şerit halinde uzanan köpüklerin çevrelediği körfeze doğru akıyordu.
       Kanomu bütünüyle akıntıya teslim etmiştim. Ama az ilerde, birdenbire kendimi havada buldum. Arkasından hızla tekrar suların içine daldık. Sayısı belirsiz çavlanların birinden aşağı düşmüştüm. Dalgalar beni tekrar ele geçirmenin heyecanı içinde üzerime hücum ediyor, büyük bir hızla ileriye doğru sürüklüyorlardı.
       Yolculuğu kazasız belasız tamamlayabilmek için çok ustaca manevralar yapmak gerekiyordu. Küreği durmaksızın suya batırıp çıkararak dengeyi kaybetmemeye çalışıyordum. Altımdaki kano sadece altmış santim eninde ve otuz kilo ağırlığında küçücük bir tekneydi. Gövdesinin kalınlığı ise iki milimetreyi geçmiyordu. Sert bir parmak vuruşu bile onu ciddi şekilde yaralayabilirdi. Ancak bu sakıncasına karşılık inanılmaz derecede bir sürat ve manevra yeteneğine sahipti. Bu yüzden nehri bazen dikine, bazen de enine geçebiliyordum.
Böylece büyük bir hızla, ağaç kütükleri, yaprak ve otların eşliğinde yoluma devam ettim. Toro adalarını ve Santa Ana limanını geride bırakarak hedefim olan şeker kamışı çiftliğine ulaştım. Ancak burada fazla kalmadım. Çünkü akşam olmadan San İgnacio’ya geri dönmek istiyordum.
       Santa Ana’ya gelince bir an durakladım. Bizim Yunanlının hakkı vardı. Suları gittikçe kabaran Parana, artık o eski bildiğim Parana değildi. Görüntüsü bütünüyle değişmiş, ağzından köpükler saçan bir canavar haline gelmişti. Endişe içindeydim; ama suları yarıp ilerlemekte güçlük çekeceğim için değildi bu korkum. Korktuğum şey devrilmekti. Çünkü nehir yüzeyinde çıkıntı yaratan her büyük kayanın üzerinden aşarak küçük çavlanlar halinde aşağı dökülen sular, tehlikeli anaforlar meydana getiriyorlardı. Tekne dayanıklı olsa, pek büyük sıkıntı çekmeyecektim. Ama altımdaki kanoya güvenim olmadığından bütün dikkatimi vermek zorundaydım. Bu nedenle de süratten bayağı kaybediyordum. Üstelik karanlık da çökmeye başlamıştı. Gecenin yaklaşmakta olduğunu göz önüne alıp, kanoyu karaya çekerek sabahı beklemeye karar verdim.
       Bu sırada iki kişinin yamaçtan aşağı inerek bana doğru ilerlediklerini gördüm. Yabancıya benziyorlardı. Yerli kıyafeti içinde bulunmalarına rağmen bunu hemen fark etmiştim. Adam gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Kollarında, çalışırken üzerine sıçrayabilecek en küçük bir lekeden iz dahi yoktu. Kadının önünde, kemerle beline bağladığı ve kendisine çok yakışan bir önlük vardı. Kısacası orta halli kişilere benziyorlardı. Yüzlerinde, çalışan bir insanın keyif ve huzur ifadesi vardı.
       Verdiğim selam üzerine ikisi de önce oyuncak gibi küçük tekneme, sonra da Parana’nın azgın sularına baktılar.
       “Burada kaldığınıza iyi yaptınız senyör,” dedi adam. “Sular bu kadar yükselince gece yolculuğu yapmamalı!”
       “Ama bazen her şeye rağmen…” dedi kadın ve kemerini düzeltti.
       “Elbette,” diye ilave etti adam. “Ama sen bizi karıştırma. Ben senyör için söylüyorum.”
       Sonra bana dönerek;
       “Eğer kalacak olursanız, sizi rahat ettirmek için elimizden gelen çabayı gösteririz. İki yıldan beri bir dükkânımız var burada. Pek önemli bir şey değil. Dar yeteneklerimizle ancak bu kadarını yapabildik. Herkes kendi gücüne göre, değil mi?”
       Tekliflerini kabul ettim. Evli çiftle birlikte adını andıkları dükkânlarına gittik. Gösterişsiz, yoksulluk kokan bir yerdi. Ama ne yalan söyleyeyim, San İgnacio’dan çok daha iyi şeyler yedim burada. Gerçekten rüya gibi bir şeydi bu; konfordan yoksun böyle bir yerde, bu kadar güzel yemekler! İkisi de temiz yürekli, neşeli, kısacası bulunmaz insanlardı.
       Yemek üstüne bir de nefis kahve içtikten sonra beraberce tekrar sahile gittik. Burada kanomu biraz daha kıyıya çektim. Çünkü Parana kırmızı renge dönüşüp, küçük küçük girdaplar yaparak kaynamaya başlarsa bu, suların gece en azından iki metre daha yükseleceğine bir işaretti.
       Evli çift hızla akan karanlık sulara bakıyorlardı.
       “Kaldığınıza iyi ettiniz,” diye tekrarladı adam. “Bu durumda, üstelik gece vakti kimse gidemez Teyucuare’ye. Karımdan başka kimse!”
       “Gece Teyucuare’ye mi gittiniz?” diye sordum.
       “Evet, bir kere… Ama isteyerek değil. Ah, o zamanlar deliler gibiydik.”
       “Fakat nehir…” diyordum ki adam;
       “Nehir de deli gibiydi,” diye sözümü kesti. “Toro adaları önündeki kayalıkları belki bilirsiniz. Şimdi sivri uçları ile yarısı suyun dışında kalan bu kayalardan, o günlerde iz bile yoktu. Her taraf su ile örtülmüştü. Köpüre köpüre çağlayan dalgaların sesi ta buralara kadar geliyordu. Bakın buraya, bana o günleri unutturmayan şu anıya! Bir kibrit yakar mısınız?”
       Kibriti yaktım. Adam pantolonunun paçasını yukarı çekince bilek kemiğinin üst kısmında, gümüş rengi dikişlerin iz bıraktığı derin bir yara yeri gözüme çarptı.
       “Gördünüz mü?” dedi. “O geceden kalan silinmez bir anı. Bir kedi balığı…”
       Birden aklıma, eskiden kulağıma çalınan bir hikâye geldi. Ölüm derecesinde hasta kocası ile birlikte, bir gün bir gece nehir üzerinde kalan kadının hikâyesi. Acaba o zamanki bu küçük kız, şimdi sahip olduğu tertemiz evi ile övünen karşımdaki bu kadın olabilir miydi?
       “Evet, benim,” dedi ve hayretler içinde kalışıma gülerek karşılık verdi:
       “Ama bugün böyle bir şeyi tekrarlamaktansa ölmeyi tercih ederim. Eski günlerde olurdu böyle şeyler, şimdi geçti artık.”
       “Evet, tamamıyla geçti,” diye doğruladı adam. “Düşünüyorum da, biz deliymişiz. Eğer biraz çabuk hareket etmeseydik başaramayacaktık. Gerçekten bambaşka günlerdi onlar!”
       Söylediklerine inanıyordum. Böyle bir şeyi ancak geride kalmış gençlik günlerinde göze alabilirlerdi. Hikâyenin bütün ayrıntılarını öğrenmeden yatmak istemiyordum. Ayaklarımız altında uzanıp giden sahilden kendini göremediğimiz, fakat durmadan yükselişinin sesini işittiğimiz bu nehirde o akşam ne büyük bir kahramanlık yaratıldığını düşündüm.
       Anlattıklarına göre şansları karada pekiyi gitmemiş. Koydukları küçük sermayelerini hataları yüzünden birçok aceminin yaptığı gibi batırmışlar. Buna rağmen cesaretleri kaybolmamış. Ellerinde kalan son pezolarını büyük bir sabırla tamir ettikleri dibi delik, eski bir sandala yatırmışlar. Amaçları nehir üzerinde ticaret yapmakmış. Kıyıya yayılmış bulunan göçebe kabilelerden küçük partiler halinde bal, portakal tacuares(1) ve ot topluyor, sonra da bunları Posadas’ta satıyorlarmış. Piyasanın özelliklerini iyi bilmediklerinden, başlangıçta çok kere malları ziyan olmuş. Örneğin; ellerinde birkaç litre bal ile döndüklerinde, pazarda tonlarca bal bulunduğuna ya da satmak üzere portakal getirdiklerinde, sahilin portakaldan turuncu bir renge bürünmüş olduğuna şahit oluyorlarmış.
       Aksi sonuçlar doğuran olaylarla dolu çetin bir hayat mücadelesi! Sabah günün ağarması ile birlikte Posadas’a gelip satış yapmalarının ardından, bütün güçleriyle Parana’yı geçerek tekrar yerlerine dönmekten başka hiçbir düşünceleri yokmuş.
       Her gün aynı şekilde tekrarlanan bu sayısız yolculuklar içinde özellikle yirmi üç aralığa rastlayan bir tanesi varmış ki, hayatları boyunca unutamayacakları bu serüveni kadın şöyle anlattı:
       “O akşam kocama, ‘Francescue’den arta kalan tütün ve muzları Posadas’a götürmeliyiz,’ demiştim. ‘Dönüşte pasta, çörek ve renkli mumlar alırız. Biliyorsun ertesi gün Noel, dükkânda bunları iyi fiyatla satabiliriz.’
        Kocam da, ‘Santa Ana’da pek iş çıkmaz ama belki San İgnacio’da satış yapabiliriz,’ dedi.
       Böylece şafak sökerken tekrar geri dönmek üzere Posadas’a doğru gece karanlığında yola çıktık. Parana’nın çamurlu suları kabarmaya başlamıştı bile. Çünkü tropikal yağmurlar nehrin yukarı bölgelerine boşanır boşanmaz, sakin sulardan artık hiçbir iz kalmaz. Yağış sonunda biriken bu büyük su kütlesi aşağı doğru akmaya başladığında önüne geleni allak bullak eder, süpürür götürür. Orta kısımların düzgün ve sakin görüntüsüne de inanmamak gerekir. Yakından bakınca oranın da sayısız girdaplarla dolu olduğunu görürsünüz.
       Bu koşullar altında altmış kilometrelik bir yolculuğa gözümüzü kırpmadan atıldık. Bunu yaparken birkaç peso kazanmaktan başka bir gayemiz yoktu. Bütün insanlarda paraya karşı mevcut olan sevgi, bizde tekrardan yoksulluğa düşme korkusuyla daha da kuvvetlenmişti. O sıralarda tasarruflarımızı birkaç peso daha artırmak için bütün Amazonlularla mücadele edebilirdik.
      Sonra dönüş yolculuğu başladı. Karı koca kürekleri çekmek için sarf ettiğimiz büyük çabaya rağmen akıntının etkisi yüzünden bir türlü ilerleyemiyorduk. Kayalıklara gelince çabalarımızı bir misli daha artırmak zorunda kaldık. Kürekleri şaşılacak bir çabuklukla suyun derinliklerine batırarak hız kazanmaya çalışıyorduk.
       Böylece on-on beş saat geçti. Biri diğerinin eşi olan uzun ve yorucu saatler! Su üzerinde yüzen büyük ağaç kütükleri ile kıyı bitkilerinin yapraklarına sürtünerek ilerliyorduk. Küçücük sandalımız, nehrin parlayan yüzeyinde önemsiz bir nokta gibi kalıyordu.
       İkimizin de durumu fena sayılmazdı. Saatlerdir kürek çekmemize rağmen kuvvetimiz daha tamamıyla tükenmemişti. Ancak önümüzde çok uzun bir yol vardı. Bu yüzden sandalı karaya çekerek geceyi burada geçirmeye karar verdik.
       Kocam ayağını atıp kıyının çamurlarına henüz basmıştı ki, bir küfür savurarak sandala atlaması bir oldu. Ayağına bakınca bir de ne göreyim? Bilek kemiğinin hemen üzerinde, koyu mavi renkte, sınırı gittikçe genişleyen bir delik! Bu kedi balığı vurması idi. Kendimi tutamayıp bağırdım:
       ‘Ne? Yoksa kedi balığı mı?’
       Bu arada kocam ayağını eline almış, ümitsiz bir gayretle yaraya bastırmaya çalışıyordu. Kısaca;
       ‘Evet!’ diye cevap verdi.
       ‘Acıyor mu?’ diye sordum. Dişlerini var gücüyle sıkarak;
       ‘Hem de nasıl!’ diye cevapladı.
       Kocam çok acı veren bir savaş içindeydi. Elleri ve yüzü sertleşmeye başlamıştı. Gücünü daha fazla harcamamak için önemli olanlar dışında fazla konuşmuyor, bir tedavi çaresi bulmak için aklımızı kurcalıyorduk. Aniden beynimde bir şimşek çaktı… Bir yerden duymuştum; kurutulmuş aji(2) ile kompres yapılırsa iyi gelir diye!
        ‘Çabuk Andreas,’ dedim. ‘Şuraya yat, seni Santa Ana’ya götüreceğim.’
        Kocam eliyle tuttuğu ayağını bırakmadan sandalın arkasına uzandı. Başladım kürekleri çekmeye. Üç saat boyunca sürekli gittik. İçimdeki ümitsizlikle karışık korkuyu, gecenin karanlık sessizliği arkasına gizlemeye, zaman zaman aklıma gelen, cesaretimi kırıp kuvvetimi azaltabilecek düşüncelerden kendimi kurtarmaya çalışıyor, sandalın gerisinde acılar içinde kıvranan kocam da çektiklerini belli etmemek için insanüstü bir çaba sarf ediyordu. Kedi balığının dikenlerinden daha çok acı veren ne olabilirdi?
        Kocam her ne kadar kendine hâkim olmak istiyorsa da, yarasının acısına dayanamadığından arada sırada hafif hafif iç çekerek inliyordu. Ben bütün bunları duymazlıktan geliyor, devamlı önüne bakarak yönümüzü şaşırmamaya çalışıyordum. Sonunda güç bela Santa Ana’ya ulaştık. Ancak ne yazık ki bu kadar ihtiyaç duyduğumuz aji, kıyıda oturan göçebelerin hiç birinde yoktu. Şimdi ne yapacaktık? Karadan daha ileriye gitmemize imkân yoktu.
       Çaresizlik içinde çırpınırken hatırıma nehrin ilerisinde, aynı kıyıdaki Teyucuare’deki tabiat alanında birkaç aydan beri araştırmalar yapan bir Alman bilgini geldi. Yılan sokan iki komşumuzu iyi etmişti. Mutlaka kocama da bir şeyler yapardı.
       Sandalı tekrar suya ittim.
       Böylece benim gibi genç ve zayıf bir kadının, karşı konulmaz tabiatla mücadelesi yeniden başladı. Nehrin coşkun suları, gecenin karanlığında beliren hayaller, kuruntular, hepsi bana karşı birleşmişti. Bütün orman sanki birden başımıza yıkılacakmış gibi geliyordu. Kuvvetim azalmaya başlamıştı. Ellerim yer yer yarılmış, buralardan sızan kan küreklerin sapını ıslatarak kaygan bir duruma sokmuştu. Sandalımız, azgın bir nehir ve karanlık bir gecede, dayanılmaz bir acının pençesinde ilerliyordu.
       Yabire’ye kadar yolculuk bir dereceye kadar rahattı. Çünkü ara sıra kürekleri yavaşlatarak dinlenme imkânı bulabiliyordum. Ama Yabire’den Teyucuare’nin ilk kayalıklarına kadar olan kısımda nefes almaya bile zaman olmadı. Hızla akan suya karşı gelmek için var gücümü harcıyordum. Her salladığım kürekle birlikte dipten uzun otlar su yüzüne çıkıyordu. Sonra sandalın burnunda toplanan bu otlar zaten düşük olan hızımızı daha da kesiyor, zaman zaman toplayıp atmamı gerektiriyordu.
       Sonunda kuzey taraflarından göklere yükselen bir karaltı görünce bunların Teyucuare Dağları olduğunu anladım.
       Kocam artık ayak bileğini elinden bırakmış, bütün gücüyle sandalın kenarına yapışmıştı. Kendine hâkim olamayarak bir feryat kopardı. Çaresizlik içinde;
      ‘Çok mu acıyor?’ diye sordum.
       ‘Evet,’ diye cevap verdi. Tıkanacakmış gibi nefes alıyordu. Yüksek sesle konuştuğu takdirde sesinin titreyeceğinden korkarmış gibi yavaşça ilave etti:
      ‘İnan ki bağırmak istemezdim. Ama birden çıkıverdi ağzımdan. Bir daha tekrar etmem.”
       Bu koşullar altında, imkânsız gibi görünen bir şeyi gerçekleştirmeye çalışan zavallı bir kadının karşısında cesaretini kaybetmenin ne demek olduğunu gayet iyi anlıyordum. Şüphesiz ayağına yıldırım gibi saplanan bir sancı onu çılgına çevirmişti. Yoksa başka türlü bağırmazdı.
       Bir ara kıç taraftaki dümenin dibe sürtmekte olduğunu hissettim. Demek ki kıyıda yüzlerce metre yükselen ilk kayalıklara gelmiştik. Artık buradan Teyucuare’ye kadar sakin su birikintilerinden yolumuza daha kolayca devam edebilecektik. Ancak biraz olsun rahatlamanın tadını çıkaramadan, kocamın yeni bir haykırışı ile irkildim. Ellerini sandalın kenarına kenetlemiş vaziyette soğuk terler döken adam, kendine hâkim olacak kuvvetten yoksun bağırmaya devam ediyordu.
       Kendisini bu kadar zamandır ayakta tutan enerjinin bir yaşama içgüdüsü ve bana bu kötü ortamda dert ortaklığı etmesi gerektiğine dair inancından ileri geldiğine emindim. Aksi halde sarf ettiğim son gücün de tükeneceğini biliyordu. Başlangıçta uzaklara kadar yayılan bağrışları, bir süre sonra harap olan sinirleri ve azalan dayanıklılığı ile birlikte yavaşladı, iyice hafifledi. Acıdan deliye dönmüş bir durumda, hiç kapamadığı ağzından, sonu ‘Ah!’ ile biten sızlanmalar çıkıyordu.
       Artık hiçbir şey duyamaz ve düşünemez olmuştum. Yalnızca ve yalnızca gözümü sahilden ayırmadan bir robot gibi kürek çekiyordum. Ama öyle bir an geldi ki, canhıraş bir bağırış –buna gerçek bir kükreyiş de diyebiliriz– gecenin sessizliğini yırtınca, elim ayağım kesildi kaldı. Kuvvetini yitiren kollarım yanıma düşüverdi.
       ‘Bağırma öyle,’ dedim.
       ‘Dayanamayacağım,’ diye inledi. ‘Çok ıstırap çekiyorum.’
       Bir taraftan hıçkırarak;
       ‘Biliyorum,’ diye karşılık verdim. ‘Seni anlıyorum… Ama bağırma öyle! Yoksa kürek çekemeyeceğim artık.’
       ‘Ben de seni anlıyorum,’ dedi. ‘Ama ne yapayım elimde değil… Ah!’
       Başımı ellerimin arasına alıp bir süre hareketsiz, öylece kaldım. Sonunda tekrar doğruldum, yolculuk yeniden başladı. On sekiz saatten beri kürek elimde, ölüme yaklaşmış bulunan kocamı kurtarabilmek için harcadığım bu gayret, hayatımda bir kez daha tekrar edemeyeceğim olağanüstü bir şeydi.
       Gece yarısına doğru Teyucuare’nin güney akıntıları içine girdik. Şiddetli akıntı en az on kez bizi geriye, girdapların içine doğru sürükledi. Her defasında kayalara tutunarak bu tehlikeden kurtulmaya çalışıyorduk. Sonunda akıntının en uygun bir köşesinden içeri dalmayı başarabildim. Gerimizde gürüldeyerek akan çavlan vardı. Aşağıya sürüklenmemek için on beş dakika süreyle kürekleri çılgın gibi çektim durdum. Alnımdan inen terler gözüme dolmuş, karanlık dünyamı daha da bulandırmıştı. Düşünün ne ümitsiz bir durumdaydım. Otuz beş dakika, bir saniye sektirmeden salladığı küreklere rağmen, delice akan suyun üzerinde bir karış bile ilerleyememiştik.
       O hangi kuvvetti ki, bu mücadele ve derin acılara karşı koymada bana yardım etmişti. Bunu hâlâ daha izah edemiyorum. Hareketlerimde beni uyarıcı tek şey, kocamın belli aralıklarla tekrarladığı korkunç bağrışlarıydı.
       Yolculuğun geri kalan kısmında iki akıntı daha geçtik, ama bunlar pek önemli değildi. Böylelikle hedefimize ulaştık. Kayığı yanaştırıp dışarı atlamak istedim. Fakat o da ne? Sanki ne başım, ne kollarım ne de bacaklarım yerindeydi. Üzerime bir dağ kütlesi çökmüş gibi ağırlık altında eziliyordum. Oracıkta yere yuvarlanıp bayılmışım.”
        “Ya, işte böyle,” dedi adam. “İki ay hastanede yattım. Neyse gördüğünüz gibi ayağım iyileşti. Ama ne acı çektim, sormayın.” Sonra karısını göstererek;
        “Eğer o olmasaydı, bugün sizinle tanışmak fırsatını elde edemeyecektim,” dedi ve şefkatle elini karısının omzuna koydu.
       Sonra beraberce tekrar karanlık sulara doğru baktık. Hâlâ yükselmeye devam eden Parana’nın sularına…

Alt Bilgi Notları:
(1)
İri bir bambu kamışı türü.
(2) Bir biber türü. 

(Yazan: Horacio Ouiroga – Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi