Sıkıntılı Saatler!..

S

       “Cennet mi, cehennem mi bilinmez ama kapısına gidip geri dönen bir kişinin ilk günleri nasılsa, benim günlerim de öyle geçiyor. Gelenler gidenler… Doktorlar, hemşireler… Hiç kimse sıkıntımı anlamıyor ya da karmaşık düşüncelerimin arasında ben anlatamıyorum!..”

       Bu gece diğerlerinden çok farklı… Zor geçeceğe benziyor. Karın bölgemdeki sancı da giderek artmaya başladı. Dayanılacak gibi de­ğil! Butona basarak nöbetçi hemşireyi çağırdım. Beni sessizce dinle­dikten sonra; “Önemli bir şeyimin olmadığını, fakat yine de doktorumu arayarak durumumu kendisine ileteceğini… vs,” söyledi.
       Hıhh… Önemli bir şey değilmiş! Tabii, sancıyı kendisi çekmiyor ki… Bense, sabaha çıkıp çıkmayacağımdan emin değilim. Telefon edip, hanımla vedalaşmayı bile aklımdan geçirmedim değil!
       Hemşire, çok geçmeden elinde küçük plastik bir kap içine koyul­muş, portakal renkli, hafif kıvamlı bir sıvı ile geri döndü ve içmemi söy­ledi. İlacı görünce, rahatsızlığımı hemen anladım. Tabii ya… Siz de benim gibi dört gündür yatakta kıpırdamadan yatarsanız ve hiçbir tarafa çıkmazsanız; karnınız da sancır, bilmem nereniz de!
       Baktım olmayacak, beşinci gün yavaş yavaş kıpırdanmaya başla­dım. En azından sağ tarafıma dönebiliyor ve günlerdir vücudumu sa­ran o hareketsizlikten, o uyuşukluktan, kısa bir süre de olsa kendimi kurtarabiliyordum.
       Çalışmaya, hele de hareketli bir hayata alışmış bir adam için böyle mecburi bir istirahat kadar kötü bir azap olamaz sanırım. Daha ilk hafta dolmadan çileden çıkmama ramak kalmışken, neyse ki fiz­yoterapi çalışmalarını başlatıyorlar.
       Doktorum bir “Kelt”li bayan. Nereden mi anladım diye soracak olur­sanız, hemen söyleyeyim; ağız ve diş yapısına has özelliklerden. Met­relerce uzaktan kendini hemen belli ediyor. Kraliyet ailesi ile herhangi bir akrabalığının olup olmadığını çok merak ediyorum doğrusu. Hık demiş, Elizabeth’in burnundan düşmüş…
       Yalnız, çok değişken bir kişiliği var ya da bana öyle geliyor. Örne­ğin; geçen gün durup dururken, “Bir de centilmen olacaksın… Haydi, kalk da tıraş ol bakayım,” diyerek beni azarladı. Ne gaddarca bir dav­ranış değil mi?
       Çaresiz, banyoya geçtim ve canım yana yana iki büklüm tıraş ol­dum. Eh… Doğrusunu söylemek gerekirse, memnun da oldum.
       Bugün de, “Beni yürüyüşe davet etsene… Şöyle kol kola biraz yü­rüyelim seninle,” dedi. Söyledim ya, değişken bir kişiliği var diye… Yi­ne de gurur duydum. Kadının, malın iyisinden anladığı belli!
       İnanmayacaksınız, ama yürüyüşümüz başladığı gibi bitti! Oda kapı­sının önündeki koridorda, yirmi adım sağa, yirmi adım sola! Böyle her gün yürüyecekmişiz… Pöhh!
       Öğleden sonra, sağlık müşavirimiz yine ziyaretime geldi. Adamca­ğız, hastanede kaldığım süre zarfında iki üç günde bir yanıma gelerek bana büyük destek oldu. Gerçi görevini yapıyor, ama onun gibi gerçek bir dost az bulunur doğrusu…
       Taburcu olduktan sonra bir süre oturacağım yer hakkında biraz bilgi verdi; “Greenford” semtinde güzel bir evmiş… Sahibi de yaşlıca bir bayan… “Şaziment” isminde, İngiltere’ye yerleşmiş Kıbrıslı bir Türk’müş. Kendisine “Şazi” diye hitap edilmesinden hoşlanırmış… Hem “akıllı bir kadın”mış, ne demekse? Artık göreceğiz bakalım!
       Bizim hanıma, telefonda anlatılacak o kadar çok şey var ki! Fır­sat verseler, o saniyede atlar uçağa gelir; gelir ama, bazı işler öyle ko­lay olmuyor işte… Daha iki hafta kadar bekleyeceğiz.
       Bir ara kapının aralığından, bizim “kaz yolucu”yu gördüm. Adam, yü­zünden hiç eksik etmediği tebessümüyle yanımdaki odaya daldı. De­mek ki orada, becerikli ellerine teslim edilen yeni bir “kaz” daha bulu­nuyor. Ne yaparsınız ki işi bu… Düşünüyorum da, rüyasında da aynı şeyleri görüyorsa, yandı vallahi!
       Tutuna tutuna, özlediğim pencereme yaklaşıyorum. Hafif hafif kar serpiştiriyor. Ancak o kadar nazlı davranıyor ki, sanki yağıp yağmama konusunda kararsız kalmış gibi…
       Cadde boyunca yine insanlar, taşıtlar, TIR’lar var! Herkes ayrı ayrı yönlere gidip geliyor. Eee, dünyanın terazisi bu; bir o kefeye, bir bu kefeye, bozulmaması lâzım…
       Akşamüzeri, arkadaşımın eşi geldi ve bana bir sürü gazete, dergi, broşür vesaire getirdi. Kendisinin az biraz işi varmış, oturmadı, çabuk ayrıldı. Gazetelere pek itibar etmiyorum da, muhtelif enformasyon bürolarından temin edilen bazı broşürleri okumayı çok seviyorum. Bu bir alışkanlık, nereden kaynaklandığını ise size sonra anlatırım.
       Akşam yemeği için hazırlanan, mantarlı sebze çorbasının koku­sunu ta ikinci kattan alıyorum. Bayılıyorum bu çorbaya! Hani, aşçıbaşının özel mamulatı olduğunu bilsem tarifini isteyeceğim. Ama değil, fabrika imalatı hazır çorba…
       Televizyonu, iyi bir film yakalayabilir miyim diye bir süre karıştırı­yorum. Yok! Zaten, uykum da gelmeye başladı, göz kapaklarım ya­vaş yavaş kapanıyor ve bu ilk sıkıntılı saatlerin ardından gün de sona eriyor…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz