Gerçek Prenses

G

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Vaktiyle bir prens varmış ve evlenmek istiyormuş. Ama kimi görse kusur buluyor, beğenmiyormuş. Kendisine, “Niçin evlenmiyorsun?” diye sorulduğunda;
       “Evlenecek gerçek bir prenses bulamadım, ondan!” diyormuş.
       Bir gün atına atlayıp, komşu ülkeleri şöyle bir dolaşmaya çıkmış. Nereye gittiyse, kimi gördüyse kusur bulmuş. Prensesler eksik değilmiş; sarışını, kumralı, esmeri varmış, ama bunlar gerçek prensesler miymiş acaba? Bundan bir türlü emin olamıyormuş. Bir tanesini beğenmiş, ama soyunu sopunu araştırınca, sahici bir kral kızı olmadığını anlamış ve evlenmekten vazgeçmiş.
       Aradığını bulamayınca saraya dönmüş. Annesi onu merakla ve sabırsızlıkla bekliyormuş.
       Prens annesine;
       “Gezdiğim ülkelerde çok prenses var,  ama gerçek bir prenses bulmak çok güç,” demiş.
       “Sen böyle herkeste kusur bulursan, korkarım hiç evlenemeyeceksin,” diye cevap vermiş annesi. Ama yaşlı kraliçe yanılıyormuş.
       Bir gece dışarıda korkunç bir fırtına varmış; bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyormuş. Rüzgâr ağaçlarda ıslık çalıyor, şimşekler göğü aydınlatıyormuş. Zavallı bir kız, yağmur altında yalnız başına yürüyormuş.
       Sarayın önüne gelmiş, titreye titreye kapıyı çalmış. Kral kapının açılmasını buyurmuş; kapıda zavallı bir kız duruyormuş.
       “Gel evladım,” diye karşılamış onu kraliçe.
       Kızcağız sırılsıklam olmuş, iliklerine dek ıslanmış bir halde kraliçenin önüne gelmiş.
       “Kimsin sen, güzel kız?” diye sormuş kraliçe.
       “Bir prensesim…”
       Bunun üzerine kraliçe: “Gerçekten prenses olup olmadığını nasıl anlamalı?” diye düşünmüş ve önünde duran genç kızı dikkatlice süzmüş.
       Elbiseleri ıslak ve çamur içinde, saçları darmadağınıkmış, ama tavrında büyük bir incelik ve nezaket varmış. Bir bakışta seziliyormuş bu. Kraliçe ona kendi elbiselerinden birini vermiş ve banyoya göndermiş.
       Bir süre sonra, genç kız dinlenmiş ve tertemiz giyinmiş olarak banyodan çıkmış.
       Genç kız banyoda yıkanırken, bir hizmetçi kadın onun odasını hazırlıyormuş. Kraliçe hizmetçi kadına, karyolaya üst üste yirmi tane şilte koymasını söylemiş. Sonra da kendisi gidip, en alttaki şiltenin üstüne bir bezelye tanesi yerleştirmiş; şiltelerin üstüne de yirmi tane çarşaf sermiş.
       Yemekten sonra, herkes odasına çekilmiş. Yatağı o kadar yüksekmiş ki, kızcağız oraya ancak bir merdivenle çıkabilmiş. Yatınca, sağa dönmüş, sola dönmüş ama bir türlü rahat edip uyuyamamış.
       Ertesi sabah renginin solgun, gözlerinin kanlı olduğunu gören kraliçe ona sormuş:
       “Güzel prenses, rahat uyuyabildin mi?”
       “Sormayın kraliçem; yatağımın altında çok sert bir şey vardı galiba? Siz rahat uyumaktan söz ediyorsunuz, ben bütün gece gözümü bile kırpmadım. Tüm vücudum ağrı sızı içinde…”
       Prensesin bu sözlerini sevinç içinde ve hayranlıkla dinleyen prens, nihayet aradığını bulduğunu anlamış: Yirmi şiltenin altına, hem de en alta konulan ufacık bir bezelye tanesini gerçek bir prensesten başka kim hissedip de rahatsız olabilir? Böylesine nazik bir ten sadece gerçek bir prenseste bulunabilir değil mi?
       Sonunda, prens ile prenses büyük bir düğün töreni yapıp evlenmişler. Bezelye tanesi de, sarayın hazine odasına götürülmüş ve kıymetli taşlar arasına konulmuş…

(Hans Christian Andersen Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi