Macaristan İçin Birkaç Satır!..

M

       “Eğer olanaklarınız varsa ve de istihbarat mesleğinde halihazırda çalışmıyorsanız, mutlak surette yurtdışına çıkıp şöyle bir tur atın derim. Gezeceğiniz ülke neresi olursa olsun, gerçek zevki tatmanız için, tarihi ve turistik turları boşverin; kendi rotanızı kendiniz çizin. Bu rotada öyle renkli, öyle farklı bir dünya bulacaksınız ki, belleğiniz, ömür boyu kaybolmayacak bilgilerle dolacak. İşte size bir örnek!..”

       Eskiden bu kadar hesapçı değildik doğrusu! Ne belirli saatlerde kapılarını kapayan müesseseler, ne de saniyesi saniyesine kalkan araç­lar vardı. Yapılan işlerin miktarı saatle ölçülmezdi. Zaman mefhumu olmaksızın yaşanılır, fakat iyi yaşanılırdı. Bütün zekâlar, yaratılan her şaheserin seyrinden doğan asil hislerle zenginleşir ve bugün olduğu gibi, sanat alabildiğine koşmazdı. Dini bir yapının inşası onlarca yıl sü­rer, bir ressam bütün hayatı boyunca birkaç tablo yapar, bir yazar ise ancak üç beş eser verebilirdi. Fakat bütün bu eserler, asırlarca yaşar ve insanlar onları her zaman yepyeni olarak kabul ederdi. Sanatkârlarına büyük bir saygı duyardı. Muhtelif memleketleri dolaşıp bu şahe­serleri görmek isteyenler…
       Şimdi burada biraz duralım bakalım. Olumlu yönden düşünecek olursak, bizim gibi insanların birçok olaya şahit olmaları, unutulmaz güzellikleri gözlemlemeleri, hayatın zevk alınacak tarafından tutmala­rı… vesaire için genelde ikinci bir fırsatları olmaz diyebiliriz. Sözgelişi Moskova’da bulunmuş biri için görüp göreceği her şey, orada kaldığı süre zarfında olanıdır. Daha sonra kendine ikinci bir fırsat yaratması mümkün değildir. Zaten teknik açıdan ona bu fırsatı asla vermezler.
       İşte bu sebeplerden dolayı, Macaristan hakkında biraz kalem oynatmak, edindiğim izlenimler ve yaptığım kişisel gözlemler hakkında size biraz değişik bilgiler aktarmak istedim.
       Hem benim neler anlatacağımı nereden biliyorsunuz ki? Üç mü­ze, iki sanat galerisinden bahsetmeyi biraz entel, hayvanat bahçesi ile botanik parkından söz etmeyi fazla natürel, sosyal ve toplumsal yara­ları gözler önüne sermeyi son derece ideolojik, sadece Budapeşte’yi anlatmayı ise azıcık nostaljik bulabilirsiniz…
       Peki, o zaman Orta Avrupa tarihinde önemli bir konuma sahip olup çok zengin bir mazisi bulunan bu Macar diyarı hakkında size ne­ler anlatabilirim ki?
       Hem sonra, “Yüz yetmiş ülke gezmiş ama her bir ülke hakkında yüz yetmiş satır yazı yazmamış,” diye eleştirilen ünlü gezi profesörü­nün durumuna da düşmek istemem doğrusu…
       Hikâyeme Tuna Nehri’nin sarımtırak sularından mı başlasam, yok­sa Macar aristokrasisinin mirası olan eski binalarını, saray yavrularını mı saysam?
       En iyisi sizi küçük bir nehir vapuruna bindirip, şöyle batıdan do­ğuya doğru Tuna üzerinde ufak bir yolculuğa çıkarmak; bu yolculuk sı­rasında, ufka kadar dalgalı bir halde uzanan yemyeşil tepeler bütün ihtişamı ile gözlerinizin önüne serilir. En mükemmel şarap üretimini temin eden büyük bağlar hep buralarda yer alır.
       Derler ki, şarap üretimi açısından Macaristan birçok ülkeden önce gelir. Gelir de, yine derler ki, bütün üretim memleket dahilinde tüke­tilir.
       Ne kadar şarapçı olsalar da, Macar köylüsü, kentlisinden farklı olarak gayretli, zeki ve iyi niyet sahibi insanlardır. Bir kıyaslama yapa­cak olursak; Alman köylüsüne nazaran daha az verimli olmasına rağ­men, hayatından daha çok memnundur. Aslında her ikisi arasında şöyle bir fark vardır ki, Alman köylüsü her şeyi bildiğine, Macar köylü­sü ise her şeyi başarabileceğine inanır ve işte bu bakımdan, ilerlemeye ve gelişmeye daha müsaittir.
       Vapurumuz ilerledikçe, tabiatta var olan ıssızlık ve sessizliğin ye­rine bir canlanma başlar ve bir hükümet merkezine yaklaşmakta ol­duğunuz açıkça kendini gösterir. Hem de ne hükümet merkezi!
       Bu şehir, memleketin iki yıldızı gibidir. Her ne kadar aynı büyük­lükte değillerse de, muhakkak ki aynı derecede ışık saçarlar. Önce Budin, ardından Peşte görünür. Birbirinden ayrılmaz bir ikilidir bu iki kent!
       Eski bir Türk şehri olan Budin, Tuna Nehri’nin sağ kıyısında, Peş­te ise sol kıyısındadır. Tuna Nehri burada, sanki mazi ile istikbal, geç­miş ile gelecek arasında akar durur.
       Macaristan şehirlerinin çoğunluğu; Latin, Alman, Slav ve Macar dille­rinden oluşan, tamamen karışık ve anlaşılmaz isimlerle vaftiz edilmiş­lerdir. Ama Macarlar, oturdukları şehirleri çok severler ve ona bütün kalpleriyle bağlıdırlar.
       Kırsal alanda ve daha küçük kentlerin halk pazarlarında, gerçek Macar köylüsünü gözlemleme fırsatı kolay bulunur. Geleneksel kıya­feti ile bu köylü tipi; iri başı, hafif yassı burnu, yuvarlak gözleri, düşük bıyıkları ile ırkının saf karakterini hâlâ muhafaza etmektedir.
       Erkeklerin başında, kenarları geniş ve tek tüylü bir şapka vardır ve bu şapkanın altından uzun saçları sarkar. Kemik düğmeli ceket ve yeleği genellikle koyun derisinden, pantolonu ise kalın aba bezden ya­pılmış olup, ayaklarında iri çizmeler bulunur.
       Parlak renkli kısa bir eteklik, işlenmiş dantelalı bir bluz, üzeri süs­lü bir şal ile örtülü olan ve hareketleri erkeklerden daha canlı görünen Macar kadın tipi de oldukça güzeldir.
       Macarlar; ister kadın, ister erkek olsun, geleneklerine son derece bağlı olup, birçok hususta titizlik gösterirler. Bu durum onların kanların­da mevcuttur. Bilhassa müzik ve eğlenceye son derece düşkün insan­lardır. Hele dansa karşı ihtirasa kadar varan çılgın bir aşkla bağlıdırlar. Musikinin zevk ve sihrini iyi bilirler ve güzel sunarlar. Dünyaca ünlü çiganlar, orijinal kostümleri içerisinde merak uyandırıcı tiplerdir ve hep bulundukları yerde ilgi ile izlenirler.
       Macarların belki de tek olumsuz yönleri; birtakım efsanelere, ola­ğanüstü yaratıklara ve olaylara, olmayacak şeylere, hurafelere ve batıl inançlara karşı olağan bir meyil duymalarıdır.
       Macaristan’da bir de, özellikle bahsedilmesi gereken Çingeneler vardır. Erkek-kadın, genç-ihtiyar, çoluk-çocuk gibi topluca merhamete layık olan bu birtakım fakir ve sefil insanların üzerinde lime lime olmuş elbiseleri görmek, baktıkça insanın yüreğini kabartır.
       Yine de Çingeneler tetkike değer ilginç insanlardır. Demir gibi bir ruha sahiptirler. Ne kadar darbe indirirsen indir, bu ruh daha sağlamlaşır, sürekli dövülen bir çelik gibi daha mukavemetli olur. Bütün ge­zici Çingenelerde, böyle bir ruh hali mevcuttur.
       Daima göçebe, daima maceralı bir hayat sürdükleri için, öyle olur olmaz şeylerden asla karamsarlığa düşmezler ve maneviyatlarını bozmazlar. Onların, dağ ve ovaların temiz havasını hiç çekinmeden özgürce teneffüs ettikleri sürece, ıstırap çektiklerini söylemek mümkün değildir.
       Çingenelerin, ayının insanın kardeşi olduğuna inandıklarını belki de çok kişi bilmez. Ayının postunun altında insana benzer bir bedeni olduğundan, bira içebildiğinden, müzikten hoşlandığından ve dans etmeyi sevdiğinden dolayı, insanın kardeşi olduğuna inanırlar.
       Çingeneler ayrıca, ayıların hırsızlıktan hoşlandıkları için de kardeşleri olduğuna kanaat getirmişlerdir. Bunun yanı sıra, ayıları kutsal birer varlık olarak değerlendirirler ve onların şifa dağıttıklarına inanırlar. Ağrıyan yerlere ayı dokunuşunun iyi geldiği inancı yüzünden, bel ve sırt ağrısı çekenlerin kendilerini ayıya ezdirmeleri konusu âdeta tıb­bi bir gelenek halini almıştır. Kazara bir ayıyı öldürdükleri zaman bü­yük üzüntü duyarlar. Ayının kafatasını bir ağaca asıp, yanından ayrıl­madan önce, ondan kendisini affetmesini isterler.
       İşte size güzel bir memleket hakkında birkaç özel satır… Bizler değil ama sizler önünüze çıkabilecek birtakım fırsatları değerlendirip bu ülkeye gidebilirsiniz. Biliyorsunuz, rejim değişti. Artık Macaristan hür, demokratik ve modem bir ülke… Çekinmeniz gereksiz…
       Yine de siz siz olun; gecenin geç bir saatinde utca’ları karıştır­mayın bir… Bir de, eğer yolda yanında ayısıyla yürüyen bir Çingeneye selam vermek gereğini duyarsanız, ne olur ne olmaz, ayrı ayrı selam verin iki!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz