Pobre İle Bülbül Kız

P

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, küçük bir kasabada yoksul bir adam varmış. Adı Pobre’ymiş. Kulübesinin bahçesinde beslediği birkaç tavuğun yumurtalarını satarak geçinirmiş. Ailesi yokmuş; parasızlıktan evlenememiş bir türlü!
       Güler yüzlü, sevecen, dürüst bir adammış Pobre. Bir akşamüstü, yumurtalarını satıp kulübesine döndüğünde, bahçede bir bülbülün yattığını görmüş. Bülbül yaralıymış, baygınmış. Pobre onu avucuna almış. Yeşil başını, altın sarısı tüylerini, siyah kanatlarını okşamış, okşamış… Vücudunun sıcak olmasına sevinmiş. Kulübeye koşmuş, pencerenin yanı başındaki masaya bir yastık koymuş, bülbülü yastığa yatırmış. Kanı temizlemiş, yarayı onarmış, ilaçlayıp güzelce sarmış. Minik gagasını aralayarak ağzına birkaç damla su damlatmış.
       Bir süre sonra bülbül gözlerini açmış, korku içinde Pobre’ye bakmış. Kaçmaya yeltenmiş, ama ağrılar nedeniyle kıpırdayamamış bile! Çaresiz, boynunu bükmüş. Pobre onun başını okşamış. Tavuklarının en güzel yeminden yedirmiş ona. Bülbülün korkusu geçmiş, çipil gözleri sevgiyle dolmuş. Güven içinde gözlerini yummuş, derin bir uykuya dalmış. Sabaha dek deliksiz uyumuş. Uyandığında Pobre hâlâ uyuyormuş. Yarası iyileşmiş, ağrıları dinmiş, eski gücü yerine gelmiş. Masadan sıçrayıp, Pobre’nin yastığına konmuş. Usulca yanağından öpmüş. Pobre öylesine derin uykudaymış ki, öpücüğün farkına varmamış. Sonra bülbül, açık pencereden pır diye uçmuş gitmiş.
       Pobre uyandığında ilk işi bülbüle bakmak olmuş; ama onu minik yatağında göremeyince çok üzülmüş. “Her zamanki gibi yine yapayalnızım,” demiş kendi kendine. Gözlerinden iki damla yaş düşmüş yanaklarına. Bahçeye inmiş sessizce. Folluktaki samanların arasından yumurta toplamış birer birer; onları sepetine yerleştirmiş. Başı önünde, tutmuş kasabanın yolunu.
       Akşamüstü kulübeye döndüğünde, masanın üstünde bir bülbül yumurtası görmüş. Yumurta altındanmış. Pobre çok sevinmiş; altını avucuna alıp uzun uzun bakmış. Sonra, kimsenin bulamayacağı bir yere saklamış onu.
       Günler günleri kovalamış. Bülbül her gün bir altın yumurta getirmiş Pobre’ye. Bir düzine altından sonra, artık getirmemiş. Pobre altınlarını kuyumcuya bozdurmuş. Büyük bir bahçe satın almış, içine güzel bir ev ve birçok kümes yaptırmış. Her gün yüzlerce yumurta üretmiş, yumurtalarını ülkenin her yerinde, büyük pazarlarda, dükkânlarda satmış. Pobre zengin olmuş. Sarayın yumurtaları bile Pobre’nin kümeslerinden geliyormuş.
       Bir gün, Kral’dan bir balo daveti almış Pobre. Çok sevinmiş. Paha biçilmez elbiseler giymiş, çift atlı lüks arabası ile saraya gitmiş. Kral onu gülümseyerek karşılamış; Kraliçe ve Prenses ile tanıştırmış. Hatta onun Prenses ile dans etmesine bile izin vermiş. Prenses çok güzel bir kızmış. Beline uzanan simsiyah saçları, zeytin yeşili gözleri varmış. Gülünce güller açarmış. Pobre, daha görür görmez, bu güzel Prenses’e gönlünü kaptırıvermiş. Kral’ın gösterdiği yakınlığa güvenerek, oracıkta, Prenses’i Kral’dan istemiş. Kral, Pobre’nin zenginliğini düşünerek, isteği olumlu karşılamış, ama “Bir de kızıma sorayım!” demiş. Prenses’e sormuş. Prenses; “Hayır babacığım! Gönlüm başkasında,” yanıtını vermiş. Pobre çok üzülmüş. Kral’dan izin isteyerek, başı önünde saraydan ayrılmış.
       Güzel Prenses gönlünü bir çobana kaptırmış. Çoban da Prenses’e âşıkmış. Her gün sarayın arkasındaki merada koyunları otlatır, ulu çınarın altında yanık yanık kaval çalarmış. Prenses de, dalgın dalgın çobana bakarmış. Kavalın yanık sesi ile zeytin gözleri dolar, pembe yanaklarından inci taneleri gibi damlacıklar dökülürmüş. Prenses ve çoban, Kral’ın yoksul birine kız vermeyeceğini çok iyi bildikleri için, aralarındaki kara sevdanın ölünceye dek süreceğini, uzaktan uzağa hasret gidermekten başka çare olmadığını benimsemişler zaten!
       Güzel Prenses’in olumsuz yanıtı, Pobre’yi yatağa düşürmüş. En bilgili doktorlar, en güçlü ilaçlar onu iyileştirmeye yetmemiş. Bir sabah, yatağının yanı başındaki pencereden gökyüzünü seyrederken, Çoban’ın kavalına takılmış kulağı. Çok beğenmiş. Uzun uzun dinlemiş. Anlatılmaz bir duygu kaplamış içini. Gözleri dolmuş. Kalbi, yerinden fırlarcasına çarpmış. Titremiş, ağlamış, ağlamış, titremiş. Fer gelmiş dizlerine, nur inmiş gözlerine. Eskisi gibi güçlüymüş artık. Yataktan fırlamış, koşmuş Çoban’a. Ulu çınarın altında birlikte oturmuşlar. Çoban üflemiş yanık yanık; Pobre dinlemiş dalgın dalgın. Düşünmüş. “Sevgisi ile kederi ile doğa çok güzel, yaşam çok güzel,” demiş kendi kendine. Sonra sormuş Çoban’a:
       “Böylesine yanık kaval çalmayı kimden öğrendin?”
       Çoban iç geçirmiş;
       “Ah… Ah… Hiç sorma! Kavalı ben çalmıyorum. Prenses’in aşkı ile dopdolu yüreğim çalıyor. Ben de senin gibi hem dinliyor, hem de ağlıyorum,” demiş.
       Zenginlik, Pobre’nin duygularını hiç değiştirmemiş. O, yine eskisi gibi iyi kalpli, sevecen, dürüst ve özveriliymiş. Gözlerini uzaklara, karlı dağlara dikmiş. Düşünmüş:
       “Ben Prenses’i seviyorum, ama Prenses beni sevmiyor. Çoban Prenses’i seviyor, Prenses de onu. O zaman bana yakışan nedir?”
       Sonra Çoban’ı elinden tutmuş, eve götürmüş. Her şeyini Çoban’a vermiş; evini, bahçesini, kümeslerini, tavuklarını… Çoban bir anda zengin oluvermiş. Giysilerin en güzelini giymiş. Çift atlı faytona kurulmuş, saraya gelmiş. Kral’dan kızını istemiş.
       Kral;
       “Olur, ama bir de kızıma sorayım,” demiş.
       Sormuş Prenses’e. Prenses;
       “Hayır!” demiş. Çünkü Prenses’in gönlü, yanık yanık kaval çalan fakir Çoban’daymış. Balkona çıkmış, gözleri ulu çınarın altında oturan Çoban’ı aramış. Ama bulamamış. Heyecanlanmış. Meraktan tam bayılmak üzereymiş ki, yeni zengin Çoban, cebinden kavalını çıkarmış ve yanık yanık üflemiş. O zaman güzel Prenses, yakışıklı Çoban’ını hemen tanımış. Boynuna sarılmış. Onu uzun uzun öpmüş. Çoban da Prenses’i öpmüş, ama yüzü kızarmış azıcık. Neden mi? Neden olacak canım! Kral’dan utandığı için elbette!
       Prenses ve Çoban evlenmişler. Kral onlara kırk gün kırk gece düğün yapmış. Onlar ermiş muradına… Şimdi gelelim zavallı Pobre’ye!
       Pobre, “Yaşam bana haram artık,” diyerek uçurumun kenarına gelmiş. Gelmiş ama İyilik Meleği de oradaymış. Tam atlayacakken Pobre’yi yakalamış. Elinden tutmuş, havalanmışlar birlikte. Uçmuşlar, uçmuşlar, Kafdağı’nı aşmışlar. Ormanla çevrili şirin bir kasabanın yanı başına inmişler. İndikleri yerde bir gül bahçesi, bahçenin içinde şirin bir kulübe varmış. Güllerin birine bir bülbül tünemiş. Bülbül’ün başı yeşil, tüyleri altın sarısı, kanatları siyahmış. Pobre’yi görünce uzun uzun ötmüş. Sesi pek yanıkmış. Çoban’ın kavalı gibi…
       Pobre duygulanmış, ağlamış için için. İyilik Meleği, bir eliyle Pobre’nin elini tutmuş, öteki ile asasını kaldırmış ve bülbülün başına dokundurmuş. O anda bülbül genç bir kız oluvermiş. Hem de ne kız! Güzelliğini meleklerin bile kıskanacağı bir kız!
       Kızın gözleri zeytin yeşili, saçları altın sarısıymış. Üstünde siyah bir elbise varmış. Bülbül Kız koşmuş, Pobre’nin boynuna sarılmış. Onu yanağından öpmüş uzun uzun. Öpücük öylesine sıcakmış ki, Pobre’nin yüzü kıpkırmızı olmuş. İyilik Meleği de Pobre’nin utandığını sanmış. Daha fazla utandırmamak için, veda bile etmeden yükselmiş gökyüzüne. Derin maviliğin içinde kaybolup gitmiş. Böylece, Pobre ile Bülbül Kız da ermiş muradına…
       “Peki, bülbül altın yumurtaları nereden getirmiş?” diye sakın sormayın! İnanın, onu ben de bilmiyorum!

(İspanyol Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi