Polis, Her Yerde Polis!..

P

       “Bizim insanlarımız polisten niye korkar? Çünkü, bebeklik çağından başlayan ve onları birer öcü gibi gösteren ebeveynlerin sözlerinin etkisi altında kaldıklarından; yaramazlık yaparsan seni polis amcaya veririm bak… Ne kalıcı bir tehdit ama? Ama merak etmeyin; bu tehdit sadece bizim ülkemizde değil, dünyanın birçok ülkesinde hâlâ geçerliliğini koruyor. Karşılarında sıkı durmak lâzım… Sıkı!..”

       Bilirsiniz; herkesin içinde, az da olsa çok da olsa, heyecan ve ma­cera dolu bir yaşam sürdürme, güzel kadınlarla gezip tozma, kadehlerce içki içip etkilenmeme, birbirinden orijinal silahları kullanma ve uluslararası entrikalara karışıp düşman ülkelerin casuslarını alt etme yönünde bir özlem vardır.
       Böyle bir özlemin doğmasında, 007 James Bond tarzı filmlerin et­kisi büyük olsa gerektir. Yaşanılan lüks hayat, debdebeli salonlar, atı-yatı-katı eksik olmayan zengin insanlar; sınırsız harcama limitleri, en modern teknolojinin kullanıldığı süper cihazlar… vs. Kısacası, herkes için imrenilecek bir hayat değil mi?
       Ancak bu meslek, sadece güzel kadınları baştan çıkarmak, sınır­sız içki içmek, attığını vurmak ya da önüne her çıkanı pata-küte döv­mek olayı değildir. Bu gibi abartılmış yeteneklerin yanı sıra, daha ger­çekçi bazı özelliklere de sahip olmayı gerektirir.
       Pek tabii ki bu meslekten kişiler, yapacağı büyük işler, girişeceği mühim teşebbüslerle sivrilmek ister. Bir taraftan, tehlikelere karşı koy­manın ayrı bir zevkini, heyecanını yaşamak isterken, diğer taraftan, cesaret, cüret ve aklıselim arasında çizilmiş olan hududu aşmaması gerektiğini de bilir. Bu hudut ona; insan hayatında herkesin bir rolü ve bir vazifesi bulunduğunu, talihini iki defa denemeye kalkışmasındaki ısrarın anlamsızlık, inadın ise akılsızlık olduğunu öğrenmiştir.
       O; önemli ayrıntıların nasıl seçilip ayrılacağını, bunların nasıl akıl­da tutulup değerlendirileceğini, doğru ya da eksik bilgilerin nasıl toplanacağını, hayatını tehlikeye attığı sürece, bunu nasıl ve niçin yapa­cağını ta başlangıçta bilmek durumundadır.
       Tesadüfen, çok fazla bilinmedik bir ülkede ise, hele de o ülkenin başşehrinde bulunuyor ise, bir yabancı olarak yapması gereken ilk şeyin, önce bildiklerini ortaya dökmek ve sonra, elde ettiği ipuçların­dan hareketle nasıl davranması gerektiğini, asıl gitmesi gereken yö­nün hangisi olduğunu ortaya koyması gerekir.
       Ancak, ne kadar yetenekli olursa olsun, özellikle de gece yarısın­dan sonra, kazara yanlış bir yola sapacak olursa, doğru yolu bulup çıkamayacağı büyük ihtimaldir. İçinden gelen bir ses, onu karşısına çıkan ilk ara sokağa ya da sola dönen ilk caddeye sapması için dürter durur ve sonra kaçınılmaz son gelir, kaybolmuştur! Aynen benim kaybolduğum gibi…
       Meşhur Gül Baba Türbesi’nde, Budapeşte’nin ışıklı manzarasına dalıp, Gül Baba ile sohbeti(!) biraz fazla uzatınca, doğal olarak geç kaldık ve dönüş yolunda da kaybolduk işte…
       Sağa dönüyorum, Hunyadi Janos utça(*), biraz gidiyorum… Olmuyor! Sola dönüyorum, yine Hunyadi Janos utça! İnadım tuttu ya… Bu sefer sola değil, tekrar sağa dönüyorum. Karşımda Fortuna utça, bir ötesi Üri utça… Şimdi delirecem!
       Sokaklar bomboş, herkes çoktan evlerine çekilmiş… Böyle kuş uçmaz, kervan geçmez misali ıssız bir yerde olsa dahi, hiç kimse tara­fından takip ve rahatsız edilmeme korkusu diye bir şey olmayacağını bilmeme rağmen, birdenbire önüme çıkmış olan bir polis müfrezesine, hiç acele etmeksizin, kibarca, kaldığım otelin adını ve adresini söyle­yerek yardımcı olmalarını istemem, yine de bana olağan gelmiyor.
       Ne kadar gariptir ki, dünyanın neresine giderseniz gidin, en doğal vaziyetler bile, emniyet ve asayişin temini için görevlendirilmiş kişilere daima acayip görünür. Çünkü bu adamların hepsinin tuhaf bir huy­ları vardır ve insana daima nereden gelip nereye gittiklerini sorarlar. Pasaport başta olmak üzere, cebinizdeki her türlü evrakı inceleme, cüzdanınızı karıştırma, paranızın miktarını kayıt altına alma… vs. alışkanlığındadırlar.
       Oysaki, genel kaide olarak siz de bilirsiniz ki, bir polise öyle her şeyi söylemek, ispat aracı olarak elinizdeki evrakların tamamını gözler önüne sermek, hele hele cüzdanınızda ne kadar paranızın bulunduğu­nu göstermek hiç de akıllıca bir şey değildir.
       İşte bu yüzden, bir iki memleket hariç, genellikle bir polis müfre­zesi ile karşı karşıya gelmekten daima çekindim ve hatta nefret ettim…
       Önce beni tepeden tırnağa kadar süzen Macar polisi, sanki ko­nuşmak için büyük bir çaba harcayacakmış gibi dişlerinin arasından sinirli sinirli karşılık verdi:
       “Passport!”
       Hay mübarek adam, nerede olursanız olun, siz hep böyle duygusuz mu davranırsınız? Ben kaybolmuşum, otelin adresini soruyorum, o benden pasaport istiyor!
       “Bizi takip edin!”
       İşte… Aldın mı başına belayı! Bir polise dert anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor olsa gerek. Çaresiz gideceğiz. İnşallah beni otelime götürüyorlardır.
       Nerde! Vardığımız yerde, dar ve karanlık bir koridorun sonun­dan gelen ışık, orada ya birtakım sorgu odalarının olduğunu ya da benzeri hücrelere tıkılmış birkaç zavallı insanın bulunduğunu ortaya koyuyor.
       Havada dolaşan, taşa, tahtaya ve her türlü eşyaya sinmiş ağır bir koku, bu ülkede insan olmanın anlamsızlığını ya da adaletsiz bir dü­zenin varlığını açıkça hissettiriyor.
       Çoğunuz belki bilmezsiniz bu kokuyu. Bir hayvanat bahçesinin kokusu gibidir bu koku; talaşla karışık dışkı kokar, amonyak kokar, mahkûm kokar. Her gün süpürseniz, gece-gündüz yıkasanız dahi, bu kokuyu atamazsınız. Mahkûmlar, gardiyanlar ve polisler bu kokuyu iyi bilirler ve aynı sigara kokusu gibi üzerlerinde taşırlar. “Ben koku falan duymuyorum,” diyenler; ya koklamasını bilmiyorlardır ya da yanlış yeri kokluyorlardır.
       Abartılmadan döşenmiş özel bir odaya alındığımda, hâlâ o koku­yu duyumsuyor gibiydim. İçeride bulunan rütbeli şahıs, beni görünce gülümser gibi olmuş, zira ağzı kulaklarına kadar genişlemişti. Aman Allah’ım! Ne kadar da büyük ağzı vardı! Aynen, yaşlanma korkusuy­la orasını burasını diktiren, güzelleşme uğruna pörsümüş derilerini ger­diren malûm kişilerin ağzı gibiydi. Sonra, oturmam için bir işaret yap­tıysa da, bu davette de hiçbir nezaket ve kibarlık yoktu!
       Elinde tuttuğu pasaportum ile oyalanırken, onu biraz daha detaylı inceleme fırsatını buldum; uzun boyu, iri cüssesi, kemikli geniş ağzı, sararmış dişleri, etli ama basık burnu, çukura batmış gözleri ve üç günlük sakalıyla ürkütücü bir fiziğe sahipti. İnsan, bu yüzü gördükten sonra ister istemez geri çekilerek sakınma ihtiyacı duyardı.
       Pasaportumu son sayfasına kadar dikkatlice tetkik ettikten sonra, oldukça düzgün bir Almanca ile;
       “Demek Türk’sünüz,” dedi. “Peki, esas mesleğiniz nedir?”
       Bir süre düşündükten sonra cevap verdim:
       “Paris’te görevli bir basın mensubuyum… Pasaportumda yazı­yor… Gazeteci, jurnalist yani. Hem, Almancayı iyi bilmediğim için Fransızca konuşmayı tercih ederim!”
       Aslında pekâlâ Almanca da konuşabilirdik, ama böylesi daha iyiydi…
       Birden adamın yüzünde, derdini anlatamayacak olanların umutsuz­luğunu sezer gibi oldum. Sanki hayalleri yıkılmış gibiydi. Tek bildiği li­sana cevap alamamak olacak iş değildi. Şimdi, hazırladığı uzun ko­nuşmayı makaslamak zorunda kalacaktı.
       Kısa bir tereddüt dönemi geçirdikten sonra;
       “Yetersiz de olsa, yine de siz Almanca konuşun,” dedi. “Bu ara­da, gazeteci olduğunuzu belgeleyen evraklar, kimliğiniz, otomobilinizin kayıtları… vs. yanınızdadır herhalde?”
       Bu soruyu sorarken, dudaklarındaki o güzelim(!) sırıtış birden kayboluvermişti. Hiç bozuntuya vermeden hemen;
       “Elbette var,” diye cevapladım. “Oteldeki odamda, getirip gösterme­mi ister misiniz?”
       Gereği yok gibisinden elini şöyle bir salladı.
       “Peki, ne maksatla seyahat ettiğinizi öğrenebilir miyim?”
       Eee… Sorgudan geçiyorduk, kolay değildi! Ona; “Ben, çok merak­lı tiplerden biriyimdir. Önce, Gül Baba’yı ziyaret ettim. Rahmetliyle biraz sohbet ettik. Sonra, Hunyadi Yanos utca’ya açılan utca’ların sa­yısını hesap etmeye çalışıyordum,” şeklinde cevap veremezdim her­halde… Doğrusunu söylemek gerekiyordu. Tam ağzımı açmaya hazır­landığım sırada;
       “Ne kadar süre kalmayı düşünüyorsunuz?” diye devam etti. İlk so­runun cevabını almadığını unutmuş görünüyor ya da Almancamın kıt­lığından dolayı anlamamış olduğumu zannediyordu.
       Bir an için gözlerini bana dikti ve konuşmasını sürdürdü:
       “Ülkemizde uyulması gereken bazı kurallar vardır ve kişisel dav­ranışlarınıza bağlı olarak bunlardan birkaçının ihlâli, çok kötü sonuçlar doğurabilir.”
       “Dur bakalım!” dedim kendi kendime. Herif yavaş yavaş konuya giriyor galiba… Şimdi çok dikkatli olmak lâzım!
       Sözlerine devam ederek;
       “Macaristan’ı ziyaret eden her yabancıyı sorguya çekmek gibi bir âdetimiz yoktur. Bu sadece bir polis formalitesinden ibarettir. Şüphesiz ki, böyle bir formaliteyi yerine getirdiğimizden dolayı bir itirazda bulun­mazsınız,” dedi.
       “Pek tabii,” diyerek kısaca yanıtladım.
       “O halde, gecenin geç bir saatinde, öyle herkesin girmeye cesaret edemeyeceği ıssız bir mahallede ne arıyordunuz?”
       “Daha önce de söyledim. Kayboldum! Ne tarafa saptığımı bile­meden, herhalde yanlış istikâmete doğru yol almış olacağım!”
       “Sizin ters bir yola girdiğinizi tespit etmişler. Girilmemesi gereken bir yola!”
       “Doğrudur… Ama bir ikaz levhası gördüğümü hatırlamıyorum!”
       “Bakın bayım! Öyle veya böyle, söylediklerimi gayet iyi anladığını­zın farkındayım. Ancak biz, neler olup bittiğini görmek için seyahat eden meraklı gözlerden hoşlanmayız. Bilirsiniz bir söz vardır; ‘İnsanı öldürme­ye kalkışacak olan keratanın kim olduğunu göremeden ölmek kadar kötü bir şey olamaz!’ derler. Sizin ıssız bir köşede ölü bulunmanız bize şeref vermez! Menfaatiniz gereği, daha dikkatli davranmanız konusunda sizi ikaz ediyorum. Hem, söyler misiniz bana, gözleriniz kuvvetli midir?”
       Nasıl olsa anlamayacağını bildiğim için, inadına Fransızca cevap verdim:
       “Neden sorduğunuzu bilmiyorum, ama doğrusunu söylemek ge­rekirse, insanları tanımak için gözlüğe ihtiyacım olmayacak kadar kuv­vetli gözlerim vardır, mesleki bir alışkanlık olsa gerek!”
       Aptal aptal suratıma baktı. Bu işi fazla uzatmak taraftarı değil gibiydi:
       “Sizden, gözlerinizden istifade ederek öyle her şeyi görmemenizi isteyeceğim,” dedi.
       “Neden?” diye sordum.
       “Çünkü sizin gibi basın mensupları, gazeteciler, baktı mı görürler, görünce de gördüğünü anlatmaya kalkışırlar. Bu sebeple, uzun bir süre için yiyeceğinizi ve yatacak yerinizi temin etmeye ya da en kısa süre içerisinde sizi sınıra kadar götürmeye bizi mecbur etmezseniz memnun oluruz. Şimdi artık gidebilirsiniz, serbestsiniz!”
       Adam, bu sözleri söyledikten sonra, bir işaretle dışarı çıkabilece­ğimi de anlatmış oldu. Pasaportumu aldım ve hafif bir selam vererek dışarı çıktım.
       Dışarıda soğuk bir hava vardı. Neredeyse gün ağarmak üzereydi. Otelin bulunduğu istikamete doğru yol alırken –ki merak ediyorsanız söyleyeyim… Döbröntei utca üzerindeki Orion Oteli–, adamın son söz­leri beynimde dönüp duruyor, arkamdan geldiğini bildiğim polis araba­sının ışıkları gözümü alıyordu. Ne yaparsınız ki polis, her yerde polis­ti! Gerçi böyle durumlar için hazırlıklıydım, ama olmuştu bir kez!
       Canım, şimdi laf aramızda, ne işin vardı senin akşamın bir saatin­de Gül Baba’nın Türbesi’nde? Sen de herkes gibi git bir otele, git Hilton’a, otur kumar masasına, oynamasan bile oynayanları seyret. Tam James Bond filmi gibi valla!
       Bak nasıl parti başkanlarını, başbakanları göreceksin orada! Kö­şelerde öbeklenmiş kara para babalarının sohbetlerine bile katılabilir, hatta oldukça karanlık bir köşeden geldiğini gördüğün sağ bir kroşe­nin, hedefini tam bir isabetle vurduğunun şahidi bile olabilirsin.
       Şaka şaka! Böyle pis işlere bulaşıp James Bond’luk yapmaktan­sa, bir köşede oturup Komiser Colombo’culuk oynamak çok daha gü­zel, öyle değil mi?
       Hem neme lâzım! Bakarsınız bir tanıyan falan çıkar. “Bu işte si­zin de parmağınız var,” diye adama iftira filan atar, yakar sizi alimal­lah!

(*) Utca: Cadde, sokak

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz