Sazan… Sazan!..

S

       “Macaristan’da bir süre kaldığımdan mıdır nedir, bende birçok anı bırakmıştır. Şimdi önemli olan, anılardan ders çıkarmak ve bir istihbaratçı gözüyle olanları irdelemek olduğuna göre, konumuza dönelim ve aşağıdaki yazıyı pür dikkat okuyalım. Sonra, ben olsaydım ne yapardım diye kendi kendimize soralım. Aman son satırlara dikkat!..”

       Bazen garip bir fikir ya da olması imkânsız bir düşünce kafamı öyle meşgul eder ki, sonunda bunun gerçekten önemli bir sorun yara­tabileceğini kabul etmek zorunda kalırım. Dahası, bu fikir güçlü bir olasılığa dayanıyorsa, o zaman onu kaçınılmaz, kaderime yazılmış, yapılması veya yaşanılması gereken bir yazgı olarak düşünürüm.
       Bunun belki bir nedeni vardır… Belki önsezilerimin bileşkesi, ira­demin zorlamasıdır. Hayal gücümün acele bir kurgusudur, beni terk etmeyen şeytanımın her zaman yaptığı gibi beni dürtmesi, uyandırma­sıdır ya da buna benzer bir şeydir!
       Mevcudiyetinden haberdar olmadığımız biri tarafından, yine ha­berimiz olmaksızın kendimize bakıldığı vakit hissettiğimiz gizli sıkıntıyı tecrübe edenler bilirler. Bu, ya çok güzel organize edilmiş ya da hiç edilmemiş öyle garip bir olaydır ki, oldukça esrarlıdır. İşte ben de böyle bir anda, bu tür bir sıkıntıya düştüm.
       Györ’deki Klastrom Hotel’in lobisinde oturmuş, sehpa üzerindeki tarihi geçmiş birkaç mecmuayı karıştırıyordum. Otelim, papaz okulla­rını andırır tarzda, ortası tamamen boşluk olup, dört bir tarafı yüksek duvarlarla çevrilmiş eski bir yapıydı. Ama çok güzeldi… Önünden, Tuna’ya karışan küçük bir ırmak geçiyor, yan tarafında ise her sabah rengârenk çiçeklerin sergilendiği bir çiçek pazarı kuruluyordu. Gerçi, kapısının önünde durup müşterilerini karşılayan haşmetli bir generali yoktu, ama yine de dört dörtlük bir oteldi.
       İşte tam bu sırada, görünüşte belki de önemsiz sayılabilecek bir şey, beni gevşek ve dalgın halimden arındırarak kuşkulanmama ne­den oldu. Aniden binanın önünde beliren, kırmızı yüzlü, ufak tefek bir adam, soluk soluğa merdivenleri tırmanarak otele girdi. Gizemli bir havası vardı. Yere bakıyor gibi görünüyorsa da, gizlice etrafı tetkik edi­yordu.
       Bakışlarını çevrede şöyle bir dolaştırdıktan sonra, benim üzerim­de karar kılmış olacak ki, bana daha dikkatli bakmaya başladı. Sanki tanımak için belleğini zorluyormuş gibi bir hali vardı. Ne çare ki, benim alışmam gereken bir haldi bu… Küçük bir şehirde yeni bir çehre! Ola­ğanüstü bir durum yaratmasa da, ilgi çekmesi gereken yeni bir olaydı.
       Nasıl bir asker, yabancı da olsa, diğer bir askeri seyretmekten haz duyarsa, eskimiş bir istihbaratçı olarak ben de, etrafımda görevini yapmaya çalışan bu gibi insanları tetkik etmekten, onların iyi veya kötü, yanlış veya doğru davranışlarını gözlemlemekten hoşlanırım. Bu bir meslek alışkanlığı olsa gerek… Eee, ne yapalım, herkesin kalıcı bir meslek alışkanlığı olmalıdır, değil mi?
       Bu gizemli adam, geldiği gibi yine sessizce çıkıp gitti ve beni, ka­famda binbir çeşit soru ile baş başa bıraktı. Kimdi, neydi, neyin nesiydi, bilemiyorum… Huylanmıştım bir kere. Yine de üzerinde fazla dur­mamaya karar verdim ve akşam yemeğimi almak için, bahçede bulu­nan restoran bölümüne geçtim. Ortadan kaybolmak, yani “avcıdan saklanan devekuşunun başını kuma gömmesi” gibi davranmak, benim hiç de tasvip ettiğim bir tarz değildi.
       Bahçenin yakın bir köşesinde yer almaya çalışan ufak bir orkest­ra, akşam yemeği için oturmuş on-on beş kadar müşteriye eşlik etmek için hazırlık yapıyordu. Hadi kemancılar neyse de, zavallı viyolonselist, sanki bir Eminönü hamalı gibi yüklenmiş olduğu aletini yerleştirecek geniş ve müsait bir alan arıyordu. Bacaklarının arasında ses çıkaran böyle bir aleti, bir ömür boyu oradan oraya taşımak, öyle basit bir iş olmasa gerekti.
       Garsona siparişimi henüz vermiştim ki, tam karşımda boş duran tek kişilik masanın dolduğunu gördüm, hem de ne doluş… Henüz yeni kırlaşmaya başlamış ve kısa kesilmiş yuvarlak bir sakal, gayet keskin ve zeki bakışlar, bir terazinin kefesinde kıratın onda biri derecesindeki bir farkı dahi görebilecek kadar hassas siyah gözler, favorili sık saçlar, profile ayrı bir özellik ve güzellik veren kemerli papağan gagası bir bu­run, gözlerin kes-kinliğine uyum sağlamış, bembeyaz dişleri göstermek için ara sıra açılan, üst dudağı içerlek, alt dudağı hafif çıkık ve hep gü­lümser gibi duran bir ağız, dikey kırışıklı açık bir alın, sık ve kalın kaş­lar altında çok tatlı bakan bir çift göz ve sanki okyanusların sert hava­larını almış gibi duran tuğla rengine bürünmüş bir ten… İşte size, ken­disi ile karşılaşan herhangi bir kimsenin bir daha onu unutamayacağı fizyolojik özellikleriyle dikkati çeken bir insanın eşkâli…
       Geniş omuzlarının üzerinde, hemen çıkarıp yanına koymayı unut­madığı, kenarları geniş bir şapkayı taşıyan kocaman bir baş… Öyle bir baş ki; kazara yumruk indirmeye kalkmış olanın yumruğunu dağıtacak, makinelerle karşılaştırılması halinde, müthiş darbelerle demiri döven bir şahmerdan veya en sert ve en kalın sacları dahi kolaylıkla bükebilen hidrolik bir pres olabilecek bir baş…
       Yüz ve vücut itibariyle kırk-kırk beş yaşlarında olup, muhteşem görünen bu adam, gerek maddi ve gerekse manevi bakımdan sanki bizden biri, bir meslektaş gibiydi. Onu başka bir sınıfa sokmak müm­kün değildi.
       İnsanın, rakibi dahi olsa, hakkı olanın hakkını teslim etmeyi bil­mesi gerekir… Hadi hakkını teslim ettik, iyi de, yemeğin başlangıcın­dan bu yana şerefimize kaldırdığı kadehlere ne demeli? Bu kadarı da fazla doğrusu… Anladık işte, beni gözaltında bulunduruyorsun; iç şa­rabını, otur oturduğun yerde… Hem zaten birazdan kalkıp gideceğim.
       Birden acıdım adama… Her seferinde gülümseyerek kadehini kal­dırması ve kibarca iki yudum aldıktan sonra hafifçe başını eğerek se­lam vermesi… Ben de birkaç kez ufak karşılıklar verdim ya, ondan ce­saretlenmiş olsa gerek. Masama davet etsem mi acaba, neden ol­masın?
       Zarif hareketlerle masaya yaklaştığında, onu karşılamak için aya­ğa kalktım. Tanıştık… İnsan sarraflarının birbirini tanıması için bir daki­ka kâfidir; hatta bazen fazla bile gelebilir. Ancak mesleği; çabucak hi­kâyeler uydurmak ve kendini asla ele vermemek olan kişiler için bu bi­raz uzun sürebilir. Çünkü onlar, kendi özel yaşamlarını bile aynı düzen üzerine kurmuşlardır ve attıkları düğümleri çözmek oldukça zaman alır.
       Bay Tamas, Bay Zorandi Tamas… Tarih profesörü imiş, eski çağ­lar konusunda da uzmanmış. Sağdan soldan konuşurken, bir süre sonra konuyu; (Danube-Dunau-Duna) Tuna isminin nereden gelmiş olduğu meselesine getirip;
       “Hesiode devrinde, Yunanlıların bu nehri İster yahut da Hister adı ile tanımış olduklarını, Danuvius isminin ise Roma çağından kaldığını ve Sezar’ın nehri ilk defa bu isimle andığını, aynı zamanda bu ismin Traklar dilinde ‘Bulutlu’ manasına geldiğini, Tuna isminin Kelt, Sansk­rit, Zend ve Grek dillerinden oluştuğunu iddia etmenin, Prof. Bopp ile Prof. VVİndishmann arasında bir tartışmaya neden olduğunu, kendi­sinin ise, hepsinin haricinde Tuna kelimesinin ‘Süratli nehir’ manasını ihtiva eden Zend dilindeki ‘Asdanu’ kelimesinden geldiğine inandığını” söylediğinde, hayretler içerisinde kaldım. Adam, ‘yoksa gerçekten tarih profesörü müydü?’ diye düşündüm.
       Gerçi, Türkiye’de görev yaptığımız bölgeler hakkında edindiğimiz her türlü bilgiyi, temas kurmak veya yanaşmak istediğimiz turistler ve­ya yabancılar üzerinde kullanırdık, ama bu kadar ciddi ve derin açık­lamalar yapmak zorunda kaldığımızı hatırlamıyordum.
       Sohbetimiz ilerledikçe, daha doğrusu boşalan ikinci şarap şişesi­nin getirdiği sıcak hava masaya hâkim olunca, bizim sayın profesör konudan konuya atlamaya başladı. Bir ara, bahçenin ortasında bulu­nan, içinde küçük büyük çeşitli balıkların oynaştığı havuzu göstererek;
       “Şu anda ismini pek hatırlayamadığım bir ilim adamı, balıklar üzerinde bir deneme yapmış, hem de çok esaslı bir deneme,” dedi.
       “Eee!”
       “Adamın aynı bunun gibi bir havuzu varmış ve bu havuz içinde de her türlü tehlikeden uzak yaşayan akıllı bir sazan balığı bulunuyor­muş. Bir gün aklına, bu sazan balığını su dışında da yaşamaya alış­tırmak fikri gelmiş…”
       “Eee!”
       “Balığı havuzdan çıkararak, önce birkaç saniye, daha sonraki gün­ler birkaç dakika, sonra birkaç saat ve nihayet birkaç gün dışarıda tutmuş. Zeki hayvan, bu suretle bizim soluduğumuz havayı teneffüs etmeye alışmış…”
       “İnanılır gibi değil!”
       “İnan, inan! Aynen böyle olmuş. Hem, ilmi bir deneme olduğu için, hiç kimse bu olayın doğruluğu üzerinde tartışmak bile istememiş, gerçeği olduğu gibi kabul etmiş.”
       “Yani sazan balığı, biz insanlar gibi yaşamaya alışmış, öyle mi?”
       “Öyle, öyle!”
       Bu netice karşısında sizce, aynı yoldan giderek insanların da su içinde yaşamalarının mümkün olabileceği sonucu çıkmıyor mu?”
       “Muhakkak surette çıkıyor!”
       “Peki, şu marifetli sazan balığına ne olmuş. Bu şekilde yaşa­maya devam etmiş mi?”
       “Hayır bayım! Ne yazık ki, bu güzel denemeye hizmet ettiği sıra­da aniden ölmüş!”
       “Ölmüş mü? Peki, nasıl ölmüş?”
       “Aslında bir kaza neticesi ölmüş. Bir gün, bir dikkatsizlik eseri ola­rak havuza düşmüş ve çok enteresandır, suda boğularak ölmüş!”
       Birden, yağlı ilmeği boynuma geçirip ipi de kendim çekiyor gibi ol­dum. Şimdi bu adam, bir şeyler mi demek istemişti de böyle bir hikâ­yeyle geceyi noktalamıştı? Sazan kimdi? Yoksa sazan ben miydim? Kendi yaşam alanımın dışına çıkmakla, acaba hatalı mı davranmış oluyordum? Adam, bunu mu kastetmek istemişti?
       Ne olur ne olmaz, banyonun ve lavabonun musluklarını iyice sıkı­ladıktan sonra, yattığım yerden bunu düşünüp durdum. Üstüne üstlük, oteli saran derin sessizliğin insana korku veren tarafını da algılamaya başlamıştım.
       Bilir misiniz ki, bizim için sessizlik çok önemlidir… Sessizlik içeri­sinde çok büyük işler görülür. Hani neredeyse; bir karıncanın yürüme­si, bir kelebeğin kanat çırpması, bir örümceğin ağını örmesi sırasında çıkardığı sesler duyulabilir, ama bir istihbaratçının çıkardığı ses asla duyulmamalıdır…
       Peki, sen ne yaptın, diyeceksiniz. Önce, “Hayatta kalmanın sırrı, ölene dek uyanık kalmaktır.” düsturunun arkasına sığındım ve sabaha dek gözüm açık oturdum. Sonra, gün doğmasına yakın, adamın ger­çek bir tarih profesörü olduğuna kanaat getirdiğimden olacak, derin bir uykuya daldım.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz