Soğuk Havada Sıcak Duygular!..

S

       “Yalnızlık başa bela kardeşim; üstelik gurbette çekilen yalnızlık daha da bela! İpin ucundan dönmüş bir kişi olarak, haftalardır yatmakta olduğum hastane odasından yaptığım canlı yayın da sıktı artık. Ben dışarı çıkmak istiyorum; pis ve yapışkan da olsa İngiliz çamuruna basmak istiyorum; yoksa patlayacağım!..”

       Sabah kontrolünü yapmaya gelen hemşirenin gürültüsüyle gözlerimi açtım. Bir iki gündür, “çıt” dese uyanıyorum. Bu da beni memnun edi­yor. Uyuşukluğumu üstümden attığımın ve eski formuma kavuştuğu­mun bir göstergesi.
       Gelen hemşireyi tanıyorum. Bana ikinci gelişi. Kısa boylu, esmer, hafif balıketinde, güzel bir İtalyan. Öyle soğuk ülkelerin soğuk insanla­rı gibi değil, güldüğü zaman gözbebeklerinin içi dahi gülüyor. Sağ ya­nağında ufak bir gamze oluşuyor.
       Kontrol başladı; nabız biraz yüksek… 106! Eh, bana göre nor­mal sayılır. Az önce 86 attığına eminim. Odaya biri girdiğinde, nedense(!) yükseliveriyor işte. Şimdi geçer… Tansiyon ve ateş, her günkü gibi, birer derece aşağı yukarı oynuyor. Ameliyat yerinin çevresi biraz kızarmış, pansumanın bandajı epeyce yana kaymış. Tazelemek ge­rek.
       Yara yeri iyileşmeye yüz tutsa da, görünüşü hiç de iç açıcı değil. Titizlikle temizliyor, kapatıyor. Birdenbire, nereden aklıma geldiyse;
       “Onu benim için ölçer misin?” diye soruyorum.
       Önce gülüyor, sonra ciddileşiyor. Bizim gibi hastaların böyle ilginç takıntılarına alışık olmalı.
       Kısaca;
       “Olur,” diyor. “İşimi bitirir bitirmez gelirim.”
       Yarım saat sonra geri dönüyor. Elinde, üzerinde bir sürü çizik olan plastik bir şerit…
       Yaptığı işin önemini anımsatırcasına titiz ve dikkatli bir şekilde öl­çüm işlemini tamamlıyor.
       “Uzunluğu tam tamına; 17 inç, 1 pus, 9 liny… Ama sen onu 2 pus sayabilirsin,” dedikten sonra çıkıp gidiyor.
       Eee… Ne yani? Çık işin içinden çıkabilirsen. Yahu, bunlar beni hasta edecek! Kaç santime denk geldiğini öğrenemeyecek miyim şimdi?(*) Hep söylerler ya; “İngilizler ters insanlardır,” diye. Al işte… Ne yaparsın ki, sistemleri böyle, hemşirenin bir suçu yok!
       Ağır ağır kalkıp pencerenin önünde, her zamanki yerimi alıyorum. Dışarıda çok hafif, hani öylesine serpinti tarzında bir kar yağışı başla­mış. Daha doğrusu kar yağmıyor, uçuşuyor. Bahçenin bir köşesinde yer alan yaşlı ağaç, çoktan çırılçıplak kalmış. Etrafı, yarı yarıya çürü­müş, kirli sarı yaprak kümeleriyle dolu. Minik gri serçeler, kuru dalları­nın üzerine dizilmişler, kendi aralarında konuşuyorlar.
       Uzun süredir tanığı olduğum bu gibi manzaraları, ilk defa bugün değişik duygularla algılıyorum. Aslında, gördüğüm şeylerde bir deği­şiklik yok. Sadece bugün; hayatın, yaşamanın o sözlerle tarif edilemez güzelliğini görüyor ve bu güzellik içerisinde kendimi bir yerlere yerleş­tirmeye çalışıyorum.
       Bir ara kuvvetlenen rüzgâr karşı kaldırımda kendi halinde yürü­mekte olan orta yaşlı bir kadının şapkasını uçurdu. Şapka da şapka hani! İyi bir ritim tutturmuş, Cromwell Caddesi boyunca yola çıkmış gidiyor. Zavallı kadın, arkasından bir süre bakakaldı, ama peşi sıra koşmakta da gecikmedi.
       Serçeler uçuştular… İçlerinden biri, pencerenin dışına kondu. Kon­masıyla birlikte, kıvrak bir iki kanat vuruşuyla yeniden havalandı. Bü­yük olasılıkla benim, burnunu cama yaslamış suret-i cemalimi gördü ve korktu.
       Oysaki onunla sohbet edebilirdim. Ona, bugün içimde canlanan güzel ve sıcak duygulardan bahsedebilir, yalnızlığımı ve yemeğimi paylaşmasını isteyebilirdim. Belki de ona, aşka gelir, bir iki şiir kıt’ası ya da hatırladığım kadarıyla Nedim’den, Fuzuli’den, Ömer Hayyam’dan birkaç beyit fısıldardım. Ama uçtu gitti kerata.
       Daldığım hayal âleminden uyanmam gerek. Hayata gözlerini yeni açmış bir küçücük serçecik, beni nasıl anlayacak? Hem o bir İngiliz serçesi, ne anlar Nedim’den, Fuzuli’den… Şekspir olsa hadi neyse…
       Duygularımı biriyle mutlaka paylaşmalıyım. Olmadı, hanıma mek­tup yazmalıyım. Evet, evet… En iyi rahatlama yolu bu. İyi de, ne yaza­cağım, nereden başlayacağım? Hani derler ya; “Al eline kalemi, yaz aklına geleni…” Öyle uyduruk mektuplar da yazmayı hiç sevmem. Ha­yatta hiç öyle mektup yazmadım. Bana göre mektup, en güzel iletişim araçlarından biri. Sözler uçup gider, ama yazılanlar olduğu yerde kalır. Artık canın çektikçe, onlarca defa oku, yüzlerce defa oku. Aradan yıllar geçse de, muhafaza ediyorsan eğer, çıkar çıkar oku…
       Yoksa mektup yerine şiir mi yazmalı? Şöyle kısa, duygulu, üç beş satır. Ne dersiniz, bir deneyelim bakalım;

“Başka türlü bir şey, benim duyumsadığım…
Ne çiçeğe benziyor, ne de buluta!
Burası gibi değil, düşlediğim memleket…
Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava!
Hayal mi kuruyorum, bunlar rüya mı yoksa?
Hayır, hayır… Hiç biri değil birtanem;
İnan, gördüğüm ne hayal, ne de rüya…
Beni saran sadece, o güzel kara sevda!”

       Eh, fena da olmadı hani. Şimdi bunu bir güvercinin, yok, yok, o minik serçenin boynuna bağlayıp Türkiye’ye yollamalı. Gider bulur de­ğil mi? Bulur bulur… İngiliz serçeleri, hele de Şekspir okumuşları duy­gulu yaratıklardır. Halden anlarlar…
       Kar yağışı durdu, şimdi de yağmur yağıyor. Benim gibi günlerce bir yere bağlı kalmak zorunda olan insanlar için ne zor bir durum. Hele de, o hareketli, o heyecanlı günler aklıma geldikçe…
       Geceye gündüze, soğuğa sıcağa, yağmura çamura aldırmadan koşturduğumuz, kendimizi paralarcasına oradan oraya attığımız, kimi sınırda, mayınlı araziye birkaç metre mesafede, bir boy çukurunda, ki­mi küflenmiş duvarlarından su sızan bir otel odasında, kimi de kıytırık bir sokak köşesinde, kaloriferi çalışmayan, çalışsa da ısıtmayan bir arabanın içinde, titreyerek geçirdiğimiz zamanların tadına hasretim şimdi. Soğuktan dişlerimiz birbirine vururken, küçük bir not defterine iki kelime yazamamanın ya da parmaklarımızın donduğu bir ortamda deklanşöre basamamanın acısını şimdi özlüyorum işte…
       İçimi tatlı bir ürperti kapladı, titriyorum. Üşüdüğümden falan değil, öylesine… Yoksa odanın sıcaklığı yeterli… 53 derece…
       Ne o şaşırdınız mı, derece size yüksek mi geldi? Bizim, bırakın bizi, bütün dünyanın 25 santigradına onların 53 fahrenhayt demeleri boşuna değil. Aynen benim, geçenlerde 141 libre (64 kg. karşılığı) gel­diğim gibi.
       Dedik ya, İngilizler ters insanlardır diye, neredeyse bir aile facia­sına yol açacaklardı. Telefonda, kilomun 141’e yükseldiğini söyleyin­ce, bizim hanım açtı ağzını yumdu gözünü; bak şimdi sinirini bozmuşmuşum, benim hemen zayıflamam gerekiyormuş, fıçı gibi adamı ne yapacakmış, vs. vs. Domuzluk bende ya, doğrusunu ona söylemedim. Benim hâlâ gittikçe kilo aldığımı düşünüyordur garibim. Artık, gelince öğrenir gerçek kilomu…
       Yok, yok… Benim bir an önce bir şeyler yapmam ve bu hastane ortamından uzaklaşmam lâzım. Yoksa patlamak işten değil. En azın­dan, kısa süreli de olsa açık havaya çıkmam, şöyle bir yerlerde do­laşmam şart. Yarın bu işi halledeceğim; mutlaka halledeceğim!

(*) Neden sonra öğrendiğime göre, 43,5 santim civarında bir uzunlukmuş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz